Subscribe Twitter Twitter

25 Kasım 2013

Keane vs Vieira


TamSaha'nın Aralık sayısındaki yazılarımdan biri, tarihteki büyük teknik adam rekabetleri üzerine olacak. Detayına girmeyeceğim şimdiden ama elbette listede Alex Ferguson & Arsene Wenger arasındaki düellolar da mevcut. Yukarıdaki videoya nasıl geldim bilemiyorum ama görüntülerin konusu kısaca iki teknik adam arasındaki gerilimin oyunculara da yansıması üzerine. Oyunculardan kastım bir yanda Roy Keane, öteki tarafta da Patrick Vieira olunca olay başka bir boyut alıyor elbette. İrlandalı'nın maça çıkmadan "I'll see you out there!" söylemine Fransız'ın "Oh, come on then!" cevabı müthiş!

Bu arada tarih 1 Şubat 2005, maçın sonucu ise Arsenal 2-4 Man. Utd.

11 Kasım 2013

Messi de Sakatlanır


Kırılmadık rekoru kalmış mıydı Messi'nin? Sonunda tarihin gördüğü ikinci mucizevî Arjantinli'nin de gerçekten sakatlanabildiğini ve formdan düşebildiğini gördük. Zira dün oynanan maçı yarıda bırakan Messi yeni yıla kadar sahalarda olmayacak.

Bu sezon ilk sakatlanışı değil Messi'nin. Daha önce de iki kez aynı yerden sakatlanmıştı ama bir an önce takıma geri dönebilmek için kendini çok zorluyordu. Nitekim yapmadığı sihir kalmayan bu adamın yerine kendimi koyunca eleştirmek gelemiyor içimden. Her başarısından sonra kendisinden beklenenler de artıyor çünkü. Seyircilerin suratında yer alan "Daha ne yapabilir ki?" tadındaki şaşkın bakışa her geçen gün yeni cevaplar bulmaya çalışıyor ister istemez Messi.


Aslında bu his pek de yabancı değil. Neredeyse onun yere tükürüşünü bile Maradona'ya benzetiyor bazıları ama Maradona da bu gittikçe yükselen beklenti seviyesinden çok çekmişti. Dünya futbolu onun gibi bir yeteneği erkenden keşfedip dünya kupası ve türlü başarıların zirvesinde görünce Maradona zamanla ne yapacağını şaşırmıştı. Ve sadece kariyerini değil, hayatını da günden güne batağa sürüklemişti.

Messi'nin Maradona gibi bir çöküşe sürüklenmesi çok uzak ihtimal. Ayrıca karşısında her daim mücadele verdiği bir C. Ronaldo var, ki Maradona'nın karşısına hiçbir zaman bu denklikte bir yetenek çıkmamıştı! Dolayısıyla bir maç yeni bir şey başarıp ertesi hafta o çıtayı yükselten aynı Maradona'ydı. Bugün ise Messi ve Ronaldo arasında görülmemiş bir rekabet izliyoruz.

Yine de bu sakatlık silsilesinin dünya kupası arifesinde başına gelmesi hoş olmadı Messi'nin.

18 Ağustos 2013

Falcao Şimdiden Huzursuz!


Daha birkaç ay önce transfer olduğu Moncao'dan ayrılmak istiyor Falcao!.. Kulübün sahibiyle arasına kara kedi girmiş, finansal problemler ortaya çıkmış vesaire... Ne bekliyordu ki acaba Falcao? Milyoner yatırımları ile yola çıkan kulüpler arasında en büyük fiyasko Monaco olacak gibi görünüyor ve bu daha en başından belliydi. 6-7 bin civarında bir seyirci ortalaması vardı geçen sezon ve bu sezon onca yıldız transfere rağmen bu değişmedi. Böylesine büyük bir yatırımla yola çıkılıyorsa akılcı bir plan olmalıydı ama o da pek yok gibi görünüyor ve taraftar gibi futbol ekonomisinin en önemli rengi ve dinamosu yokken olacak gibi de durmuyor. Kısacası altından kalkılamayacak kadar ağır ve geleceği olmayan bir "proje" Monaco.

Ne diyelim? Falcao gibi bir yeteneği izleme keyfi duyacağımız bir ton kulüp var Monaco'dan başka. Umarım transfer dönemi kapanmadan birinin yolunu tutar, her ne kadar trajikomik bir hamle olacak olsa da...

Proje Transferleri

Değiş(e)meyen Arsenal


Aşağıdaki yazıyı Mart ayının ortasında yazmıştım TamSaha için. Arsenal'in kupasız geçen yıllarına, bunun sebeplerine, gelecek dönemdeki tehditlere ve olası planlara değinmiştim. Bugün gelinen noktada sezona kendi evindeki 3-1'lik Aston Villa yenilgisi ile başladı Arsenal. Üstelik yapılan tek transfer 20 yaşındaki Yaya Sanogo. Rooney, Luis Suarez, Julio Cesar, Fellaini (atladığım varsa lütfen hatırlatın) ve hatta son olarak Gustavo girişimi bile başarısız oldu. Gustavo'nun Arsenal yerine Wolfsburg'u tercih edişi, kalburüstü ve "orta pişmiş" yeteneklerin Arsenal'a neredeyse hiç inancının kalmadığının zirve noktasıdır.

Arsenal: Kupasız 8 Yıl

Sacchi: Futbolda Dün ve Bugün


Futbolda her gelişmeyi, başarıyı, başarısızlığı, ekolü, yıldızları veya herhangi bir mevkî evrimini zamanına göre değerlendirmek gerek. Bunun en güzel örneklerinden birini bu videoda görebiliriz. Sacchi'nin Milan'ı, Total Futbol'un defansif açıdan biraz daha mükemelleştirilmiş versiyonunu sunmuştu bize. Kazanılan birer Serie A ve İtalya Süper Kupa'nın yanı sıra ikişer Avrupa Kupası, Süper Kupa ve Kıtalararası şampiyonluk, Sacchi'nin Milan'ını o dönemin oyun tarzları arasında fazlasıyla ön plana çıkarmaya yetiyor.

Ne var ki tüm bu başarılar Sacchi'nin Milan'daki sadece ilk 3 sezonuna sığmış halde ve sonrası onun için tam bir kuraklık. Sebepleri ise aslında çok basit: böylesine yoğun ekip uyumuna dayanan bir sistemi sürdürebilmenin zorluğu ve sürekli evrimleşen oyun. Videodaki pozisyonların tamamı ofsayt ile sonuçlanıyor fakat dikkat ederseniz bugün bu pozisyonların neredeyse hiçbiri oyunun durmasını gerektirmiyor. Zira hepsi o zamanlar uygulanmayan pasif ofsayt pozisyonları.

Sacchi o dönemin kurallarına ve ortalama taktik anlayışına nazaran mükemmel bir plan yapmış olabilir. Fakat bugün herhangi bir tartışma söz konusu olduğunda herhangi bir takımı Sacchi'nin Milan'ı (hatta genel olarak total futbol) ve onun defansif anlayışı ile kıyaslayanların bir daha düşünmesinde fayda var. Nitekim günümüzde bu planı uygulayan bir takımın maçtan farklı mağlup ayrılmaması bir mucize olurdu.

9 Ağustos 2013

Bale - Suarez - Rooney


An itibariyle yılan hikayesine dönmüş üç büyük transfer çıkmazı var, ki uzun süredir böylesine yoğunlaşmış bir şekilde karşımıza çıkmamıştı. Gareth Bale (Real Madrid), Luis Suarez (Arsenal) ve Wayne Rooney'den (Chelsea) bahsediyorum. Üçünü de kulübü bırakma niyetinde değil. Tottenham'ın Bale'i tutma sebebi o bir türlü aşamadıkları eşiği geçmek adına önemli bir güç olmasıyken, Liverpool ve Man. United ise Suarez ve Rooney'e izin vererek rakipleri güçlendirmek istemiyor haliyle. Fakat üç oyuncu da açıkça ayrılma isteklerini bildirmiş durumda.

İşin anormal kısmı da burada baş gösteriyor aslında. Rooney 2010 yılında ayrılma isteğini kulübe iletmiş fakat tüm o yaygara, U dönüşü yapıp sözleşmesini 2015'e kadar uzatmasıyla son bulmuştu. Hele ki Bale ve Suarez'in durumu daha dramatik. İkisi de kulüpleriyle halihazırda var olan sözleşmelerini henüz geçen yaz uzattı. Bu durumda Bale 2016'ya, Suarez ise 2018'e kadar kendini kulübüne bağlıyordu.

Peki Rooney kendi kafasında belli problemleri aşamadan neden 5 yıllık imza atar? Hadi onu geçelim; Liverpool ve Tottenham, Suarez ve Bale için bariz biçimde en nihayetinde birer basamak kulüp iken neden bu oyuncular bunca uzun süreli imza atar? Özellikle bu ikilinin daha geçen yaz mutlu mesut uzun sözleşmeler imzalayıp bu yaz ille de gitmek istemesi çok absürd. Eğer sözleşme yenileme döneminde kulübünü 2-3 yıllık anlaşma yapmaya veya makul bir serbest kalma bedeline dair madde koymaya ikna edemiyorsan, bugün seni bırakmadıklarında da oturup ağlanmanın çok anlamı yok. Öte yandan bu kulüplerin Süleyman Hurma misali inat etmelerinin de faydadan çok zararı var tabii ki.

