Subscribe Twitter Twitter
Analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2011

Liverpool 1-1 Man. City


İki takım da maça 4-3-3'ün çok benzer birer varyasyonuyla başladı. Liverpool'da defansın önündeki Lucas'a karşın City'nin Barry'si vardı. Ayrıca orta alandaki sağ ve sol iç ikilileri de sırasıyla Henderson - Adam ve Milner - Toure'den oluşuyordu. Öte yandan hücum hattında Liverpool'da Downing ve Kuyt, City'nin Nasri ve Silva'sına nazaran daha çizgiye yakın oynuyordu. Hatta Silva'ya açıktan ziyade forvet arkası demek daha bile doğru. Ona sağ kanatta Milner ve arkadan gelen Richards destek veriyordu. Genel olarak City, sezon boyunca gözlemlediğimiz paralelinde beklerini hücuma olabildiğince fazla kattı. Bu da Silva ve Nasri'nin içeri kat etmesini, Toure ve Milner'ın da atağa derinlik katmasını sağladı. Fakat bunlar çoğunlukla amaçlamalka kaldı sadece.

Liverpool'da Dalglish bu tehlikenin farkında olduğunu baştan belli etti. Zira ilk devrenin büyük kısmında Enrique ve Johnson, rakip bekler gibi cesur oynayamadı. Bundan ziyade açıktaki oyunculara kısıtlı destek vermekle yetindiler. Ancak bu yetersiz destek, açıktaki Downing ve Kuyt'ın Suarez'e yakın oynamasını engelledi. Adam ve Henderson da savunma bilincini ön planda tutunca Suarez uzun bir süre ileride yalnızları oynadı. Ve hatta bir anlamda boşa enerji tüketti diyebilirim.


Liverpool'un ilk devredeki alan daraltmaya yönelik oyunu, City'de Silva ve özellikle Nasri'yi etkisiz hale getirdi. Bu ikilinin ayağına bakan Agüero bu şekilde desteksiz kalınca tam anlamıyla kilitlenmiş bir maç izledik ilk yarı boyunca. 31. dakikada gelen Kompany'nin golü, pozisyonsuz seyreden oyunu canlandıracak derken 2 dakika bu kez Lescott ve Hart'ın birleşik hatası Liverpool'a beraberliği getirdi. Böylesine kilitlenmiş bir maçı da ancak bir duran top organizasyonu ve bir savunma hatası açabilirdi nitekim. Golden sonra Liverpool hücumdaki hareketliliğini arttırdı. Zira bekler ilk yarım saate nazaran hücuma daha fazla destek veriyor, Downing ve Kuyt Suarez'e yaklaşıyor ve Adam da bu ekibe dahil olarak rakip ceza sahasına yakın duruyordu. Bu şekilde iki pozisyon yakaladı Liverpool ancak soyunma odasına önde girme şansını kullanamadı.

İkinci yarıya başlarken Toure'yi daha ileride ve Agüero'ya yakın bulduk. Silva ise sağ tarafa daha yakın görünüyordu ama Richards'ın o kanadı çok aktif kullanması, İspanyol oyuncuyu ister istemez yine içeri itiyordu. Bu durum bence Silva'yı kalabalığın içinde daha verimsiz hale getirdi maç boyunca. City, hafta arasındaki Napoli deplasmanının yorgunluğunu biraz erken çekmeye başladı. Liverpool cephesi ise özellikle soldan üst üste bindiriyordu. Bu noktada Enrique'nin hakkını vermek lazım. İkinci devre boyunca o bölgeyi koridor gibi kullandı ve bu performansı Downing'i de ileri ittirdi. Hatta birçok kez Downing ve Suarez'i alan değiştirirken de gördük. Son yarım saate girildiğinde çok net bir Liverpool üstünlüğü vardı. Halen etkisiz kalan Henderson'ın oyundan alınmamasını ise alternatifinin olmamasına bağlamak gerek. Yokları oynadı bu akşam.


Mancini'nin Balotelli hamlesi işleri daha kötü hale getiremezdi! Hiçbir yapıcı hareketi bulunmadı ve 18 dakikada iki sarı kartla geldiği gibi gitti resmen. Yalnız ikinci kartın tek açıklaması, Balotelli'nin adının dokuza çıkmış olup bir türlü sekize inememesinden ileri geliyor! Kırmızı kart çıktığı anda Dalglish de hiç düşünmeden Carroll'ı oyuna aldı. Fakat bence biraz geç bile kaldı. Onu daha erken oyuna sokarak Liverpool'un bariz üstünlük kurduğu dakikaların ivmesini artırabilirdi. Ama takımı bozmak istemedi veya Mancini'nin takımı ayağa kaldırabilecek potansiyeldeki yedek kulübesinden çekinerek temkinli davrandı.

Liverpool adına bu maçtan çıkarılabilecek sonuç, eğer Suarez ileride tek forvet oynayacaksa mutlaka ona yakın bir veya iki oyuncunun bulunmasının şart olduğudur. Özellikle ikinci devrede Liverpool'un yakaladığı fırsatların çoğunda Suarez'in Downing, Adam ve hatta Lucas ile yaptığı paslaşmaların varlığı göze çarpıyor. Carroll Kuyt'ın yerine girdiğinde sağa geçti Suarez. Bu hamle daha önce gelseydi Carroll ile duvar pasları yapabilecek, belki sağ içte etkisiz oynayan Henderson'ın bile performansını artırabilecekti. City için ise yorgunluk elbette önemli bir faktör ama halen iyi alan daraltan takımlara karşı mükemmel olamadıklarını söyleyebilirim. Bir de bu maça özel olarak Silva gibi bir silah, kalabalık Liverpool orta sahasının arasında kalmaktan ziyade sağ çizgiye daha yakın oynatılabilirdi.

29 Ekim 2011

Chelsea 3 - 5 Arsenal

"Defanslar hiç hata yapmasaydı tüm maçlar 0-0 biterdi" diye güzel ve katıldığım bir söz var. Mükemmel bir defansı bile hataya zorlayan oyuncular ve takımlar zaten öne çıkarlar. Bugünkü Londra derbisinde belki de hiç abartılı biçimde diğerine ağır basan bir takım oyunu veya yıldız oyuncu izlemedik ama topun iki ceza sahası arasında sıklıkla gidip geldiği zevkli bir 90 dakikaya şahit olduk. Manchester derbisinden sonra Londralıların da seyir zevki tazelendi kısaca.

Her şeyden önce ligin 3. haftasında Old Trafford'ta 8 gol yiyen takımla bugün Stamford Bridge'e çıkan arasında gözle görülür bir fark vardı. Mükemmel oynamadılar ve savunmada açıklar verdiler belki ama Chelsea gibi bir ekibi kendi evinde 5 golle yenmek azımsanacak bir iş değil kesinlikle. Maça bekleri hakkında soru işaretleriyle başladı Arsenal. Sağda Djorou, solda Andre Santos'un koruduğu kanatları sırasıyla Mata ve Sturridge ilk 10 dakikada koridora çevirdi neredeyse. Hatta Sturridge'in acemiliği tutmasaydı Chelsea daha o dakikalarda öne geçebilirdi. Derken günün en iyi adamlarından Walcott çıktı sahneye. Önce Gervinho'yu, ardından Van Persie'yi çok akıllıca düşünülmüş iki pasla net pozisyonlara soktu. Ne var ki maçın ilk golü, Andre Santos'un olduğu kanattan gelen ortayı değerlendiren Lampard ile geldi: 1-0.


Gol ile rahatlayan Chelsea'de Ashley Cole maçta iz bırakan adamlardan biriydi. Geride, ileride ve hatta bazen ortada çok verimli oynadı Cole. Ne var ki bu kez hata yapma sırası, yazının ilk cümlesine nazire yaparcasına Chelsea defansındaydı. Ivanovic, önünden hızla geçen Gervinho'ya hamle yapmayınca onun pasıyla Van Persie maça eşitlik getirdi. Devre sonuna kadar "işte Premier Lig bu!" dedirten, bir an bile duraksamayan bir maç izledik. 45. dakikada bu kez kornerden gelen ortayı Mertesacker'i alt ederek kaleye gönderen Terry, takımını soyunma odasına 2-1 önde götürdü.

İkinci devrenin ilk 10 dakikası, futbolun ne tür cilvelerle dolu olduğunun kanıtı gibiydi adeta. 49. dakikada gerilerden kendini kolayca unutturarak gelen Andre Santos, düzgün bir forvet vuruşuyla maça tekrar denge getirdi. Özellikle ilk devrede bölgesinde açıklar veren Brezilyalı için güzel bir geri dönüş oldu. Bundan 6 dakika sonra ise maçın en iyi oyuncularından A. Cole'un basit hatasına şahit olduk. Topla birlikte giderken ceza sahası dışında yere düşen Walcott'u izleyince, genç Arsenal'li göz açık kapayıncaya kadar yerden kalkıp kaleci Cech'in karşısında yerini alıverdi ve Arsenal'i ilk kez öne geçirdi.


3-2'den sonra 'acaba yeni bir 4-4'lük skor mu geliyor' diye düşünmedim değil! Arsenal daha kontrollü oynamayı tercih ederken Villas Boas ise sırasıyla Malouda, Lukaku ve Meireless hamleleriyle oyunu tekrar lehine çevirmeye çalışıyordu. Değişikliklerde bana göre bir yanlışlık yoktu. Nitekim Sturridge ve Mikel özellikle ikinci devre hayalet gibiydi sahada. Ramires'in yerine Lukaku'yu almak ise artık olması gereken bir riskti. Bu hamlelerin meyvesini 81. dakikada Mata'nın güzel vuruşu ile aldı Chelsea. Fakat geride açık vermeye devam ettiler ve 85. dakikada Malouda'nın ölümcül pas hatası geldi. Van Persie bunu da kaçırmadı ve skoru 4-3'e taşıdı. Dakikalar 90'ı gösterirken Hollandalı tekrar sahneye çıktı ve Hagi'nin Athletic Bilbao'ya attığı unutulmaz golü tekrar akıllara getirerek skoru belirledi: 3-5.

Aslına bakılırsa Chelsea ile Arsenal'in dizilişleri çok benzerdi. 4-3-3 ile sahaya çıkan iki ekip de kanatlarla etkili oldu. Chelsea'nin Arsenal'den farkı, orta üçlünün en ucundaki Lampard'ın aynı mevkideki Arteta'ya göre daha da ileride durmasıydı. Ayrıca Chelsea'nin kanatları, Arsenal'e oranla çok daha fazla yer değiştiriyordu. Ancak özellikle Mikel'in yokları oynadığı bir maçta savunmada önemli pozisyon hataları yaptılar. Arsenal'in ileri üçlüsü ise bu hataları kolayca harcamadı. Wenger'in ekibinde beklerin ilk devrede yaptığı hataları Chelsea değerlendirebilseydi ikinci yarıya çok daha rahat bir skorla çıkabilirdi ev sahibi. Futbol işte... Bu süreçte felaket olan Djorou o mevkide kendini aştı, Andre Santos ise zamanla kendini buldu. Walcott sağ kanatta gittikçe daha tehlikeli olurken, Ashley Cole'un yıldızı takımıyla beraber sönmeye başladı. Sonuç olarak Arsenal, taraftarına "demek ki olabiliyormuş" dedirten ve özgüveni tavanlara çıkaran şok bir galibiyet elde etti.

23 Ekim 2011

Man. United 1 - 6 Man. City


Yıllar hatta belki de aylar sonra 23 Ekim 2011 tarihi, Manchester şehrinde bir şeylerin oldukça değiştiğini anlatan bir yazıya dramatik bir giriş olabilir. Zira yakın tarihinin açık ara en önemli zaferini elde etti bugün City. Futbolla ilgilenmeye başladığım günden beri United'ı bundan daha çaresiz gördüğüm iki maç var; ki ikisini de 2009 ve 2011 Şampiyonlar Ligi finalinde Barcelona'ya karşı kaybettiler. Daha ne diyebilirim, nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama yazıya başladığımda durum 3-1'ken, şu cümlenin sonuna gelene dek başlığı üç kez değiştirmek zorunda kaldım!

Oyunun ilk 20 dakikasını izleyip maçı bırakan biri muhtemelen United'ın rahat bir zafer elde edeceğini tahmin etmiştir. Topu rakibine göstermiyordu neredeyse United. City tarafı defans ve orta sahanın güzel bütünleşmesi sonucu takım olarak oldukça iyi savunma yapmayı başardı. Bu şekilde bir türlü kale önüne gelemedi Kırmızılar. Bunun yerine önce kanatlardan denediler ve bu çalışmayınca ceza yayından uzak şutlara başvurdular. Ancak ikisi de işe yaramadı ve bir yandan savunmada acemice hatalar yapmaya başladılar. Derken Balotelli'nin 22. dakikada gelen akıllıca golü durumu oldukça değiştirdi. En azından United'ın oyununa karşı koyabilmeye başladılar ve devre bitene dek bunu korumaktan fazlasına da başvurmadılar.


İkinci yarı başladığı anda o ana dek zaten bir şekilde hata yapacağı belli olan Evans çıktı sahneye. Balotelli'nin iri cüssesine karşı koyamadı ve kaleciyle karşı karşıya kalamadan İtalyan oyuncuyu yere indirdi. Hakem kırmızı kartı göstermeseydi bile maçı City alırdı diyesim geliyor bu noktada ama bahsi geçen takım United, menajer de Ferguson olunca diyemiyorum kolayca. Sir'ün her daim farklı ve pragmatik bir çözümü vardır çünkü. En azından ben onu öyle tanıdım ama bugün o da ne yaptıysa karşılık bulamadı.

47. dakikadaki kırmızı karttan sonra sahada hayalet gibi dolaşan bir United izledik. David Silva orta sahadaki varlığını iyice güçlendiriyor, oyunu da istediği gibi yönetiyordu. Buna karşın orta sahada Anderson'a yakın oynayan Rooney ise aynı etkiyi gösteremiyordu. Derken 60'ta tekrar Balotelli sahneye çıktı. İlk golünde "neden hep ben?" diye gerekli mercilere mesajını ileten Balotelli keşke asıl bu şekilde sahada 'hep' kendinden bahsettirse... Bugün forvet gibi başladı ama sıklıkla kanatlara, özellikle de sola inerek hem Silva hem de Agüero'nun oyun alanını genişletti. Maç genelinde başarılı olmasının tek sebebi attığı goller değil bu yüzden; ki bana göre Silva'nın ardından sahanın en iyisiydi.


69. dakikada Agüero farkı üçe çıkardığı anda maç bitmişti sanki. United iyice çözünmüş, geride fersah fersah boşluklar bırakır olmuştu. Öyle ki bu skoru bulmak için 90. dakikayı beklemeyebilirlerdi de. Fletcher'ın golü ise sahadaki ekibi canlandırmaktan çok uzaktı. Uzatmalar oynanırken yene 3 gol ise Ferguson'un oyundan hiç kopmayan takım kimliğinin bugün ne kadar silik olduğunu simgeler nitelikteydi.

Kısacası bugün City'ye bu müthiş galibiyeti getiren ana unsur takım savunmasıydı. Bu şekilde ilk 20 dakikadaki yoğun United ataklarını kesebildiler, ki bu süreçte golü yemiş olsalar belki de maçı kaybedeceklerdi. O dakikadan sonra ise Silva'nın etrafında olgunlaşan ve Balotelli'nin doğru koşularıyla daha da tehlikeli olan ataklar sayesinde kontrolü hiç bırakmadılar. Bu arada Dzeko ile başlamama kararının arkasında da bu var çünkü bu maçta Dzeko gibi nispeten statik bir forvetten daha hareketli bir ileri uca ihtiyacı vardı Mancini'nin. Yine de doğru taktikle çıksa dahi böylesine bir skoru ve ezici üstün oyunu kimse beklemiyordu herhalde...

7 Şubat 2011

Artık Daha Olgun: Lucas Leiva


Aslında bu postu, bir alttakinin son paragrafı olarak yazabilirdim belki ama yukarıdaki grafiği daha bugün gördüm. Grafikte Liverpool'lu Lucas'ın Stoke ve Chelsea maçlarındaki pas istatistiklerini görüyoruz. Takımının orta sahadaki emniyet sübabı olarak görülebilecek bir futbolcu için gayet iddialı görünüyor. Hatta ön libero demek için bir kez daha düşünmek gerek. Özellikle Stoke City karşısında kendi oyun merkezini rakip yarı alanın başlarında kurmuş Leiva. Onun mevkisindeki bir adamın bunu yapması, aynı zamanda takımın da oyun merkezini direk ileri taşımak demek.