Özetle her şeyi de Bosman Kanunu'ndan beklememek lazım. Bugün bu konuda top futbolcunun iradesinde. Gözde bir oyuncu, kariyerinde kısa vadede bir sıçrama planlıyorsa veya bunu öngörebiliyorsa o zaman sözleşmeyi de ona uygun biçimde yapmalı. Yukarıda dediğim gibi süresini kısa tutmalı veya Götze ve Thiago Alcantara gibi mantıklı bir serbest kalma maddesi koydurabilmeli. Tabii ki bu maddeleri kabul ettirebilmek adına belki ayda birkaç bin €'dan vazgeçebilmeli. Elbette en azından birkaç yıllık vadede geleceğini planlayabiliyorsa...

4 Ağustos 2013

Proje Transferleri


Fena bir transfer dönemi geçiriyoruz yine. En azından Süper Lig için pek öyle olmasa bile Avrupa genelinde yine pembe dizi kıvamında transfer hikayeleri dönüyor. Öte yanda gerçekleşmek üzere olan veya gerçekleşmiş öyle transferler var ki; insanın önce dili tutuluyor, sonra da "neden?" diye sormadan edemiyor.

Falcao mesela... Birçok insanın tek başına Atletico Madrid'i izleme sebebiydi son iki sezonda. Tarihi olan veya tarihi "kısa" olup bir şekilde kendini bugünün futbol dünyasında kanıtlamış olan bir kulübe neden imza atmaz bu adam? Akla gelen ilk cevap elbette ki çok basit: para... Monaco açısından bakıldığında ise her şeyden önce bir projenin büyüklüğünü dünyaya duyuran ve bunun devamını kolaylaştıracak parlak bir vitrin... Peki Falcao tek başına bu projeyi başarıya taşıyan adam olabilir mi? Attığı gollerle Monaco'yu Ligue 1 şampiyonluğuna ve birkaç sezon içinde Avrupa'nın zirvesine taşıyabilir mi? Elbette ki zor. En azından bundan önceki Robinho, Eto'o ve Hulk gibi benzer örneklerde bu tarz bir sonuç göremedik. Mantık olarak Falcao'ya çok benzer bir transfere imza atan Cavani'de de görmemiz pek olası değil.


İşin dramatik yanı, en azından birkaç sezon önce örneğin Manchester City formda bir Kaka'yı isterken futbolseverlerin inanacağı bir nokta halen vardı. "Bu adam tek başına olmasa bile ağırlığıyla bu takıma birkaç basamak atlatır mı?" sorusunu sorardı herkes. Belki Kaka ve o dönem onun gibileri de paranın yanı sıra bu ivme içindeki rolünü düşünüyordu karar verirken. Fakat bugünün futbol dünyasında bunun kolay olmadığı, köklü geçmişe sahip kulüpler varken salt para ve biraz yönetim vizyonunun yeterli olmadığı görülüyor.

Sergio Agüero'nun Manchester City'de kaldığı süre boyunca Şampiyonlar Ligi'ni kazanabileceğine kaç kişi inanıyor? Veya son kahramanlarımız Falcao ve Cavani'nin? Bu kalibredeki adamların kariyerine Şampiyonlar Ligi kupası yakışmaz mı? Hulk gibi bir adam yeteneğine ihanet etmiyor mu ya da? Bana göre oynadıkları kulüpte süs bebeği olmaktan o kadar da ileri gitmiyorlar. Her ne kadar bugün bu isimlerin yeteneğine hayranlıkla baksak da büyük ihtimal emekli olduklarında kimse kariyerlerine büyük saygı duymayacak malesef.

7 Haziran 2013

Liverpool 2014: Daha Kötüsü Olamazdı


Önümüzdeki sezon Liverpool'u deplasmanda bu forma ile izleyeceğiz. Her kim seçtiyse biraz değişiklik yapası gelmiş belli ki ama olmamış, ne diyelim!

Sadelik candır...

26 Mayıs 2013

Nihayet Robben


2010 Şampiyonlar Ligi finali ile başlayan bir uğursuzluk Robben'inki. Final maçlarında bir türlü yüzünü güldürmeyen cinsten hani... 2010 Mayıs'ında Mourinho'nun Inter'i Bernabeu'da kupadan uzak tutmuştu onu. O günden bir buçuk ay sonra bu kez Hollanda forması ile dünya kupası finalinde kaybetti Robben. Geçen sezon ise tam bu kez olacak derken Chelsea bozdu planları. Bu kez belki de en istemeyeceği rakip Dortmund'tu finalde. Ama şeytanın bacağını nihayet kırdı Robben. Dün geceki oyunuyla hak etti de.

Fotoğraf Marca'dan bu arada.

25 Mayıs 2013

Der Klassiker


Akşamki Şampiyonlar Ligi finali için Cola Zero'nun hazırladığı reklam... Aynı zamanda da Bundesliga'nın 50. yılı anısına...

3 Mayıs 2013

Bayern Münih Ateşi



Son iki yılı Borussia Dortmund’un gölgesi altında geçiren Bayern Münih’in kupasız üçüncü bir sezonu geride bırakmasını kimse beklemezdi.Nitekim rüya gibi bir sezon yaşayan Bavyera ekibinin dönüşü şimşek misali oldu. Öyle ki, Guardiola’nın takımı bu seviyeden daha ne kadar yukarı taşıyabileceği tartışılır oldu. Yine de bu parlak dönem, Bayern’in kalıcı yönetimsel başarısının görünen küçük bir kısmı.

Süreklilik taşıyan ve uzun vadeli herhangi bir başarının arkasında mutlaka yönetim kabiliyeti yatar. İşin sırrı bazen Alex Ferguson gibi tek kişilik bir ilham kaynağında yatarken, kimi zaman da Shankly ile başlayıp Dalglish’e kadar uzanan Liverpool’daki ortak akıldan doğan ekip ruhuna dayanır. Alman futbolu denince tartışmasız akla ilk gelen unsur olan Bayern Münih’in devamlı başarısı, bu ikisinden çok daha fazlasından ileri geliyor. Zira yönetim şeklinden finansal yapısına, yönetici profilinden rekabet anlayışına dek Bayern artık tam anlamıyla örnek bir kulüp niteliğinde. Böylesine sağlam bir zemin kuruluyken teknik kadro oluşturmak sadece bir detay niteliği taşıyor. Hatta önümüzdeki sezon Guardiola gibi güçlü bir orkestra şefinin bu ekibe sahada liderlik edecek olması, zinciri tamamlamaktan ziyade onun en uçtaki halkasını güçlendirme görevi taşıyor.

Yönetim tarzı
Alman futboluna son dönemde ivme kazandıran en büyük iki unsur altyapı devrimi ve kulüplerin düzgün idare edilmeye adeta zorlanmasıydı. Bundesliga’nın diğer Avrupa liglerinden ayrıldığı bu düzlemde Bayern Münih yönetim şekli ile bambaşka bir boyutta duruyor. Pep Guardiola gibi el üstünde tutulan bir teknik adamın diğer prestijli kulüpleri elinin tersiyle itip Bayern’i tercih etmesinin altında da tam olarak bu yatıyor. Başkan Uli Hoeness’e göre Guardiola’yı Allianz Arena’ya getiren üç ana sebep var ve aslında bunlar Bayern’in güçlü yönetim tarzı hakkında önemli ipuçları veriyor.

Başarının mimarının yüzü her daim gülüyor

Öncelikle kulüp, binlerce taraftarın ucuz fiyata maç izleyebilmesi adına büyük sponsorluk anlaşmalarına imza atmayı ilke ediniyor. Hoeness 30 yıldan uzun süre önce kulüp yönetimine adım attığında toplam cironun yüzde 85’i gişe gelirleriyle sağlanıyordu. Deloitte’un son açıklanan Para Ligi raporuna göre ise bugün bu oran yüzde 23 seviyesinde. Nitekim sadece 15 € ödeyerek Allianz Arena’da Bayern’i izlemek mümkün. Futbolun her daim ulaşılabilir olması gerektiğini savunan Hoeness’e göre bu fiyat seviyesi, taraftarın müşteri gibi hissetmesini de engelleyen bir durum.

İkincil olarak Bayern, Borussia Dortmund’un finansal kriz yıllarında ezeli rakibine borç para verebilecek kadar rekabetin önemine inanan bir ekip. Yaklaşık 10 yıl önce Dortmund iflasın eşiğindeydi ve futbolcuların maaşlarını bile ödeyemiyordu. Kulübün idarî direktörü Michael Meier’in Münih’e gelişi Hoeness’i de şaşırtmıştı. “Sizden 2 milyon € borç istemekten başka çarem yok. Hiçbir garantim de yok, sadece sözüme güvenebilrsin” diyordu Meier. Hoeness ise cevap için çok beklemedi. “Dortmund tarihi olan bir kulüp ve Bundesliga onlar olmadan zayıflar. Paramızı geri alacağımıza da inanıyoruz” diye cevap verdi. Bugün Bundesliga’nın daha yakın takip edilen bir lig olmasını, Dortmund’un yükselişinin Bayern’i de tetiklemesini ve bu ikilinin Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale yükselmesini 10 yıl önceki bu karşılıklı güvene bağlamak mümkün.