Chelsea gibi güçlü orta saha ve hücum hattında sahip bir rakip karşısında biraz daha geride kalsa da, takımının hücum bağlantılarından kopmamaya çalıştı Lucas. Tabii o bunları yaparken arkasında ona destek veren bir Agger ve Carragher'ın bulunması oldukça rahatlatıcı oldu. Dikkat ederseniz Lucas, Makalele veya Vieira tarzı çok koşan ve kazandığı ikili mücadelelerle öne çıkan bir oyuncu değil. Zaten Chelsea karşısında da girdiği 13 ikili mücadeleden sadece 7'sini kazandı ve toplamda sadece 5 kez rakip atağı kesebildi. Yalnız top rakipteyken nerede duracağını artık iyi biliyor ve bu yönüyle takım savunmasına yeterince destek veriyor. Ayrıca topu ayağına alınca hiç de fena kullanmıyor ve gayet basit paslar dağıtıyor. Son iki maçtır başarılı pas oranının %90 civarına gelmesi de bunun kanıtı.

Liverpool'a katıldığı 2007 yazından beri bir türlü tribünler Lucas'a ısınamamıştı. Xabi Alonso'nun gidişi ve Aquilani'nin onun yerini dolduramayışı, Lucas'a iyi bir fırsat yarattı ve o da bunu iyi değerlendirdi. Mascherano'nun da ayrılmasıyla sorumluluğu bir kat daha arttı. Rafa Benitez'in Liverpool'a getirdiği çoğu gençten hayır gelmemişti ama Lucas hakkında bir bildiği varmış demek ki...

6 Şubat 2011

Liverpool ve Yeni 3'lü Defans


Bugünkü de dahil olmak üzere 2 maçtır 3'lü defansla sahaya çıkıyor Liverpool. Ne Bolton, ne de Chelsea çözemedi bu sistemi ve Liverpool gol dahi yemedi. Premier Lig'de 3'lü savunmaya hiç alışık değiliz ama Dalglish şimdilik hiç de fena gitmiyor bu taktikle. Stamford Bridge'de geride Agger - Skrtel - Carragher oynadı. Top Liverpool'dayken Agger olabildiğince hemen öndeki Lucas'a yaklaştı. Brezilyalı'nın önünde de Gerrard - Maxi - Meireles yer aldı. Bu üçlünün iyi yaptığı ve taktiksel anlamda önemli olan şey, ileri uçtaki Kuyt'un boşalttığı alanları yerinde koşularla verimli kullanmaktı. Meireles'in golü de böyle geldi zaten ve malum orta üçlüden Kuyt'a en yakın oynayan da oydu maç boyunca.

Taktiğin en önemli dişlileri bence kanat bek rolündeki Kelly ve Johnson'dı. Çünkü takım topa sahipken hücuma destek verip ileride çoğalmayı kolaylaştırdılar sürekli. Geride 3 stoper varken atağa katılmakta pek tereddüt etmediler. Ancak top rakipteyken de savunmaya müthiş yardımcı oldular. Bu şekilde Torres - Drogba - Anelka gibi ölümcül bir hücum hattına boş alan bırakmadılar. Bu üçlü de gerek karşılarında değişik bir taktik bulmaları, gerekse ilk kez beraber oynamaları nedeniyle etkili olamadı.

Kuyt'ın Chelsea karşısındaki taktiksel rolü, yeni transfer Carroll'a gayet yakışacak sanki. Çünkü pivot santrfor rolü için gereken fiziksel güce ve doğru koşu yapabilme yeteneklerine sahip. Şutlarını da es geçmemek gerek tabi. Hemen arkasında bugün Meireles'in oynadığı yerde Suarez'e şans verilse nasıl olur görmek gerek. Onun kurnazlığı ve aralara kaçması, Carroll'ın adam eksiltmesiyle birleşince tehlikeli bir hücum ikilisi oluşabilir. Ama Meireles'in savunmaya yaptığı katkıyı Suarez'den ne kadar görebiliriz? Orası soru işareti. Eğer Carroll ve Suarez bu taktikle pivot ve ikinci santrfor oynayacaksa, arkalarında dinamo gibi birer Lucas, Gerrard ve Meireles bulmaları gerek.

Özetle, Liverpool'da her şey yenileniyor. Teknik direktör, transferler, taktik derken art arda gol yemeden alınan 4 galibiyetle takım 6. sıraya yerleşti. Taraftar tüm bu yeniliklerle daha umutlu ve takımını yalnız yürütmemeye kararlı. Bu geri dönüşü özlemiştim açıkçası. Sıradaki iki maç, düşme potasındaki Wigan ve West Ham'a karşı. Bu süreçte iyice ivmelenebilecek bir yükselişle Dalglish, ilk maçında boyun eğdiği Manchester United karşısına çıkacak. Yenilenmiş ekibiyle... Şimdiden heyecan verici...

28 Aralık 2010

Arsenal 3-1 Chelsea


Maç öncesi aklımın en ön saflarında bulunan şey, Arsenal'in büyük maç fobisiydi. Kadrolara şöyle bir baktığımda eksikler ve kulübedekiler göze çarpıyordu. Anelka sakatlığından dolayı ilk 18'de yoktu. Arsenal'de de Squillaci, Arshavin ve Chamakh'ın yerine Djorou, Walcott ve van Persie sahadaydı. Bu isimlerin yanında Rosicky, Diaby ve Bendtner de gerektiğinde oyunun yönünü değiştirmek üzere kulübedeydi. Buna karşın Chelsea'de sadece Ramires, Bosingwa ve belki Kakuta el üstünde tutulabilecek yedeklerdi.

Süratli Walcott'ı A. Cole ile eşleştirip Nasri'yi Ferreira'nın önüne sürmek mantıklı görünüyordu aslında. Fransız'ın 41. dakikadaki koltuktan zıplatan ince vuruşu, ilk yarının en güzel anıydı. Arsenal'in sağ tarafında van Persie ile Walcott sık sık yer değiştirerek rakip defansı yıpratmaya çalıştı. Arkadaki Wilshere ve Fabregas'ın dikine pas denemeleri sayesinde ceza sahasına girmeye çalıştılar ama Chelsea çok bütünleşmiş bir takım savunmasına sahip. Çabuk bir şekilde alan daraltmayı biliyorlar. Ancak daha gerilerden gelen Song'un da ilk kez ceza sahasına girmesiyle orayı karıştırdı Arsenal ve golü buldu.

Chelsea ise savunmadaki etkinliğini orta sahada kesinlikle kuramadı. Mikel - Essien - Lampard üçlüsü ile Song - Wilshere - Fabregas'ı bir bütün olarak karşılaştırırsak yaratıcılık bazında net bir fark vardı ilk yarı boyunca. Aldığı topları verimli kullanamayan bir Chelsea izledik ve bu şekilde Drogba da etkili olamadı. Kalou top çıkarmak ve atak başlatmak adına sıklıkla orta sahanın gerisine gelirken, Malouda da Sagna'yı kovalamaktan atağa yeterince destek veremedi. Kısacası Arsenal'in proaktif oyun anlayışına karşı net biçimde reaktif bir felsefeyle oynayan bir Chelsea izledik.


Nitekim ikinci yarıya en azından biraz daha aktif olabilmek adına Mikel'in yerine Ramires ile başladı Ancelotti. Ancak art arda yenen hatalı goller durumu 3-0'a getirince oyunun taktik yönü bir anlamda sıfırlandı. Walcott ve Fabregas'ın yıldırım hızındaki işbirliği, savunmayı hataya çok zorladı. Yine de Ivanovic'in golüyle oyuna tutundular. Arsenal'in eksiği de bu işte. Tüm büyük maçlarda olduğu gibi tecrübeli bir liderin eksikliğini hissettiler. Böyle maçlarda rahat etmeleri için fark yakalayıp gol yemeden onu sürdürmeleri gerek ancak. 3-0 öndeyken bile üstün giden oyunda yenen tek bir gol onların motivasyonunu çökertebiliyor.

3-1'den sonra oyuna giren Bosingwa, Nasri'nin etkinliğini azalttı. Ne var ki Chelsea,  takım olarak diken üstündeymiş gibi oynayan Arsenal'i hataya zorlayacak pas denemelerini yine de yapamadı. 73. dakikada Walcott'ın yerine giren Diaby ile Wenger, bu mantıklı değişiklik sonucunda oyunu garantiye aldı.

90 dakikanın özeti, öncelikle Arsenal'in Fabregas önderliğindeki yaratıcı merkez üçlüsüne yenik düşen Chelsea orta sahası idi. İkincil olarak yedek kulübelerindeki zenginlik farkı etkileyici oldu. Öyle ki, Wenger'in kullanmadığı Arshavin ve Bendtner bile Ancelotti'nin elinde olsaydı maç bu kadar kolay kopmazdı. Transfer döneminde ne olur bilemeyiz ama bu derinlik yoksunu kadroyla Chelsea'nin sezonu nasıl tamamlayacağını merak ediyorum. Mental olarak da son 6 lig maçını kazanamamanın sıkıntısı içindeler. Arsenal ise nihayet büyük bir maç kazanmanın zevkini çıkarıyor. Oyun içindeki ani motivasyon düşüşlerini engelleyebildikleri anda çok daha olgun ve derinlikli bir takım olacaklar.