Guardiola önümüzdeki sene bu pozu verebilecek mi?

Hoeness’e göre Guardiola’yı Münih’e getiren üçüncü ve belki de en önemli sebep, kulübün büyük çoğunluğunun taraftarlara ait olması ve yine futbol adamları tarafından yönetilmesi. Bayern’in yüzde 18,2’lik hissesi eşit olarak Adidas ve Audi’ye aitken geri kalanın tamamı kulübün elinde. Ayrıca Hoeness’in yanı sıra Karl Heinz Rummenigge ve Matthias Sammer gibi futbolun içinden gelenlerinyönetimde bulunmasının önemi çok büyük. Böylece bu kişiler takımın dilinden kolayca anlayabilirken, önemli kararlar alırken teknik direktörle birlikte yapıcı tartışmalara girebiliyor. Son olarak Hoeness ve ekibinin futbolcuyken de bolca kupa kazanmış olması, Bayern’in daha tutarlı adımlar atmasını sağlıyor.

“Ben tam 20 kupa kazandım. 21.yi kazanmak için etrafa büyük paralar saçmam. Fakat hiçbir şey kazanmamış biri acilen kupa ister ve bu baskıyla yanlış kararlar alabilir.”Hoeness’in bu sözleri, 2000’li yıllarda Avrupa’yı saran Rus, Arap ve Amerikan sermayesine ciddi bir ders verir gibi…

Hoeness, Sammer ve Guardiola
Futbolun içinden gelen adamların uyumlu çalışması sonucu Bayern Münih’in başarısı uzun vadeli ve sürekli olabiliyor. Öyle ki, bu sezon takımın başında Heynckess yerine Guardiola olsaydı bile başarının mimarı olarak Hoeness’ten daha yukarıda yer alamazdı. Dolayısyla Katalan teknik adamın sırası gelene kadar Uli Hoeness ve Matthias Sammer’in kulüpteki önemini anlamakta fayda var.

Mükemmel üçlü: Hoeness, Sammer ve Rummenigge

Bayern’deki tüm idarî işlerden genel anlamda sorumlu kişi olarak Hoeness, sportif başarının mutlaka sağlam bir ekonomik temele oturtulmasını savunuyor. Elbette bu fikre sahip birinin 50 – 60 milyon € zarar ederek Şampiyonlar Ligi’ni kazanmayı eğlenceli bulmaması da çok doğal. Ne var ki Avrupa’nın diğer birçok devi tam olarak bu haldeyken Bayern’in düzgün yönetim örgüsünün bir anlamda cezalandırıldığını düşünüyor Hoeness. İşte bu noktada Finansal Fair Play kuralları doğrultusunda Malaga’nın aldığı Avrupa’dan men cezası ona göre iyi bir başlangıç. Fakat Manchester City, Chelsea ve Paris St. Germain gibi büyük zararlar yazan veya borç içindeki dev ekiplere günü geldiğinde yaptırım uygulanmaması şüphesiz ki Hoeness’in kaşlarını çatmaya yeter. Bunun yanı sıra bir Bundesliga kulübünün ve özellikle de Bayern’in yatırımcıların eline geçmesini engelleyen “50+1” kuralının da en büyük savunucusu Hoeness’ten başkası değil.

Bu sezonki fırtınanın baş mimarlarından sayılamasa bile, geçen yaz sportif direktör olarak Bayern’e imza atan Matthias Sammer de yakın gelecekte önemli katkı sağlayacağa benziyor. O da tıpkı Hoeness gibi futbolculuk geçmişinde birçok kupaya sahip ve yeni görevinde başarılı olmak için gerekli azmi ve karakteritaşıyabiliyor. Ayrıca Sammer, selefi Nerlinger gibi Hoeness’in gölgesinde kalmaktan ziyade kendi tarzını ortaya koyabilecek bir kişilik, ki yıllar önce göreve başladığında Hoeness de bu çizgide ilerlemişti. En önemlisi; Bayern’e gelmeden önce Sammer 5 yıl boyunca Alman Futbol Federasyonu bünyesinde 11 -18 yaş arasındaki yetenekleri geliştirmeye yoğunlaşmış ve spor bilimindeki son gelişmeleri bu eğitim sistemine entegre etmeye çalışmıştı. Alman futbolundaki gençlik devrimine ivme kazandıran bu geçmişi, Sammer’e Bayern’de teknik kadro ve keşif ekibini idare etmenin yanı sıra altyapı sorumluluğunu da getirmiş oldu.

Almanya'daki gençlik aşısında Sammer'in rolü çok büyük

Bavyera ekibindeki uzun vadeli planlara bir virgül koyup kısa vadeye bakacak olursak Guardiola’nın zinciri güçlendiren mükemmel bir halka olduğu söylenebilir. Yine de bu anlaşmanın bile riskleri hiç yok değil. Guardiola Barcelona’nın başına geçtiğinde takım son iki sezonu kupasız geçirmişti ve tekrar çıkışa geçmek adına her türlü denemeyi yapma fırsatı vardı. Nitekim kısa sürede zirveye çıkıp üç sezon orada tutunsa da Guardiola’yı Nou Camp’tan ayıran ve hatta futbola bir sezon ara vermeye zorlayan sebep, zirvede kalma çabasının tarifsiz yıpratıcılığıydı. Eğer Bayern sezonu Şampiyonlar Ligi şampiyonu olarak tamamlarsa, Guardiola tekrar kendini zirvede kalma psikolojisinde hissedebilir. Yine de Hoeness ve Sammer gibi tecrübeli futbol adamlarının da benzer yollardan geçtiğini düşünürsek bu ihtimalin Bayern için önemli bir sorun yaratmayacağını görebiliriz.

Finansal durum
Bayern Münih’in sürekli sportif başarısı ile sağlıklı finansal yapısı birbirini besleyen verimli bir döngü niteliğinde. Geçtiğimiz Kasım ayında açıklanan resmî rakamlara göre kulüp, tüm Avrupa’nın ekonomik krizle boğuştuğu bir dönemde tarihinin en yüksek gelir seviyesine ulaştı. 370 milyon €’luk cirosu Bayern’i Deloitte Para Ligi’nin dördüncü sırasında tutarken, 11 milyon €’luk net kâr ise kulübün tam 20 sezon üst üste para kazandığını belgeledi. Öte yandan Bayern’in Javi Martinez uğruna 40 milyon €’yu hiç kredi kullanmadan, tamamen kendi hesabından çekip verebilmesi de kulübün nakit seviyesi hakkında söze gerek bırakmıyor. Öyle ki, Bayern’in Dortmund haricinde Hertha Berlin, St Pauli, Hansa Rostock ve 1860 Münih’e bile zor zamanında borç para vermişliği var. Hoeness bu başarının sırrını gerek transfer, gerekse futbolcu maaşları konusunda yeri geldiğinde “hayır” diyebilmeye bağlıyor.

Sponsorların lokomotif olduğu Bayern finansalları parmak ısırtıyor

Bayern’in sponsorluk anlaşmalarındaki başarısı artık her kesim tarafından bilinen bir gerçek. Sadece 202 milyon €’luk ticarî gelirleri hesaba katılsa bile Deloitte Para Ligi’nin 10. sırasında kendine yer bulabiliyor. İşte bu güç, kulübün taraftarlarına İngiltere’dekilere nazaran yarı fiyatına maç izleme imkânı sunuyor. Örneğin bir Bayern taraftarı en fazla 800 € ödeyerek sezonluk bilet sahibi olabilirken, Arsenal taraftarı için bu rakam 1.300 € seviyesinden başlıyor. Fakat Bayern’in Para Ligi’nde önünde yer alan üç rakibi Real Madrid, Barcelona ve Manchester United’tan en büyük eksiği bundan ziyade TV yayın gelirlerinde yatıyor. Zira Bundesliga’nın bugünkü yayın anlaşmasının değeri, Avrupa’nın beş büyük ligi arasında kendine ancak son sırada yer bulabiliyor.

Masraf kalemlerine bakıldığında da Bayern’in sağlıklı finansal yapısının izlerini görmek mümkün. Futbolcu maaşlarının toplam gelire oranı sadece %50’lerde dolaşıyor, ki Finansal Fair Play kurallarının kulüplere tavsiye ettiği seviye %70. Özellikle de altyapıdan yetişenler olmak üzere aslında birçok Bayern oyuncusu nispeten düşük ücretle oynamayı kabul ediyor. Zira bu formayı giyen bir oyuncu imzayı attığı anda herhangi bir kupanın ucundan tutuyor demektir. Öte yandan kulüp Robben ve Ribery gibi yıldızları kolayca ikna edebilirken, Javi Martinez’i Barcelona’nın elinden kapabilecek güce de sahip.

Bayern'i uçuran kanatlar: Robben & Ribery

Ucuz maç biletleri, futbol tecrübesine sahip âkil yöneticiler ve olgun bir rekabet anlayışı... Tüm bunlar bir araya geldiğinde sportif başarıyı ekonomik güçle kalıcı olarak birleştirebilen bir kulüp ortaya çıkıyor. Hoeness, Sammer ve Guardiola’nın oluşturacağı ortak irade şimdiden Bayern’in önümüzdeki dönemlerine dair heyecan yaratıyor. Özellikle Finansal Fair Play yaptırımlarını dört gözle bekleyen Bayern, bu sayede Avrupa’nın zirvesini belki de geçmişinde hiç olmadığı kadar gözüne kestirebiliyor.

Not: TamSaha dergisinin Mayıs '13 sayısında yayımlanmıştır.

28 Nisan 2013

Almanlar ve Transfer Piyasası


Bayern ve Dortmund geçen hafta İspanyollar'ı dağıttıktan sonra İngiliz basını ateşler içinde yazılar üretmeye başladı. Doğal bir durum zira UEFA katsayı sıralamasında İspanya'ya zaten geçilmiş olan İngiltere, Almanlar'ın nefesini ensesinde hisseder oldu. Yeni Alman futbol düzenine methiyeler, para babalarının olmayışına imrenmeler, güç dengesinin Almanya'ya geçtiğini yazmalar vs... Doğruluk payı kuşkusuz çok ama klasik İngiliz abartısı da yok değil. En azından tüm bunlar iki maçla olacak bir devrim değil. Arkasında 10 yıla yakın bir hikaye var ve bahsedildiği gibi güç dengesinin artık Almanya'nın lehinde olması için aynı tutarlılıkla bir o kadar zamana daha ihtiyaç var. Gerek sportif, gerek altyapısal, gerekse de ekonomik anlamda...

Bunun olması hiç de imkansız değil. Bugüne bakmak gerekirse; Bayern ve Dortmund'un bu denli Avrupa futbolunun zirvesine çıkması, mutlaka transfer piyasasını sallayacak. Hatta bu durum, geçen yaz Kagawa'nın Man. United'a ve Nuri'nin R. Madrid'e transferinin ardından Götze'nin de Bayern'e imza atmasıyla başladı bile. Dortmund'un diğer yıldızı Lewandowski'nin de bir ayağı Man. United'ta gibi artık. Hummels ise Barcelona'nın bu yaz Neymar'dan sonraki en önemli hedefi. Tabi adamlar öyle sağlam bir ekonomik temelde ve öyle büyük bir potansiyelin üzerinde oturuyor ki, yuvadan kim uçsa yerine alternatifi rahatça geliyor. Marco Reus'un 17 milyon €'ya kolayca ikna edilebilmesi ve İlkay Gündoğan'ın bu sezon basamak atlayarak Nuri'yi hiç aratmaması bunun en güncel örneği. Kısacası Dortmund, başında Jurgen Klopp varken bu kayıpları telafi edecek güce sahip. Yeter ki kan kaybı çok hızlı olmasın...


Bayern ise yıllardır Almanya'da hangi rakip güçlense onun en iyi oyuncusunu kapmakla ünlü! Götze ve Lewandowski'ye böylesine hamleler yapmalarının altında yatan da bu. Fakat Lewandowski'yi United'a kaptıracaklarını anlayınca Luiz Suarez'e yöneldiler şimdi de. Hatta geçen yaz Reus'u da istemişlerdi ama Dortmund önce davrandı ve kârlı çıktı. Yine de Bayern'in atakları bitecek gibi görünmüyor.

Barcelona ve Real Madrid her daim transfer piyasasında güçlüydü ve öyle de olacak. Hatta R. Madrid bir başka Alman Schalke'li Draxler'in peşinde diye yazıldı bir ara. Premier Lig ekipleri ise Finansal Fair Play korkusuyla eskisi kadar rahat hareket edip bol keseden harcayamayacak. Aynı şekilde Fransa'yı temsilen PSG de... Yine de İngilizler zaten güçlü olan yayın gelirlerini muazzam seviyede artırarak ekonomik engellerin de üstesinden gelir ve piyasaya hızla geri döner gibi duruyor. Alman ekipleri ise böyle devam ettiği sürece hem transfer piyasasında hem de sportif anlamda yarışta kalır. Bayern tok alıcı ve bir yandan yetiştirici rolüne devam ederken, Dortmund da yetiştirici ve artık tok satıcı özelliğinin yanına alıcı rolünü de ekleyebilir. Fakat diğer Bundesliga ekipleri bu ikiliye ayak uyduramadığı sürece La Liga'daki gibi iki atlı bir yarışın oluşma tehlikesi de yok değil.

24 Nisan 2013

Bayern Fırtınası


Bayern Münih hakkında dolu dizgin cümleler kurabilmek için dünkü maçı beklemeye gerek yoktu. Sezonun başından beri dün akşamın sinyallerini veren, ortalarından beri de oyun tarzını mükemelleştiren bir takım görünümündeydi Bayern. Ayrıca ikinci turdaki ilk Arsenal maçından beri de Şampiyonlar Ligi'nin çok net favorisiydi benim için.

Dünkü maçı Barcelona devrinin sonu olarak nitelendirmek mümkün müdür peki? Gayet söylenebilir. Futbol 19. yüzyılın ortalarından beri oynanıyor ve 20. yüzyılın başlarından bu yana sürekli yeni akımlar doğuyor. Oyunu her daim takip edilir kılan şey ise bu akımları nötrleyen kontra-akımların da bir süre sonra mutlaka türemesi. Total futbol diye bir tarz icatt edilir, bunu Catenaccio alt etmeye başlar, sonrasında İngilizler oyuna tekrar damga vurur, onları da Sacchi'nin Milan'ı sonlandırır vs... Bu listeyi çok daha uzatmak mümkün.


Barcelona'da Guardiola devam etseydi bile 2009'da zirveye çıkan ve 2011'de bu zirveye birkaç tuğla eklenerek onu daha da yükselten ekolün geri dönmesi imkansızdı. Bunun sebebini ister aynı ekibin aynı uyumu bir noktadan sonra devam ettirememesinde arayın, ister diğer takımların zamanla bir panzehir bulmasında... Futbolun kendi dinamikleri bu iki ana madde çerçevesinde bir ana akımın uzun süre devam etmesini bir şekilde engelliyor. Bugün çıkış yolu arayan İtalyan futbounun 3'lü defansı tekrar moda haline getirmesi de buna benzer bir açılım.

Bayern'in Guardiola ile anlaşmasının altında kesinliklte müthiş bir mantık yatıyor. Zira Barcelona'nınkine benzer, ama ondan çok daha hızlı, direk ve fiziksel üstünlük içeren bir tarz bu. Dün sadece %38'lik bir topa sahip olma oranıyla Barça'ya 4 gol atmasının altında da bu üçünün müthiş birleşimi yatıyor.

Guardiola'nın Barcelona'dan ayrılma sebeplerinden en büyüğü; taktik anlayışın bir yerden sonra evrilmesinin zorlaşması ve rakiplere çözüm üretme şansı bırakmadan ufak değişimlere gitmenin iyice imkansızlaşmasıydı. İşin kötüsü, bu sezonki Bayern o kadar mükemmel ki Guardiola'nın bu çıtayı daha nerelere sürükleyebileceği tartışma konusu. Ve şahsen çok merak ettiğim, Bundesliga'yı yıldan yıla daha yakın takip etmemi sağlayan ve bunu artıracak olan bir nokta..

Bu arada TamSaha'nın Mayıs sayısında Bayern analizini detaylarıyla bulacaksınız, zamanlama mükemmel oldu!

7 Nisan 2013

Arsenal: Kupasız 8 Yıl



Arsenal’in başında 17. sezonunu geçiren Arsene Wenger, bu sürenin ikinci yarısını sadece tek bir kupa ile kapatmak üzere. Kulübün idare ediliş biçimi ve finansal yapısı her daim takdir toplasa bile, elde tutulamayan oyuncular ve sürekli değişen kadro dengesi sonucu takım sportif başarıya hasret durumda.

2005 Mayıs’ında Bergkamp, Ljungberg, Vieira, Ashley Cole ve Pires’li kadrosuyla Manchester United’ı deviren Arsenal, Federasyon Kupası’nı evine götürüyordu. Bir önceki sezonu nağmalup şampiyon kapatan efsane ekip hala rakiplerine korku salıyordu. Fakat o akşamın ardından kulüp müzesine başka hiçbir kupanın giremeyeceğini kimse tahmin bile edemezdi. O günden sonra lig ikinciliğini bile tadamayan Londra ekibi Federasyon Kupası’nda bir daha final göremezken, 2011’deki Lig Kupası finali de Birmingham’a kaybedildi. Bu süreçte Wenger’in ekibinin belki de en büyük başarısı, 2006 Şampiyonlar Ligi finalinde Barcelona’nın karşısına çıkmak oldu.

Kupasız dönemin en büyük başarısı

Wenger döneminde hiçbir sezonu Arsenal’in üzerinde bitiremeyen ezeli rakip Tottenham bile uzun süre sonra bunu başarmaya oldukça yakın. Üstelik Gareth Bale gibi Arsenal’in yıllardır özlemini çektiği bir dünya yıldızına sahipler ve Avrupa’da yola devam ediyorlar. Wenger’in takımı neredeyse her sezon bir süre hayal kırıklığı yaratırken, birkaç hafta boyunca da sonraki sezona dair büyük umutlar vaad ediyor. Peki bir türlü beklenen patlamayı yapamayan Topçular’ın sorunu ne?