5 Aralık 2010

Beşiktaş 1-0 Bursaspor


Açıkçası böyle bir maça önceden bilet almayıp maç günü yollara düşmek tam bir işgüzarlıktı benim için. Bunun sonucunda 1 saat karaborsacı peşinden koşup sonuçsuz kalmayı da hak ettim zaten. Nitekim çok da pişman olmadım çünkü maç öncesi o gereksiz  olaylar beni İnönü'den soğutmaya yetti bir kez daha. Evet, maalesef soğuyorum ama bu taraftara da anca böyle dökülen bir stadyum layık işte. Beşiktaş taraftarı maç esnasında ne kadar renkliyse, stad dışında bir o kadar kuduruk. Ne var ki Bursalılar'ın da bizimkilerden aşağı kalır yanı yoktu. Bunu "taraftar takımını savunacak tabi, namus meselesi bu, kimse bizim evimizde gelip artistlik yapamaz" gibi saçmalıklarla süslemeyi de geçelim bir  zahmet. Bu değil ki taraftarlık. İşi gücü olmayan bir sürü insanın hayata tek bağlandığı nokta tuttuğu futbol takımı olunca sonuç böyle oluyor. Amacım bir kısım insanı dışlamak değil burada ama durum da ortada. İşin odak noktası futboldan uzaklaştıkça bu rezalete taraftarlık da diyemiyorum ben. Zira oraya sırf kavga etmeye gelen, birbirini daha ilk gördüğü anda saldırganlaşan binlerce insanın varlığı özetliyor her şeyi.

Maça gelecek olursak, her şeyden önce Beşiktaş'a 3 puanı getiren en önemli unsur bana göre gayet iyi uygulanan takım savunması ve alan presiydi. Schuster'in takımında bir süredir eleştirilen nokta, hatlar arasında bariz bir kopukluk olmasıydı. Son haftalarda belirgin biçimde düzelen bu aksaklık bu maçta hiç görülmedi ve duran toplar haricinde rakibe pozisyon bile verilmedi neredeyse. Volkan'ın basit kırmızı kartı olmasa da durum üç aşağı beş yukarı aynı olurdu bana göre; ki bu kartın ardından Schuster çok doğru bir hamleyle Tabata'yı Necip'n yerine oyuna alarak sol tarafa hareket getirdi. İkinci yarı tıpkı Galatasaray maçındaki gibi iyice kontrollü ve sakin oynayan Beşkitaş adına gol kokusu yayılıyordu. Holosko'nun o müthiş vuruşundan 10 dakika sonra İsmail'in sahaya girmesi de yine bir teknik direktör artısıydı, ki bu da yorulmaya başlayan takımı ayakta tuttu.


Beşiktaş'ın Ali Kuçik'ten başlayıp Aurelio ile sertleşen savunması Bursaspor'u yıldırdı diyebiliriz. Bu dar alanda organize olmayı başaramadılar. Bir ihtimal, Volkan atılmasaydı ve skor dengede gitseydi 60. dakika civarında Sercan oyuna girebilirdi ve bu sayede yorulmaya başlayan Beşiktaş'ın takım savunmasını çözebilirlerdi. Ancak şunu da söyleyelim, Beşiktaş'ta bekler ve orta saha oyuncuları arasında güzel bir uyum vardı bugün. Sahada kaldığı sürece Volkan'ın ve Ozan İpek'in etkili olamaması bu yüzdendi.

Sonuçta Beşiktaş'ın adını zirve yarışına tekrar yazabiliriz. Büyük maçları kazanabileceğini geçen hafta gösteren takım, bugün bunu ispatlamış oldu. İkinci yarı Trabzon, Fenerbahçe ve Kayseri ile oynanacak maçların iç sahada olması tabii ki avantaj. Ancak beni daha çok sevindiren şu ki, Beşiktaş günden güne bir "takım" oluyor. Bugün bunu bir sürü eksik oyuncu varken de gösterebildi üstelik. Bunu her gittiği takımda ortaya koyan Schuster'i bu yüzden ne olursa olsun destekledim, destekliyorum. Zira Lucescu'dan sonra ilk defa birbiriyle kaynaşmış ve uzun vadeli başarıları hedefleyebilen bir takım izleme fırsatına sahibiz. Yeter ki kulüp kendi içinde sağlam durabilsin...

29 Nisan 2010

Barcelona 1-0 Inter


Nou Camp'ta önce durgunluk, sonra heyecan ve en son hüzün vardı bu gece. Umut her zaman Katalanların yüreğindeydi ama olmadı. Mourinho, Barcelona'yı durdurma rehberinde ne yazıyorsa aynen uyguladı. Bir teknik direktörün takımına etkisi sorgulanır ya... İşte Portekizli ve Guardiola şu an bu konunun en somut örnekleri. Bir kazanan olmalıydı, o da "Special One" oldu. Barça'nın eski tercümanı, maç öncesi açıklamaları ile finalin Inter için bir rüya olduğunu belirtmiş, kulübünün hislerine bu şekilde tercüman olmuştu. Bir zamanlar onun kaptanı olan rakibi Pep ise, takımının aklındaki tek şeyin iyi futbol olduğunu söylüyordu. İşte şimdi kazanan koltuğunda oturan Mourinho, finalde eski hocası van Gaal'i buldu karşısında.

Barcelona, ilk maçta olduğu gibi düşüncelerini sahaya yansıtamadı. %75'e %25'lik bir pozisyon üstünlüğü kursalar da ilk net gol girişimleri 82. dakikada geldi. Bundan 2 dakika sonra da Pique'nin sınırlarını aşan golünü izledik. Özetle o korkunç topla oynama oranına rağmen 90 dakikayı sadece 4 gol girişimi ile bitirebildi Barça. Bunun da son 62 dakikasının 10 kişi kalmış bir rakibe karşı olduğunu belirtelim. Topu kim ne zaman ayağına alırsa alsın, ip gibi dizilmiş ve çift sıra olmuş çok katı bir savunma buldu karşısında. Inter'in ilk maçtan tek eksiği, bu defansif anlayışın yanına etkili bir kontra atak koyamayışıydı. Buna ister Pandev'in yokluğu, ister Sneijder'in orta sahada daha sert bir dirençle karşılaşması diyelim. Sonuç olarak Barcelona gibi bir ekibi, üstelik turun üçte birini 10 kişiyle oynayarak elemek büyük başarıdır.


Mourinho gibi teknik direktörüm olsa... Medya ve meslektaşlarıyla bu kadar laf dalaşına girip, konuştuğunun altını fazlasıyla doldurabilen adamdan korkulur. Özellikle de başarılı bir adamsa... Sevmeyeni kadar seveninin de çok olması bundandır, ortası yok. Seneye de İtalya'da kalması iyice zordur artık.

Son olarak, geçen sezonu efsanevi 6 kupayla kapatan Barcelona bu sezon sıfır çekme tehlikesi yaşıyor. Real Madrid'in en zor maçı Malaga olarak görünürken, Katalanlar Villareal ve Sevilla deplasmanına uğrayacak. Ama ne olursa olsun, bu sezonu da tıpkı geçen seferki gibi hoş anılarla hatırlıyor olacağız. Şu yurdum insanına futbolu gerçek anlamda sevdirebilen bir kulüpten bahsediyoruz. İlle kupa kazanması mı gerekiyor?

21 Nisan 2010

Inter 3-1 Barcelona

Barcelona'yı mat etmenin yolunu bir tek Hiddink'in bulduğu söylenirdi. Hollandalı, geçen sezon Chelsea ile mükemmele yakın katı bir takım savunması yaparak elemek üzereydi Katalanları. Bu gece Milano'da tek yolun o olmadığını gördük. Maçın kısa özeti budur.

Mourinho, bu sezon büyük maçlarda sıklıkla uyguladığı hücum pres sayesinde Nou Camp'a avantajlı gidiyor. Eto'o, Milito, Sneijder ve Pandev'den oluşan ileri dörtlü, Barcelona'nın oyun kurmasını zorlaştırdı. Öyle ki, top Barça yarı alanındayken bu dörtlü adeta o delici pas gücüne daha başlamadan set çekti. Bu yoğun hücum presin yanı sıra, ceza sahası çevresinde Messi ve Ibrahimovic'i de etkisiz hale getirince gece Inter adına pembe bitti. Yaptıkları birkaç defans hatasından en önemlisinde golü yediler. Pozisyonunu kaybeden Maicon'a Cambiasso & Lucio anlaşmazlığı eklenince bu hatayı affetmedi Barça.

Golden sonra konsantrasyonunu kaybetmedi Inter. Rakibi hataya zorladılar. Topu kaptıktan sonra etkili ve hızlı hücum yapabildiler çoğu zaman. Bu noktada Milito müthiş işler başardı. Bahsettiğimiz hücum preste etkili olmasının yanında aldığı topları da verimli kullandı. Nitekim 2 asist ve 1 golle bitirdi maçı.

Barça cephesinde Messi ve Ibra beklenen performansı çizemedi. Tabii bunda başarılı Inter savunmasının da rolü büyük. Top Messi'nin ayağına geldiği anda savunmacılar, özellikle Lucio hemen yanında bitiyordu. İşte bu anlarda, Inter defansı arasında kaybolan Ibrahimovic'in yerine ileri uç elemanı olarak Messi geçmeliydi. Zira Arjantinli, hareketli stiliyle zaten Inter defansını üstüne çekerek dolaştırıyordu ve bu sayede arkasındakilere yer açabilirdi. Onun pozisyonuna da bir kanat oyuncusu alınmalıydı. Nitekim Guardiola bunu gördü ama sanki 61. dakikaya kadar beklemekle hata etti. Ibra'nın çıkıp Abidal'in girmesi (Maxwell sol açığa, Abidal beke geçti) ilk anda çoğu kişiye tuhaf gelse de aslında olması gereken buydu diğer bir deyişle. Tam değişiklik yapılacakken 3. golün yenmesi de bir şanssızlıktır Barça için.

Kısacası güzel bir taktik savaşı izledik Guiseppe Meazza'da. Akıllı hücum presi ve takım savunmasıyla Barcelona'ya pas yaptırmamaya çalışan Mourinho, bu kıskaçtan çıkmanın yolunu bulmakta zorlanan Guardiola'yı şimdilik mat etti. Haftaya Nou Camp'taki rövanşta bakalım kimin kalesi düşecek...

18 Nisan 2010

Fenerbahçe 1-0 Beşiktaş

Büyük bir maçı kazanmak adına en ölümcül unsur nedir? Sadece savunmayı veya hücumu iyi becermek olmasa gerek. Her ikisini de dengeleyerek, gerektiği anda vites değiştirerek oyuna hükmetmektir aslolan. Bunları özellikle son haftalarda iyi kotaran bir Fenerbahçe ile sezon boyunca sadece savunması ile akıllarda kalan Beşiktaş’ın mücadelesi beklenenin aksine dengeliydi.

Saraçoğlu’ndaki karşılaşmaya kadar FB son 5 lig maçında gol yememişti. BJK ise 180 dakikadır gol atmak bir yana pozisyon bulmakta bile güçlük çekiyordu. Sahada tamamıyla Fenerbahçe lehine işleyen bir anahtar – kilit modeli vardı. 2. dakikada gelen gol ibreyi hepten ev sahibine çevirdi. Böylece hücum kapasitesi kısıtlı Beşiktaş karşısında üstün oynama imkanı buldular. İlk devre boyunca çok koşmadan, top rakipteyken doğru yerlerde durarak konuk ekibin geriden top yapmasını engellediler. Sezon boyunca bunun sıkıntısını çeken Beşiktaş bu savunma karşısında 3. bölgeye geçmekte zorlandı. En uçtaki Bobo sıklıkla orta sahaya gelmeye başladı. Zaten defans yapma eğiliminde bir 11’le sahaya çıkan Beşiktaş iyice geriye yaslanmak zorunda kaldı. Bu da oyunun kontrolünü tamamen Fenerbahçe’nin eline verdi.

İkinci yarıda Uğur İnceman’ın girişiyle güçlenen Beşiktaş orta sahası toparlandı ve daha iyi pas yapmaya başladı. Penaltı pozisyonuna kadar rakip defansı bunalttılar adeta. Bu sefer Fenerbahçe’nin ağırlık merkezi, oyun dengesini rakip alana taşıyabilen Beşiktaş karşısında geriye çekilmek zorunda kalmıştı. İşte bunu da kontrollü yapınca rakibini kale önünden uzakta tutabildiler ve bir derbiden daha zaferle ayrıldılar.

Sonuçta büyük maçların temel kuralı olan savunma - orta saha bütünlüğünü sağlayan ekip yoluna devam etti. Bloklar arası denge, Fenerbahçe’ye sadece oyun kontrolünü değil şampiyonluk iştahı da kazandırdı.

4 Nisan 2010

Wenger'in Kelebeği

Chelsea 1-0 Man. Utd.
Man. Utd. 1-2 Chelsea
Chelsea 2-0 Arsenal
Arsenal 0-3 Chelsea
Man. Utd. 2-1 Arsenal
Arsenal 1-3 Man. Utd.

Büyük maçlar, hiç olmadığı kadar önem taşıyor günümüzde. Özellikle bir ligin son haftalarında zirvede kümelenmiş takım sayısı ne kadar azsa, aralarında yaptıkları maçlar birkaç kat daha kritik oluyor. Yani o ligdeki kalite uçurumu ne kadar çoksa, büyük takımların diğerlerini yenme ihtimali o kadar fazla. Dolayısıyla devlerin arasındaki karşılaşmalar şampiyonluk yolunda daha belirleyici durumda. Yukarıdaki maç listesinden bu tarz bir 'kelebek etkisi' sonucunu çıkarabiliriz. Premier League'de haftalardır şampiyonluk yarışına aralarında devam eden üç takımın birbirleriyle mücadelelerini görüyoruz. İlginç olan, Chelsea bu kapışmalardan tek bir fire vermezken, Arsenal'in bir puan dahi alamaması. ManU ise görüldüğü üzere %50'lik bir performans sergilemiş. Bu skorlar, bana göre üç büyük kulüp arasındaki önemli bir farkın bire bir yansıması. O da defans ve orta saha bütünlüğünden doğan defansif koordinasyonun mükemmelliği. Bunu belki de dünya üzerinde en iyi yapan ekip Chelsea. Mourinho döneminde bu yönde yapılan çabalar yıllardır meyve veriyor ve onlar da halen bunu afiyetler yiyorlar. Rakibin hücum gücü ne kadar yüksek olursa olsun onu oynatmayabiliyorlar. Geçen sezon Hiddink yönetiminde neredeyse Barcelona'yı bile durduruyorlardı. İşte Katalanlar'dan sonra en iyi pas yapan takım olarak kabul edilen Arsenal ne kadar verimli hücum yaparsa yapsın, arkayı sağlam tutamadıktan sonra büyük maçlarda bunun pek bir anlamı kalmıyor. İyi ve disiplinli koordine edilmiş bir defans karşısında her zamanki şekilde oynayamadıkları gibi, geride bıraktıkları açıklar yüzünden kalelerinde kolay gol görüyorlar. Ligde yedikleri 34 golün 10 tanesini bu 4 maçta gördü Topçular. Özellikle iki Chelsea karşılaşması ile Emirates'teki ManU maçında yedikleri 'karbon kopyası' goller bu konudaki zaaflarını çok açık ortaya koymuştu. Evlerindeki o iki mücadeleden en azından birer puan çıkarabilmiş olsalar liderdiler şimdi. Ki en çok dert yandıkları konu da bu olsa gerek...


28 Mart 2010

Galatasaray 0-1 Fenerbahçe

Sadece adı olan bir maç vardı sahada. Öyle ki, hafta boyunca koparılan fırtınalar oyun başlayınca yerini hafif bir melteme bıraktı. İki ekip de temkinli bir oyun sergilemekten ziyade pas yaparak ileri çıkmayı düşündü; ki cuma akşamı Bursaspor kazansaydı çok daha kontrollü ama sonradan hızlanan bir maç izleyebilirdik. Maçta farkı yaratan nokta, Galatasaray'ın pas yapmaya dair düşüncelerinin beyinden ayaklara aktarılamamasıydı. Daha sakin olan ve ayağa iyi pas yapan taraf Fenerbahçe'ydi. Öyle ki, 22. dakikada ekrana gelen istatistiklerde başarılı pas sayısı 100-47 ile Sarı Lacivertliler lehineydi.