Vadesi dolanlar
Arsene Wenger’in taktik anlayışı veya oyun tarzı herkes tarafından sevilmeyebilir. Fakat Fransız teknik adamın en saygın özelliği, tüm bunların ötesinde radikal düşünebilmesi ve tam bir futbol filozofu olması. Wenger’in fikir havuzundaki önemli unsurlardan biri de, belli yaş olgunluğuna erişmiş bir oyuncuya değerinden fazla tranfer bedeli verildiğinde onu satmak. Bu savın dışına çıkan ve emekli olana kadar Arsenal’de kalan yegâne büyük yetenek belki de Dennis Bergkamp. Zira Hollandalı yıldız kulübe geldiğinde zaten 26 yaşındaydı ve Arsenal kupalar kazanırken o da 30’larında zirveyi görmüştü.

Ne var ki her oyuncunun gelişim ivmesi Bergkamp gibi sabit olamazdı. Wenger döneminin en önemli isimlerinden biri olan Patrick Vieira, 2005 Federasyon Kupası zaferinden bir ay sonra 29. yaş gününü kutluyordu. Takımda Gilberto Silva, Fabregas ve Flamini de varken Juventus'un Vieira uğruna 20 milyon €’yu gözden çıkarması bulunmaz bir fırsattı. Nitekim Wenger teklifi kabul etti. Takımın o sezon Şampiyonlar Ligi’nde finale yükselmesi Vieira’nın boşluğunu gölgeledi ancak ayrılıklar artarak devam edecekti.

O eski yenilmezlerden kim kaldı?

Ertesi sezon Robert Pires ve Sol Campbell bedelsiz gönderilirken Bergkamp futbola veda ediyordu. Bu isimlerin yaşıyla birlikte form zirvesi çoktan törpülenmişti fakat Ashley Cole’un Chelsea’ye kaptırılışı çatlak sesleri beraberinde getirdi. Üstelik bu oyuncuların yerine alınan Denilson, Diaby, Alex Song, Walcott ve Adebayor gibileri henüz çok gençti ve Wenger’in eşsiz öğretmenliği altında olgunlaşmaları biraz zaman alacaktı. 2007 yazında Wenger’in 30 yaş kuralına Henry ve Ljungberg gibi efsane isimler de takıldı. Bu hamle, Wenger’in stratejisinde artık değişime sebep olacaktı.

Arka kapıdan kaçanlar
Kupasız dördüncü sezon geride kalırken, yetişen gençlerin efsanevî “Yenilmezler” kadrosunun yerini yeterince dolduramadığı açıktı. Takım kimi dönem ortaya koyduğu oyunla umut ateşini alevlendirse de bu gidişat hiçbir zaman sürekli olmuyordu. Aynı zamanda yeni Emirates Stadı’na taşınan Arsenal, bu hamlenin finansal yükünü transfer pazarında çekingen davranarak ödüyordu. Fakat Wenger’in potansiyeline kavuşturduğu yetenekler artık bir yandan da kupa ister haldeydi. Bu düşünceyle Ashley Cole’un ardından arka kapıdan kaçan isim Flamini oldu. Nitekim aynı yaz Wenger, Arshavin ve Nasri için 32 milyon € saymak durumunda kaldı.

Tutulamayanlar!

Takım bir sezonu daha eli boş kapatırken taraftarlar ve genç oyuncular iyice sabırsızlanıyordu. Ümit vaad eden güzel bir futbol oynamak kimseye yetmiyordu. Üstelik artık petrol zenginleri de Premier Lig’i iyice sarmıştı ve Wenger’in belli olgunluğa getirdiği birçok oyuncu, başarıyı başka adreslerde arama hevesine girmişti. Kolo Toure ve Adebayor’un Manchester City’ye gidişi bu akımı hızlandıran bir hamle oldu. Clichy, Nasri ve Fabregas da aynı düşünceyle kulüpten ayrılınca Wenger’in kurmak istediği oyun felsefesi bir kez daha kan kaybına uğruyordu. Tam bu felsefenin tohumları yeniden atılacakken bu kez Alex Song ve Van Persie yuvadan uçuyordu. Arsenal, artık futbolcu gözünde başarı getiren bir kulüpten ziyade bu yolda sadece bir basamak gibiydi.

Kadrodaki alışılagelen dengesizliğin kilit sebeplerinden biri de yardımcı başkan David Dein’in 2007 Nisan’ındanki beklenmedik vedası oldu. Arsenal’in anlayış değiştirerek teknik ve hıza dayalı bir oyuna sahip olması gerektiğini düşünen Dein, 1996’da Japonya’da görev yapan tanınmamış Wenger’i bu atılım doğrultusunda Arsenal’e getirmek için kulüp yönetimini zorlukla ikna etti. Ayrıca geniş çevrelere yayılan etkili bağlantıları sayesinde transferler ve kontrat pazarlıklarıyla başarılı biçimde ilgilenerek 11 yıl boyunca Wenger’le mükemmel şekilde işbirliği yaptı. Bergkamp, Vieira, Petit, Henry, Overmars, Pires, Suker, Campbell, Toure, Fabregas ve Robin Persie gibilerinin imzasındaki baş aktör David Dein’den başkası değildi. Ayrıca onun döneminde hiçbir önemli futbolcu, bugünkünün aksine yeni anlaşma için kontratının son bir yılına girene kadar bekletilmedi. Dein görevinden ayrıldıktan sonra bu tutarlı anlayış yara alırken Wenger de önemli bir fikir arkadaşını kaybetti.

Dein öncesi ve sonrası Wenger için ak ve kara gibi

Değişen kadro yapısı
30’una merdiven dayamış önemli oyuncusunu iyi paraya elden çıkarmak ve yerine genç bir yeteneği parlatmak, Wenger’in sıklıkla işe yarayan iki temel dayanağını oluşturuyor. Fakat son yıllarda takım iyiden iyiye bir sıçrama tahtasına dönüştükçe bu stratejilerin yan etkileri Arsenal’i bir kat daha hasta edebiliyor. Öncelikle Tony Adams ve Dennis Bergkamp haricinde hiçbir Arsenal efsanesi kariyerini kulüpte tamamlamadı. Campbell, Vieira ve Henry’nin sırayla ayrılışı Arsenal’de kazanma arzusu eksikliğine yol açtı ve gençlere kulüp kültürünü aşılayabilecek bir bayrak adam kalmadı. Bu görevi devralan Fabregas ve Van Persie gibi etkili isimlerin bile en nihayetinde gitmek istemesi, Arsenal’de uzun vadeli bir liderlik ve bağlılık krizinin göstergesi.

Wenger’in ikinci dayanağı olan genç oyuncu yetiştirme stratejisine saygı duymamak elde değil fakat bunun eksiksiz işlediğini söylemek zor. Birçok sıradan oyuncunun Fransız teknik adamın elinde parladığı ve sayısız genç yeteneğin birer dünya yıldızına dönüştüğü bir gerçek. Ne var ki son dönemde kilit isimlerin takımdan ayrılışı o kadar hızlandı ki, onların yerine geçmek için çalışan gençler henüz yeterince hazır olamadan görev almak zorunda kaldı. Bu da takımdaki tecrübe eksikliğini derinleştirirken gençleri baskı altında bıraktı.

Kalan sağlar bizimdir!

2011 Şubat’ında Şampiyonlar Ligi 2. turunda Barcelona ile karşılaşacak olan Arsenal’in en önemli kozlarından biri 19 yaşındaki Jack Wilshere’di. Wenger, taraftar ve basın ona çok güveniyordu fakat Guardiola’nın düşüncesi farklıydı. “Barcelona B takımında Wilshere gibi birçok oyuncum var” diyerek aslında durumu çok güzel özetliyordu Katalan teknik adam. Wilshere bugün çok daha önemli bir oyuncuya dönüştü fakat Arsenal’de zamansız görev alan oyuncuların en belirgin örneği; Nasri, Fabregas ve Eboue’nin ani ayrılışından sonra geçen sezon başlangıcında görüldü. Bir yandan şanssız sakatlıklar da gelince Wenger lig maçlarında Jenkinson, Frimpong, Miquel, Lansbury, Chamberlain, Coquelin gibi henüz pişmemiş isimlere görev vermek sozunda kaldı. 3. haftadaki 8-2’lik Manchester United yenilgisi ise Arteta, Mertesacker ve Andre Santos’un apar topar transfer edilmesiyle sonuçlandı.

Etkili oyuncularını elinde tut(a)mayan ve genç yeteneklerine erkenden ağır sorumluluk yükleyen Wenger, öte yandan bazı verimsiz futbolcuların üzerinde fazla ısrar etmekle de suçlanır olmuştu. David Dein’in ayrılışının yanı sıra yeni stadyuma geçiş maliyetleri sonucu transfer pazarında pasif kalışı Wenger’i elindekileri geliştirip onlarla yetinmeye zorluyordu. Fakat Denilson, Vela, Diaby, Bendtner, Squillaci, Chamakh ve Djorou gibi isimler Wenger’in yoğun emeklerine bir türlü beklenen cevabı tam olarak veremedi. Nitekim taraftarın Wenger üzerinde oluşturduğu kaliteli oyuncu transfer etme baskısı zirveye ulaştı.