İlk yarının ortaları geride kalırken artık maçın gidişatı oturmuş gibiydi. İki takım da kale önüne gelme konusunda zorluk çekiyor, hele ev sahibi ekip düzgün bir pas trafiği oturtamadığı için orta sahayı uzun toplarla geçmeyi deniyordu. 0-0'lık beraberlik en yakın ihtimalken, eşitlik ancak duran toptan, defansa çarpan veya kaygan zeminde yerden seken uzak şuttan gelebilirdi. Öyle de oldu. Selçuk, oyun süresince denediği uzaktan şutlarının ödülünü 70. dakikada aldı. Bu noktadan sonra Leo Franco'yu ıslıklayan Galatasaray taraftarına pek de anlam veremedim. Bir kalecinin en zorlandığı pozisyonlardandır halbuki kaygan zeminde hemen önde seken top. Zaten yenik durumda olan takımın moralini daha da bozmaktan başka bir işe yaramadı bu ıslıklar.

Golden sonra dahi Galatasaray ekstra bir şeyler ortaya koyamadı. Maç boyunca Giovani ile değişerek oynayan ama özellikle Fenerli dos Santos karşısında etkili olamayan Keita'nın 90+1'deki şutu, maçın en güzel anıydı. Ondan daha güzel olanı ise Volkan'ın resmen uzayarak yaptığı kurtarıştı.

24 Şubat 2010

Inter 2-1 Chelsea


Son 16'nın en çok merak edilen mücadelesi beklendiği gibi çekişmeli geçti. İki ekibi taktiksel anlamda küçük farklar ayırıyordu. İkisinin de geri dörtlüsünün önünde üçlü ve ileri geri çalışan bir orta saha, onların da hemen önünde dolanan Sneijder ve Kalou'su vardı. En uçta da birbirlerini çok iyi tamamlayan ve bir o kadar delici forvetler... En büyük merakım, orta sahayı kimin fethedeceği konusundaydı ve bunun cevabını açıkçası bulamadım. Zira iki ekip de orta sahayı gayet iyi parsellemişti ve ileri uç elemanlarını pozisyona sokabilmek için ellerinden geleni yaptılar. Inter top rakipteyken Milito haricinde topun arkasındaydı. Ayrıca rakip atak başlangıçlarında Cambiasso da defansın arasına girip geriyi 5'liyordu. Chelsea topla daha çok oynayan taraf olmasına rağmen bu katı savunmayı delmeyi başaramadı.

Inter'in golünde Milito Terry'yi resmen bakkala yolladı. Terry, Arjantinli forvetin bilek hareketinden sonra dönene kadar top ağlarla buluşmuştu bile. İlk yarının sonunda Kalou'nun pozisyonu bariz penaltıydı. Mejuto Gonzalez'in ya beyaz noktayı göstermesi ya da Kalou'ya sarı kart çıkarması gerekirdi. İkisi de olmadı.


İkinci yarı, Chelsea'nin verilmeyen penaltısından dolayı geciken golü ile gayet hızlı başladı. Kalou'nun golünün %40'ını Ivanovic'e yazmak gerek ama Fildişilinin vuruş stili müthişti. Topun tam önünde sekmesi de Julio Cesar'ın işini zorlaştırdı. Chelsea daha gole sevinemeden Cambiasso'nun ateşleyici golü geldi. O pozisyonda ceza sahasının hemen önünde duran adama 3 saniye içinde 2 kez şut imkanı tanıyorsan golü yersin zaten. Golden sonra Mourinho, sanırım çoğu kişinin beklediğinin tersini yaptı ve orta sahadan defansif özellikleri olan Motta'yı çıkarıp hücuma yönelik Balotelli'yi sahaya soktu. Bu şekilde ilerideki Milito, Etoo (Pandev) ve Balotelli ile Chelsea'nin hücuma çıkmasını zorlaştırarak geride baskı yemekten kurtuldular. Akıllıcaydı. Haftasonu benzer hamleyi Sampdoria karşısında 9 kişi kaldığında da yapmıştı Mourinho ve yenilmemişti. Bugünse fizik gücü ile öne çıkan Chelsea karşısında doğru oyuncu değişiklikleri ve özellikle iyi defansı sayesinde önemli bir galibiyet aldı.

7 Şubat 2010

Chelsea 2-0 Arsenal

İngiltere'de Premier League formatına geçildiğinden beri genel olarak 4 büyük takım izliyoruz. İsimlerini saymaya gerek yok artık. Bu süreçteki 18 sezonda "Big Four"u zorlayan birçok değişik ekip gördük. Son yıllarda yaptıkları çeşitli atılımlarla bu isimler Aston Villa, Tottenham ve Everton. Bu sezon lige çok kötü başlangıç yapan Everton, Arap sermayesi ile canlanan Manchester City'ye bu unvanını kaptırınca, ligin ilk 7 takımı hemen hemen tahmin edilebilir oldu. İşte bu 7 takım arasında oynanan maçlar şampiyonluk, Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi biletlerinin belirlenmesinde kilit rol oynuyor doğal olarak. Denk güçlerin oynadığı bu tip maçları kazanmanın öncelikli unsuru ise sağlam ve disiplinli bir defans kurgusuna sahip olmak. Bugün oynanan Chelsea - Arsenal maçına teknik analiz yerine bu açıdan bakmak daha doğru olacak.

Chelsea, bahsettiğimiz 7'li ile bu sezon ligde oynadığı 7 maçın 5'ini kazandı, diğerlerini kaybetti. Diğer bir deyişle %71'lik bir galibiyet oranı var. Daha çarpıcı olanı, ilk 4 sıradaki Big Four'un diğer üçü ile yaptığı 4 karşılaşmanın tamamını kazanmış olması. Arsenal cephesi ise ilk 7 ekip ile 9 maç oynamış ve galibiyet oranı Chelsea ile karşılaştırılamayacak kadar az; yalnızca %39. Hatta sadece ilk 4'ü hesaba alırsak bu oran %20'ye kadar düşüyor. Rakamlar yalan söylemez derler; kesin doğru bir çıkarım olmasa bile bu sefer de söylemiyor. Chelsea büyük maçlarda dahi defansif konsantrasyondan ve disiplinden kopmazken, Arsenal son 3 ayda oynadığı 3 büyük maçta birbirinin kopyası 4 gol yedi. Bir tanesi de bugünkü ikinci gol olmak üzere bu karşılaşmalarda kalesinde toplam 8 gol gördü. Böylece yeni yıla şampiyonluk ümidiyle giren Topçular, son üç maçtaki A. Villa - ManU - Chelsea üçgeninden yalnız 1 puan çıkararak Liverpool maçı öncesindeyken 3.lüğü hedefler hale geldi. Son durumda da ilk 7'nin ikisi herkesten birkaç adım önde yarıştan kopmuş oldu.

6 Şubat 2010

Liverpool 1-0 Everton

Maçın İlk 20 dakikasını izleyip sonra bir şekilde bırakmak zorunda kalan birisi, "tüh, kim bilir ne maç kaçırdım şimdi" diye hayıflanmıştır. Ama aynı zamanda yanılmıştır. Bu süre boyunca top bir Maviler'in, bir Kırmızılar'ın ayağındaydı. Hücum fırsatları yaratılıyor ama bir türlü net gol pozisyonu çıkmıyordu ortaya. Hatta bu durum maç geneline de yayıldı diyebiliriz. 20. dakikadan devre sonuna kadar gereksiz ve anlamsız bir sertlik vardı sahada. Bir oyuncu rakibine sert girdiyse hemen ardından rakip takımdan başka bir oyuncu tabir-i caizse öç almak adına "kontra faul" yaptı bir aralar. Hakem bu sertliği kontrol etmeye çalıştı ve bir yerde gidişe dur demek zorunda kaldı. Kyrgiakos'un atılması haklıydı bana göre ve maçın fazla tansiyonu orada düştü. Devre bitimine kadar iki takım da idareten oynadı diyebiliriz.

Henüz 35. dakikada 10 kişi Liverpool, galibiyetini takımca müthiş yaptığı defansa ve bireysel olarak Kuyt'a borçlu. Hollandalı takımını sadece hücumda canlandırmakla kalmadı. Kyrgiakos atıldıktan sonra stopere geçen ancak aynı anda sağ beki de kontrol etmeye çalışan Carragher'a defansta çok yardımları dokundu. Hatta golden birkaç dakika sonra defansından önemli bir pozisyonda top çıkardı.

Everton cephesinde ofansif anlamda sıkıntılar vardı. Bu durum katı ve disiplinli Liverpool savunmasıyla karşılaşınca Maviler maçı net bir pozisyon bulamadan bitirdi neredeyse. Donovan'ın da üstün bireysel çabaları olmasa ceza sahasına girmekte bile zorlanacaklardı. Fellaini son maçlarında olduğu üzere yine formda bir görüntü çizecek gibiydi ama sakatlanıp oyunu terk edince yerine giren Arteta çok verimli olamadı. Sakatlıktan yeni çıkan İspanyol henüz form tutamadı. Dolayısıyla Fellaini'nin atak başlatma ve rakip hücumlarını durdurmadaki becerisini, kısacası çift yünlü güzel oyununu aradı Everton.

Özetle, iki takımın hücumdaki hareketsizliği sonucu maç çoğunlukla orta sahada geçti. Bir şanssızlık olmadığı sürece iyi defans yapan tarafın en azından kaybetmeyeceği kısır bir maçtı ve gol büyük ihtimalle duran toptan gelecekti. Öyle de oldu.

31 Ocak 2010

Arsenal 1-3 Man. Utd.

Her şeyden önce İbrahim Altınsay'a değinmek gerek. Bu nasıl bir futbol sevgisidir? Zaten maç saatine doğru "hadi başlasın artık" modundayken bir de onun futbol aşkıyla dolu cümlelerini duyunca iyice gözlerimiz açılıyor ekran karşısında. Keşke bugünkü BJK kongresinde adaylardan biri olarak görebilseydik kendisini ama bu da başka bir konu olsun.

Maçın özellikle ilk 15 dakikası Arsenal'in sol, United'ın sağ kenarında geçti. Bu durum ilk devre boyunca sıklıkla devam etti. Arshavin ve Nasri şanssız günlerinde olmasa öne geçen taraf Arsenal olabilirdi ancak Nani bu bölgede Clichy'ye resmen fazla geldi. Attığı golü tekrarlarıyla birlikte en az 4 defa izledim ancak o vuruş tarzını halen anlayamadım. Islıklar eşliğinde atılan enfes bir gol oldu. United'ın takım oyununa önemli etkisi olan aktörlerden başrolü Carrick aldı. Orta sahada bir kale gibi durdu ve hem rakip ataklarını kesen, hem de takım ataklarını başlatan adam oldu.

Rooney için de söylenecek çok şey var aslında. Geçmişinde kısa bir boks kariyeri olan, çok hırslı ve yetenekli birinin neler yapabileceğini göstermekle kalmıyor; adeta ezberletiyor bize her maç. Kesinlikle yıkılmıyor çünkü gerçekten çok çok güçlü. Altınsay'ın maç içinde söylediği gibi ayağı kırılmadıkça oyundan çıkmayacak birisi o.

Bugün iki takım arasındaki farkı belirleyen etken defansif konsantrasyon oldu diyebiliriz. Arsenal ne zaman rakibin üstüne gitse, bol pas yapmasına rağmen defansı yıpratamadı. Daha doğrusu United mükemmel disiplini sayesinde neredeyse hiç izin vermedi. Buna bir de Arsenal ileri üçlüsünün hiç de gününde olmamasını ve orta sahayı rakibe kaptırmasını eklersek farkın açılmasını daha iyi anlayabiliriz. Manchester United ise kaptığı topları çok verimli kullandı ve hemen rakip yarı sahaya aktararak hızlı çıkmayı başardı. Böylece zaten mükemmel organize olamayan Arsenal defansını gafil avladı. 2. ve 3. gol tam olarak bu şekilde gerçekleşti. Hatta Emirates'te oynanan ve 3-0 kaybedilen Chelsea maçında da benzer golleri yemişti Topçular.

18 Aralık 2009

Beşiktaş 2-3 Bursaspor


"Tanrı futbolu havadan oynamamızı isteseydi, çimleri bulutların üstüne yerleştirirdi." demiş efsane Brian Clough. Dün İnönü'de o bulutlar iyice yoğunlaşıp içlerini boşaltınca sahaya, çimler de mecburen bulutların üstüne taşınmalıydı. Teoride gereken buydu ama pratikte durum Beşiktaş adına pek de öyle olmadı.

Önce genel olarak şunu söyleyebiliriz ki yılın en çekişmeli Beşiktaş maçıydı. Dünkü takım, Ağustos ayından bu yana atak yönüne en çok ağırlık vermeye çalışandı belki de. Özellikle bekteki iki İbo'nun hücuma olağanüstü katkı sağlamaya çabaladığını söyleyebiliriz. Çabaladılar diyorum; çünkü bunu yaparken geride açıklar bıraktılar. Oturmaya çalışan bir hücum / defans dengesinin handikapları diyebiliriz buna. Ancak daha da önemlisi, yağmurdan iyice yumuşamış ve göller biriktirmiş bir zeminde bu varyasyonları denemek, hele üzerinde ısrar etmek mantıklı değildi. Maç düzgün bir zeminde oynansaydı, oynamaya çalıştığı oyunla Beşiktaş çok daha güzel sonuç alabilirdi ama hava şartlarına ayak uyduran ve radikal şeyler deneyen Ertuğrul Sağlam 3 puanla döndü Bursa'ya.

İlk golde enteresan biçimde yerden pas yapabilen ve gol öncesinde topu son çizgiye kadar taşıyabilen bir Bursaspor gördük. Ağır zemine karşı bir isyandı adeta. Bu dakikaya kadar orta sahayı elinde tutan, Sercan ile defansı yıpratan ve ileride çabuk çoğalarak etkili kontrataklar yapan bir ekip görünümü çizdiler. Golden sonra daha da kapandılar ve Beşiktaş'ın işi iyice zorlaştı. Devre olana kadar da ortada bir mücadele oldu. İkinci yarıya her iki teknik adam da akıllı değişikliklerle başladı. Mustafa Denizli bu sahada sıfıra inen Nihat'ın yerine Nobre'yi aldı ve maçı çevirmenin kıyısından döndü. Sağlam ise "göller" yüzünden gol haricinde kanatta topu kullanamayan Volkan'ı çekti kulübeye. 47. dakikada Sercan o golü atsaydı çok çabuk kopacaktı oyun ama futbol işte... Bu dakikadan sonra atakları daha etkili geldi Beşiktaş'ın. Zemine rağmen kanatlardan akın yapılıyordu ama istenen verim tam alınamıyordu. Skor 2-1'e geldikten sonra Tello'nun yerine Uğur'un girmesini bekledim. Muhtemelen de girecekti ama Ferrari'nin sakatlığı bunu engelledi. Oyuna giren Yusuf normal şartlarda topu ileride tutabilirdi. Çok da işe yarayabilirdi belki ama "normal şartlarda". Topun birkaç metre öteye yerden atılamadığı bir sahada değil elbette. Bundan sonra Bursaspor oyunu iyice havaya taşıdı ve bunun da karşılığını aldı. Sercan - Ömer değişikliği ilk anda herkesin aklını karıştırsa da oyun tekrar başladığı anda ne kadar mantıklı olduğu anlaşıldı. Clough'ın deyimiyle bulutlarda oynanan oyun, Sağlam'a önemli bir galibiyet kazandırdı.

İlk golü yedikten sonra şurada belirttiğim gibi makus kaderimizin tekrarlayacağını düşündüm. Sonuçta sezon başından beri hangi maçta ilk golü yese 90 dakika sonunda sıfır puan almıştı Beşiktaş. Yine kara kara düşünürken maç döner gibi olsa da sonunda bulutlara ve Ertuğrul Sağlam'a takıldı. Oyun çevrilip galip gelinseydi güzel ve önemli bir "ilk" yaşanacaktı ama tek de olmayacaktı bu. Takımın bu sezon ilk kez penaltı kazanması, Nobre'nin golle tanışması, haftalardır Rüştü ve Hakan'ın sakatlıklarından dolayı konuşulan Korcan'ın ilk kez kaleyi koruması da değinmeye değerdi.

Devre arasında çok kritik bir noktada girdi Beşiktaş. Önümüzdeki süreçte etkili hücum yaparken takım savunmasını da unutmamayı öğrenmek gerek. Özellikle dün gördük ki bunların ikisi henüz aynı anda olamıyor.