Para var, huzur yok
Tek kupa kazanmadan 8. sezonunu geride bırakmaya hazırlanan Arsenal’de 2012 yılının ikinci yarısına dair finansal rakamlar geçtiğimiz Şubat ayında açıklandı. Siyahlar içindeki sportif durumun aksine pembe bir tablo ortaya çıkaran rapor, Finansal Fair Play öncesi kulübü rakiplerinden öne çıkarsa da taraftarları neden hala transfer harcaması yapılmadığını daha fazla sorgulamaya itiyor.

Taraftar mutluluğun formülünü bulmuş gibi!

Öncelikle sıfıra yakın kısa vadeli borcun yanında 123 milyon £’luk nakit para bulunması, Arsenal’in sağlıklı finansal yapısının önemli bir göstergesi. Ayrıca zarar yazan birçok Premier Lig ekibinin aksine Arsenal aynı süreçte 18 milyon £ kâr etmeyi başardı. Bu noktadaki en büyük payın Van Persie ve Song’un satışından elde edilen 42 milyon £ olduğunu da belirtmek gerek. Son yıllardaki transferler sonucu oyuncu ve personel ücretleri ciddi artış gösterse bile Emirates ile imzalanan 150 milyon £ değerindeki yeni sponsorluk anlaşması ve Premier Lig’in yayın gelirlerinin üç yıllığına 5,5 milyar £’a yükselmesi, Arsenal’in elini oldukça rahatlatan unsurlar.

Raporun yayımlanmasının ardından kulüp başkanı Peter Hill-Wood’un yaptığı açıklamalar, Arsenal yönetiminin temel sorunların farkında olduğunu gösterdi: “Amacımız elimizdeki en iyi oyuncuları tutmak ve takımı yeni yeteneklerle güçlendirmek. Van Persie’nin gidişi bizi üzse de Wilshere, Walcott, Gibbs, Ramsey, Chamberlain ve Jenkinson ile uzun süreli sözleşmeler imzalayarak en iyi oyuncularımızı tutma konusunda adım attık.”. Ne var ki tribünlerin aklı, bu demeçlerden ziyade kasada bekleyen 123 milyon £’a takılmış gibi görünüyor! Nitekim Daily Telegraph’ın önde gelen Arsenal taraftarlarıyla yaptığı röportajlardan bu paranın nasıl harcanabileceği konusunda ilginç sonuçlar çıkıyor. Kimisi Cristiano Ronaldo’yu transfer etmek isterken, kimi de bedeli ne olursa olsun David Dein’in geri getirilmesini öneriyor. Kendini kanıtlamış yıldız oyunculara yönelmek ve bu isimlere gerekirse daha fazla ücret ödemek, taraftar tavsiyeleri arasından öne çıkan diğer noktalar. Tony Adams tarzı lider bir savunmacı özlemi dikkat çekerken Fellaini, Luis Suarez, Mats Hummels, Mamadouo Sakho ve Falcao da arzu edilen isimlerden birkaçı.

Wilshere ve Walcott yeni yapılanmanın temelinde

2005 Federasyon Kupası, bu sezon da Emirates tribünlerinin damağındaki son zafer tadı olarak kalacak. 30’luk yıldızların maddî çıkarlar doğrultusunda elden çıkarılması ve yerine gençlerin yerleştirilmesi meyve verse bile, Arsenal kupasız kalıp petrol zenginleri ağırlık kazandıkça kadrodaki değişim tehlikeli bir hız kazandı. Özellikle David Dein’ın yokluğunda Wenger, takımının tecrübesiz ve lidersiz kalışını engelleyemedi. Başarı kuraklığına rağmen onun varlığı yine de taraftarı dizginliyor fakat bu sezon Şampiyonlar Ligi treni kaçarsa Arsenal kaynayan bir kazana dönebilir. Kulübün sağlıklı yapısı ise Finansal Fair Play yaptırımları yaklaşırken yakın geleceğe dair belki de en büyük umut.

Not: TamSaha dergisinin Nisan '13 sayısında yayımlanmıştır.

4 Nisan 2013

Yabancı Sayısına Dair..


Az önceki post'tan sonra hemen şimdi yazmayayım dedim ama duramadım. Ne zamandır adamakıllı ilgilenemedim blog'la, durduk yere patlama geldi. En az 15 yıldır futbolu yakından takip ediyorum ve bu süre içinde memlekette gündemden neredeyse hiç düşmeyen bir konu yabancı sayısı. Eminim ki 15 yılda yabancı sayısını bunca tartışana kadar altyapıyı nasıl öne çıkaracağımıza kafa yorsaydık bugünkünden 180 derece ters  bir tablo görecektik.

Yabancı sayısının kademeli olarak azalacağından bahsetti Demirören. Ligin orta sınıf takımları geçmişe nazaran çoğunlukla kaliteli yabancılar sayesinde büyüklere kafa tutmaya başlamışken yersiz bir hamle bana göre. Bir kere "sözde" bir futbol ülkesi olarak bu yabancılarla rekabet edebilen bir genç nesil yetişmiyorsak sorun asıl buradadır. Avrupa'nın önemli futbol ülkelerinden biri olduğumuzu iddia ederken yabancı sayısını kısıtlamak dar görüşlülükten başka bir şey değil. Bu görüşü savunan bir ideoloji için yerli & yabancı ayrımı olmamalı zira artık oyuncu kalitesinin de en nihayetinde serbest pazarda birbiriyle rekabet ettiğini bilmeli.


Lafa gelince herkes genç oyuncu hayranı, altyapıya önem verme taraftarı, bunun destekçisi vs... Ama gelin görün ki bir başkan çıkıp da sırf adı olan pili bitmiş yıldızları takıma kazandırınca birçok taraftarın ağzı sulanıyor, kendinden geçiyor. Yabancı sayısını kısıtlamaya çalışan Demirören'e sormak lazım: Quaresma, Simao, Ferrari, Alves, Sidnei, Bebe gibi ya pili bitmiş ya da ne idüğü belirsiz isimleri İstanbul'a getiren kimdi? Futbol bugün Quaresma'nın artistik hareketleriyle oynansaydı Yetenek Sizsiniz'e çıkan o top cambazlarını da sürerdik sahaya olur biterdi! Elbette bu transferlere çanak tutan, isimlerini duyunca ağzı sulanan ve birkaç ay önce "Yeter!" dediği Demirören'i yücelten "sözde" taraftara da hakkını (!) teslim etmek lazım burada. Fakat böyle adamları getirirsen elbette sonrasında kurtulmaya çalışırsın. Kalitelisini getirsen kendin kazanırsın, genç oyuncun da öğrenerek kazanır.

Demirören'in yerinde olsam yabancı sayısını kontrol edeceğime her kulübün altyapı düzenini ve tesis kalitesini belli bir seviyeye çekmeye çabalardım. Bu ülkede "yabancı oyuncular genç yerlilerin önünü kesiyor" diye bir durum yok. Olan şu ki; genç oyuncuları yetiştirmeyi o kadar beceremiyoruz ki ilk fırsatta yurtdışındaki kaynaklara yöneliyoruz! Ama Milli Takım başarısız olmayagörsün, suç hemen yabancıda aranıyor. Kendimizde değil...

Avrupa'da Ligler Kesinleşmişken...


Nisan ayının henüz başlarında olmamıza rağmen birçok büyük ligin zirvesinde işler kesinleşti gibi. Avrupa'nın en baba dört liginde Barcelona, M. United, Bayern Münih ve Juventus bu saatten sonra şampiyonluğu kaybederse büyük bir mucize olacak demektir, ki ne zamandır aslında hasret kalınan bir şey bu. Hatta Fransa'dan PSG'yi de benzer konumda sayabiliriz artık. Yine de bu durum, bu liglerin tadının kaçtığı manasına gelmiyor. Hala Pazartesi günkü Manchester derbisi için heyecan duyabiliyor insan. Veya mesela Premier Lig'de Şampiyonlar Ligi'ne kalma mücadelesinde Arsenal - Tottenham - Chelsea üçlüsünden hangisinin dışarıda kalacağı merak konusuyken, Newcastle ve Sunderland gibi iki ezeli rakibin pek gayet küme düşme ihtimali de ilgi çekici! Tabi ki Redknapp'in canhıraç biçimde su üstünde tutmaya çalıştığı QPR da ayrı bir takip noktası.

Serie A'yı bu sezon Napoli'nin lider bitirebilmesini isterdim ama yine olmadı. Sezon ortasında şike muhabbetleriyle uğraşmak kulübü elbette yordu. Öte yandan Milan'ın son iki ayda yakaladığı çıkış alkışa değer. Ligin ilk yarısını 7. sırada tamamlayan, Avrupa Ligi'ne gitme mücadelesinde bile zorlanan bir takımken bu noktadan sonra 3 beraberlik haricinde puan kaybetmediler.