13 Aralık 2009

Manisaspor 1-1 Beşiktaş

Buhranlarla dolu başlanan sezonun ilk haftalarından daha iyi olduğunu söyleyebiliyoruz artık Beşiktaş'ın. Yalnız defansif konsantrasyonun ve takım savunmasındaki koordinasyonun haftalar geçtikçe gelişmesi, hücum hattında aynı şekilde olmadı maalesef. Bu noktada atak oyuncularının bireysel dağınıklıklarından ve genel formsuzluklarından daha önce bahsetmiştik ancak bugün itibariyle Mustafa Denizli'nin oyuna müdahale etmedeki kısıtlı hamleleri bizi kulübeye biraz daha bakmaya yöneltti. Denizli'nin kulübü şiddetli fırtınaların içinden çok iyi bir şekilde çıkardığı malum, ancak maç içinde aynı performansı gösterdiğini söyleyemeyiz. Ligde şu ana kadar öne geçtiği 11 maçın sadece ikisinde puan kaybetti Beşiktaş; bunlar da ilk hafta oynana İBB maçı ve bugünkü Manisa deplasmanı. Yenik duruma düştüğü ve mutlak kazanması gereken Galatasaray ile Kayseri maçlarının yanında İnönü'deki Wolfsburg ve CSKA karşılaşmalarında eli kolu bağlandı Beşiktaş'ın. Buradan çıkacak sonuç şudur ki; zor da olsa gol atarak öne geçiyor Beşiktaş ve durumu korumayı çoğunlukla beceriyor. Ancak oyunun kilitlendiği zamanlarda beraberliği bozmayı veya yenik durumdayken maçı çevirmeyi başaramıyor. Biraz daha detaya inmek gerekirse, CSKA ve Manisa maçlarında çok net görüldüğü üzere oyunu açmak bir yana iyice kilitliyor Beşiktaş. İki maçta da gol bulunması gerekirken orta sahadan oyuncu çıkarıp Uğur'u sokmak bunun en büyük kanıtı. Halbuki bunun yerine risk alıp pas yapabilen bir hücumcuyu oyuna dahil etmek veya oyunu genişletebilecek hareketli bir kanat oyuncusunu almak daha mantıklı olmaz mıydı? İşte böyle olmayınca her seferinde duvara çarpıp geri dönen dalgalar gibi oluyor Beşiktaş'ın hali. Top birinci bölgeden ikinci bölgeye çıkarılıyor ve burada yoğun bir dirençle karşılaşılmadığı sürece hücum denemeleri başlıyor. Ancak bir türlü rakip sahanın son 25-30 metresinde istenen hareketlilik sağlanamıyor. Delgado'nun dönüşü de bu kaderi tersine çeviremeyecektir tam olarak, çünkü onun da bu kadar sıkışmış bir hücum formasyonunda yapabilecekleri kısıtlıdır. Dolayısıyla devre arasında sahanın kenarlarını etkin kullanabilen kanat oyuncuları transfer edilir mi, yoksa Nihat ve Serdar (hatta Ekrem) ile bu bölgelerde idare edilebilir mi tartışılır. Ancak ortadan Ernst ve Fink'in destek verdiği, Delgado'nun öldürücü paslarıyla tamamladığı ve Bobo'nun pivot santrfor özellikleri sayesinde kanatlarda kurulacak etkili üçgenler, takımın hücum varyasyonlarını ligin kalan kısmında canlandıracaktır.

25 Kasım 2009

Man. Utd. 0-1 Beşiktaş


Bundan 5-6 hafta önce Beşiktaş'ın 4 gün içerisinde önce Fenerbahçe'yi çok zorlanmadan, sonra da Man. United'ı deplasmanda yeneceğini, hem de iki maçı da gol yemeden tamamlayacağını söyleseler "hadi oradan" derdim sadece. Genel olarak baktığımızda takımın şablonu oturmaya başladı. Ernst & Fink ikilisiyle birlikte Ferrari & Sivok (Toraman) zaten formdaydı. Bu isimlere hücumcular da yavaş yavaş eklenince ve artık herkes kendi yerinde oynamaya başlayınca son 1,5 ayda azımsanmayacak bir galibiyet oranı yakalandı. Bugünkü maçta derli toplu hücum organizasyonları yapamadık ve oyunu kontrol edemedik belki ama takım savunmasını iyi yaptık diyebiliriz. İstatistiklere baktığımızda topla oynama oranımız %37. Kaleye çektiğimiz şut sayısı 6 ve bunların sadece 3'ü tutmuş. 90 dakika genelindeki pas yüzdemiz ise %63 (İngilizlerin %80). Açıkçası oyunun kontrolü ev sahibinin elindeydi ve rakibin sadece ismi ile stadın atmosferi bile Beşiktaşlı futbolcuları bir adım geride bırakıyordu. Keza son yarım saatte sürekli üstümüze geldiler ve bu baskıya sadece kontrolsüzce top şişirerek karşılık verebildik.

Rakibin eksik olması tabii ki bir etken ama ne olursa olsun Manchester deplasmanında bu kadar baskı yenmesine rağmen takım savunmasından ve disiplinden kopmamak, hele gol yememek bir başarıdır. Maçın yıldızını seçemiyorum çünkü olması gereken bir taktikle takım olarak iyi iş çıkardı Beşiktaş. 8 Aralık'taki CSKA maçı tadından yenmez artık, bize de İnönü yollarına düşmek var...

22 Kasım 2009

Beşiktaş 3-0 Fenerbahçe


Tıpkı Mustafa Denizli'nin maçtan sonra söylediği gibi "bir galibiyetten daha fazlası" idi bu gece Beşiktaş için. Mücadele edilen tüm kulvarlarda havlu atmak üzereyken takımın artık en azından lige tutunuyor olması tüm kulüp adına çok motive edici bir durum. İlk yarıda başa baş giden bir oyun vardı sahada ancak ikinci yarının başında art arda gelen iki golden sonra Fenerbahçeli oyuncuların ne derece bir çöküş yaşadığı her hareketlerinden belliydi. Topa koşmaya tahammülleri kalmamıştı; keza üçüncü golün gelmesi kimseyi şaşırtmadı, asıl farkın artmaması beklentilerin dışındaydı. İlk golde İbrahim Üzülmez'in sağ ayakla yaptığı ortayı görünce "bir şeyler olacak sanki" diye geçti içimden. Kaptan'ı oyuna bu kadar damgasını vururken son gördüğümde kulübün yüzüncü yılı kutlanıyordu. Bir de 9 yıl önceki Barcelona zaferindeki performansını hatırlarım en fazla. Neyse, o sıradışı (!) ortaya da ancak öyle bir gol yakışırdı. Taraflı tarafsız (Fenerli hariç tabii ki) her izleyeni ayağa kaldırabilecek türde bir gol... İkinci gol ise tam anlamıyla genç bir forvete örnek gösterilecek türden derslik bir hareketti. Bir santrforun nasıl sırtı dönük top alacağını, yüzünü nasıl kaleye dönüp rakibini saf dışı bırakacağını ve son vuruşu kalecinin uzanamayacağı noktaya nasıl atacağını çok güzel özetleyen bir andı. Sonuncusu ise artık maçtan umudunu kesen bir takıma karşı çok da zorlanmadan atılmış bir goldü.

Denzli'nin özellikle büyük maçlardaki Serdar Özkan ısrarını anlayamıyorum. O da istikrarını bozmadı ve her seferinde olduğu gibi bitiş düdüğünü göremedi. Yerine giren Tello "daha ölmedim" dedi 45 dakikalık performansı ile. Demesi lazım zaten, keza önümüzdeki yaz Şili ile G. Afrika'ya gitmeyi istiyordur malum. Sivok-Ferrari ikilisi sezonun başından beri büyük güven veriyor, yine öyle oldu. Hele önlerinde Fink ve Ernst varken rakip hücumcuları için önemli engel teşkil ediyorlar. Bir de kenarlarda Toraman ve formda bir Üzülmez varken iyice alan daraltılıyor ve ters kademe sorunu da azalıyor. Kısacası, özellikle bu altılı sahadaysa takım olarak iyi defans yapılacağını biliyor artık Beşiktaşlılar. Yalnız hücum açısından aynı şeyi söylemek halen zor, henüz tam form tuttuklarını söyleyemiyoruz. Ligin ilk yarısında kalan 4 maçta sadece Bursaspor karşısında zorlanacak gibi görünüyor Beşiktaş. İkinci devrede Delgado, Nihat ve Holosko'nun iyileşmesinin yanında bugünkü gibi bir Bobo gördüğümüz takdirde çok daha umut dolu bir lig bizleri bekliyor olacak. Umarız ki uzun yıllar sonra üç büyük kulübün de ligi son haftalarına kadar başa baş zorladıkları bir sezon olsun bu artık.


Son olarak taraftara da bir şeyler söylemek gerek; yine mükemmeldiler. Takımı baskı altına almadan desteklemeyi ve bir itici güç olmayı bildiler. Durum 3-0 iken bile Demirören aleyhine "küfürsüz" tezahürat yapmaları ise kalitelerinin altını çizdi. Demek ki sadece işler kötü giderken protesto yapılmıyormuş, hak edene her durumda müstahakmış. Birinin bunu başkana hatırlatması gerek...

ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...