Zirve mücadelesi bitmemiş ligler de yok değil. Hollanda ve bizim Türkiye mesela. Hollanda'da lig bitimine 6 hafta kaldı ve lider Ajax ile dördüncü Feyenoord arasında sadece 4 puan fark var! Ki Hollanda son yıllarda bu rekabeti çoğunlukla bir şekilde son haftalara kadar taşıyabiliyor. Yine de genel rekabet açısından bu sezon Süper Lig'i geçebilen (!) yok gibi. Bir ara şampiyonluk mücadelesi veren Antalyaspor bugün küme bile düşebilir. Yine Trabzon ve G. Antep gibi köklü ekipler de bu tehlikeyle karşı karşıya. Tarihinde ilk kez 70 puan barajını görememiş bir şampiyon çıkaracağız belki de. Mükemmel bir nesil mi yakaladık? Birçok takımımızın takip ettiği ortak bir ekol mu var? Almanya gibi altyapı patlamasının meyvelerini mi yiyoruz? Tamamının cevabı hayır! Bu durumun en önemli açıklayıcısı, ligin birçok takımının kaliteli yabancı oyuncuya sahip olabilmesi ve büyüklere daha rahat kafa tutabilmesi. Bu noktada hala yabancı sayısı azaltılmaya çalışılıyor, ki bu da başka bir yazının konusu olsun.

2 Mart 2013

QPR: İstikbal ya da Ölüm



Mark Hughes yönetiminde sezona felaket ötesi bir başlangıç yapan Queen’s Park Rangers, Harry Redknapp’in gelişi ve sürpriz Ocak transferleri ile ligde kalma peşinde. Yıllarca borç içinde yüzüp patronların oyuncağı olarak elden ele dolaşan kulüp, pahalı transferleri ile bir anlamda kumar oynuyor. Peki, Loftus Road tribünleri bu yatırımların meyvesini mi yiyecek, yoksa yeni bir Portsmouth faciasının tanıkları mı olacak?

Herhangi bir Premier Lig sezonuna Julio Cesar, Park Ji Sung, Esteban Granero, Fabio ve Bosingwa gibi transferlerle başlayan bir kulübün en azından orta sıralar ve üstüne oynayacağını düşünmek gayet doğal olurdu. Hele ki bu kulüp Ocak ayında kadrosunu Chris Samba ve Loic Remy gibi kalburüstü isimlerle güçlendiriyorsa hedefin Avrupa kupaları olduğu bile söylenebilirdi. Özellikle de takımı Harry Redknapp gibi tecrübeli bir teknik adam çalıştırıyorsa… Tüm bu faaliyetlerin öznesi olan QPR, bugün Premier Lig’in son sırasına demir atmış durumda. Son dönemdeki göze batan harcamaların sonucunda İngiliz medyasının aklına kısa yoldan Portsmouth vakası gelse de, QPR’ın o duruma düşmesi şimdilik kolay görünmüyor. Öte yandan ligdeki gidişat da henüz sportif anlamda ümit vermekten uzak görünüyor.

Paranın Oyuncağı
2007 yılının sonuna yaklaşırken QPR borçları yüzünden neredeyse kayyuma düşmek üzereydi. Fakat son anda devreye giren bir ortaklık kulübü bataktan kurtarıverdi. Üstelik bu ortaklıkta yer alan üç isim, açılması muhtemel para musluklarına atfen taraftarın elini kaşındıracak türdendi. Formula 1 patronlarından Flavio Briatore’nin toplam varlığı 150 milyon £’u bulurken, bu organizasyonun kurucularından Bernie Ecclestone’un kasasında 2 milyar £’a yakın para vardı. Üçüncü ortak Lakshmi Mittal ise tam 20 milyar £ ile dünyanın sayılı zenginlerindendi. Bu üçlü QPR’ın yeni sahipleri olurken, aynı zamanda borçlarını ödeyip kulübe öncelikli ihtiyaçlarını karşılaması adına nakit aktarımı da yaptı.

Uzaydan bağlanan ikili: Ecclestone & Briatore

Taraftar ve tüm futbol kamuoyunun düşüncesi, komşu kulüp Chelsea’deki evrimin zamanla QPR’da da yaşanacağı yönündeydi. Ne var ki suyun bu yönde akmayacağı kısa sürede anlaşıldı. Üçlü ortaklık kulübe büyük yatırımlar yapmayı hiç düşünmezken, Bernie Ecclestone bir açıklama yapmaktan geri kalmadı: “QPR zengin bir kulüp değil, sadece varlıklı insanların sahip olduğu bir kulüp. Kimse ortaya büyük paralar dökmemizi beklemesin.” 

Aslında Briatore, Ecclestone ve Mittal’in QPR’ı neden satın aldığı hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadı. Mittal’in yatırımı, sonraları kulübün yönetim kurulu üyesi olan futbol tutkunu damadı Amit Bhatia’ya bir jest olarak algılandı. Ecclestone ise ilk anda Briatore’nin ona bir restoran ortaklığı teklif ettiğini sanarak olayla alakasızlığını açıkça itiraf etmişti! Briatore de yatırımının nasıl gittiğini takip etmek adına sürekli kadro seçimine ve taktiklere karışıp duruyordu. Sonuç olarak bu ortaklığın sürdüğü 3,5 sezonda 6 teknik adam değişirken, 2 kez de geçici teknik adamlar göreve geliyordu. Briatore’nin türlü saçmalıkları ve tekrar kabaran borçlara rağmen QPR 2010/11 sezonunda Championship’i ilk sırada tamamlayarak Premier Lig’e yükseliyordu. O sezonun ortasında Briatore tüm hisselerini Ecclestone’a devretmişti. 2011 yazında ise Malezyalı girişimci Tony Fernandes, Ecclestone’un payını satın alarak QPR’ın en büyük hissedarı ve yeni başkanı oluyordu.

Fernandes Dönemi
Aslen bir West Ham United taraftarı olan Tony Fernandes, 2011 ortasında bu kulübün hissedarı olmayı denemişti. Ne var ki planları tutmayınca diğer bir Londralı olan QPR’ın başına geçmişti. Koltuğa oturur oturmaz yaptığı açıklamalar aslında pek yabancı değildi. Fernandes de kimsenin ondan Abramovich veya Şeyh Mansur gibi hareket etmesini beklememesini söylemişti. Kulübün tüm dış borçlarını ödemişti ve artık kendi ayakları üzerinde durabilen bir yapı kurmayı hedefliyordu. Ne Briatore gibi anlamadığı işlere karışıyor, ne de Ecclestone gibi Loftus Road’a uzaydan bağlanıyordu. Kulübün idarî işleriyle bire bir ilgilenmeye çabalarken aynı zamanda zor kararları kolayca almaktan kaçınmıyor ve Twitter hesabı üzerinden taraftarla olabildiğince bütünleşik kalmaya çalışıyordu.

Yeni başkan: Tony Fernandes

Aslında Tony Fernandes’in QPR’da ipleri eline alması, Malezyalı işadamının bugüne kadarki kariyerinde benzer dönemleri hatırlatmıyor değil. Aynı zamanda 11 yıldan uzun süredir Air Asia’nın kontrolünü elinde bulunan Fernandes bu firmanın başına geçerken herkes onun çıldırdığını düşünmüştü. Zira o güne kadar devlet kontrolünde bulunan şirketin zararları gün geçtikçe artıyordu ve 11 Eylül saldırısı sonrasında havayoluna olan talep bir hayli düşmüştü. Fakat Fernandes bu krizi kısa sürede fırsata çevirdi. Saldırılar sonrası düşen maliyetleri de değerlendirerek bir yıl içerisinde Air Asia’nın borçlarını temizledi ve onu küresel bir oyuncuya çevirdi. 2010 ve 2011 yıllarında Lotus çatısı altında Formula 1’de de faaliyet gösteren Fernandes, bu girişimi tam da organizasyon maliyetlerinin düştüğü ve yüksek bütçelerin gerçekçi kârlar ürettiği bir dönemde yaparak fırsatçılığını bir kez daha göstermişti. Aynı zamanda otelcilik ve içecek sektöründe de başarılı hamleleri olan Fernandes’in kariyerine bakınca QPR’ı bir ışık görmeden devraldığını söylemek elbette zor. Fakat herkes için olduğu kadar başarılı bir işadamı için de futbol topu en nihayetinde yuvarlak. Dolayısıyla gözden düşmüş sektörlerden fayda sağlamayı bilen Fernandes’in iş dünyasındaki başarısını futbolda görmek için biraz daha beklemesi gerekebilir.

Bir buçuk yıllık QPR döneminde tam 24 futbolcu transfer eden Tony Fernandes, bu isimlerden Samba ve Remy’ye 20 milyon £ sayınca bir anda ülkenin futbol gündemine oturuverdi. Nitekim yakın zamandaki örneklerden feyz alınarak olası bir küme düşme durumunda QPR’ın yeniden batağa sürükleneceği akıllara geldi. Ne var ki Telegraph’a verdiği röportajda bu kaygıların abartılı olduğunu gösteren somut açıklamalarda bulundu Fernandes: “Futbolda hiçbir şeyin kesinliği yok. Elbette bir kumar oynuyoruz fakat bu riskin seviyesi sanıldığı kadar yüksek değil. Yüksek harcamalar yaptık ama takımdan ayrılanların çokluğu sayesinde buna fırsatımız oldu. Remy’ye Newcastle’ın verdiği paranın aynısını teklif ettim ve onu bizim projemizin daha iyi olduğuna ikna ettim. Yine de küme düşersek ayrılma hakkı olacak. Samba ise küme düşsek bile daha az maaşla bizde kalacak. Dolayısıyla eleştiriler abartılı. Ayrıca diğer kulüpler gibi borcumuz da bulunmuyor ve ikinci bir Portsmouth olma durumumuz yok.”

Harry Redknapp, QPR'ın en büyük fırsatı

Riskler ve Fırsatlar
Harry Redknapp gibi Premier Lig deneyimi üst düzeyde olan ve oyuncularından maksimum performans elde etmeyi bilen bir teknik adam, QPR’ın kâğıt üstünde gayet kaliteli kadrosunu sezon başında devralmış olsaydı hikâye şimdikinden çok daha farklı gelişebilirdi. Fakat sezon ortasına son derece vahim skorlarla gelinince oyuncu kalitesinden ve teknik adam tecrübesinden bağımsız olarak motivasyon sorunları doğabiliyor. Fabio, Townsend ve Jenas gibi kiralık oyuncular için kendini geliştirme veya kanıtlama çabası ister istemez zayıflarken; Julio Cesar, Bosingwa, Granero, Taarabt ve Zamora gibi vitrindeki isimler olası bir küme düşme durumunda yine kalburüstü alıcılar bulabilecek olmanın rahatlığıyla konsantrasyon kaybına uğrayabilir. Bu psikolojik tehlikenin üstesinden gelebilmek adına en doğru isimlerden biri Redknapp olsa bile takımı yeniden motive etmek hiç kolay değil.

Takım sezonu son üç içerisinde bitirdiği taktirde Tony Fernandes’in planları neredeyse baştan yazılacak gibi. Premier Lig’in açtığı gelir kapılarının kapanması, birçok maliyetli oyuncuyla yolların ayrılması manasına gelecek. Yine de İngiltere’de Championship’e düşen kulüplere yapılan “paraşüt ödemeleri”, Fernandes’in yeni finansal planlarının belki de temelini oluşturacak. Nitekim Malezyalı işadamı takım küme düşse bile hayallerinden vazgeçme taraftarı değil. Hatta 18 bin kişilik Loftus Road’u bırakıp yeni bir stadyum inşa etmenin yanı sıra altyapıya ve tesislere yatırım yapma planları da hala sıcaklığını koruyor. Bu hedeflere ve Fernandes’in başarılı girişimcilik geçmişine bakıldığında QPR’ın küme düşmesinin uzun vadede aslında çok da büyük bir problem olmadığı söylenebilir.

Kümede kalma durumu ise Loftus Road’un yazgısını beklenenden daha kısa sürede değiştirebilir. Tony Fernandes ve Harry Redknapp’in kariyerlerindeki benzerlik, ilk bakışta uyumlu bir ortaklığın sinyalini veriyor. Zira her ikisi de az malzemeyle yüksek verimlilik elde edebilen ve çeşitli çözümler üretebilen başarılı kişiliklere sahip. Şu anki QPR kadrosunun hiç de azımsanmayacak bir potansiyele sahip olması, önümüzdeki sezon da Premier Lig’de devam edildiği ortamda İngiliz teknik adamın elinde oldukça etkili bir silaha dönüşebilir.

Fernandes'in QPR projesi Air Asia'ya benzeyecek mi?

Redknapp’in kariyerinin Fernandes’inkiyle en büyük benzerliklerinden biri, zor durumdaki bir ekibi kısa sürede toparlayıp iddialı konuma getirmesi. Zira Tony Fernandes’in Air Asia ile yaptığını Redknapp geçmişte küme düşme tehlikesi yaşayan veya önemli iddiası olmayan birçok kulüple başardı. 1999 yılında West Ham ile Intertoto Kupası’nı kazanması, Portsmouth ile ilk macerasında kulübü Premier Lig’e çıkarması, ikinci kez göreve gelişinde takımı kümede tutup Federasyon Kupası’nı kaldırması, perişan haldeki Tottenham’ı toparlayıp kısa sürede Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline kadar götürmesi tamamıyla beklenmedik aşamalardı. Kısacası Redknapp’in geçmişi, başına geçtiği kulüpleri kısa vadede kendine getirip uzun vadede sürpriz başarılara taşımakla dolu.

QPR, birinci ligden düştüğü son sezonun ardından buraya dönmek için 15 yıl beklemişti. Borç sarmalında geçen çalkantılı dönemde ilgisiz patronların gölgesinde Premier Lig’e dönüşü küçük çapta bir mucize olsa da, QPR Tony Fernandes yönetimindeki ilk sezonunda lige tutunmayı başardı. İkinci sezon ise kümede kalmak adına birçok yönden daha büyük bir mucizeyi gerekli kılıyor. Fernandes ve Redknapp’in paralel geçmişleri biraz daha erken kesişseydi bugün çok farklı bir film izliyor olabilirdik. Yine de bir takımın başında Redknapp varsa matematiksel olarak sonuç kesinleşene dek umudu kesmemek gerekir. Sezon sonunda kötü senaryo gerçekleştiği taktirde bile Fernandes’in planları sayesinde Loftus Road ümidini uzun vadede koruyabilir.

Not: TamSaha dergisinin Mart 2013 sayısında yayımlanmıştır.

15 Şubat 2013

2008 Moskova ~ 2013 Madrid


Ronaldo Manchester United'a o kafa golünü attığında aklıma ilk gelen şey 2008 Şampiyonlar Ligi finali olmuştu. Moskova'daki o finalde benzer golü Chelsea'ye kırmızılı formayla atmıştı Ronaldo. İki kareyi yan yana gösteren bir fotoğrafı da nihayet buldum Marca'da. Bernabeu'daki maçtan sonra Alex Ferguson'un da dediği gibi; Ronaldo'nun diz kapakları neredeyse Evra'nın kafasıyla aynı hizada. Sağdaki karede ise adamın bacakları arasından Tevez'in kafası görünüyor!..

Bu arada bu iki kare için Ronaldo'nun yakın arkadaşı Rio Ferdinand da maçın ertesi günü twitter'dan yazmış. "Moskova'daki golünden sonra kutlamak için ona doğru koşmuştum. Dün gece de koşmak istedim ama boğazlamak için!"

4 Şubat 2013

Futbolda Irkçılık Kâbusu



Anton Ferdinand, Patrice Evra, Danny Rose, Samuel Eto’o, Roberto Carlos ve son olarak Kevin Prince Boateng… Futbolda gittikçe artan, daha doğru bir deyişle göze batan ırkçılığın mağdurlarını saymaya devam edebiliriz. Güzel oyunu çirkinleştiren bu vakaların önüne geçmek adına bugüne dek çok az adım atıldı. Fakat bir gerçek var ki ırkçılık, sınırları futbolu aslında çoktan aşmış tarihî ve sosyolojik bir problem.

Sokaktaki sade vatandaşın rahatlıkla her maça gidebildiği, tribünde sınıf veya renk ayrımı olmadan alkış tuttuğu naif günler artık biraz uzakta kaldı. Eskisine nazaran cebi çok daha kabarık şahıslardan oluşan, sosyal yaşamında kendisi gibi olmayanları hor görmeyi hak gören, bir şekilde içinde birikmiş yüksek gerilimi kusmak adına tribündeki yerini alan ve azımsanmayacak nüfusa sahip bir kitle doğdu futbol dünyasında.

Günlük sıkıntılardan arınmak, onları 90 dakikalığına da olsa unutmak, bunu bir zümreye aidiyet hissiyle donatmak ve nitekim eğlenceye dönüştürmek, futbolda taraftarlık tarihinin miladından beri var olan ve bugün bile gücünden bir şey kaybetmemiş bir eğilim. Sanayi Devrimi esnasında sağlıksız ve uzun çalışma sürelerinden bunalan, ailelerini geçindirmek uğruna hayatlarını hor görülerek geçirmeye razı olan ve kendilerini temsil edecek bir topluluk arayışına giren işçilerin bir asır önce bulduğu en kestirme çıkış yolu futboldu. Nitekim savaş yıllarında zor dönemler geçiren ülkelerin milli takımları, bir rakibi yendiğinde o ülke vatandaşlarının hisleri de benzer sosyolojik yapının ürünüydü. Bu örnekleri çeşitli futbol coğrafyalarındaki darbe dönemleri, gençlik devrimleri veya dinsel tartışmalarla çeşitlendirmek mümkün.

Tribünler bir anlamda sosyal bir patlama mekanı

Her türlü toplumsal veya politik hareketin tribünler sayesinde sahaya kolayca yansıması sayesinde futbol aslında hayatın bir kopyası. Taraftarlar eskiden beri ortak bir çatı altında sıkıntılarına pansuman yapmak veya bir sosyal mesajı tribünden dünyaya haykırmak gibi eğilimlerde bulunuyor. Ancak taraftarın profili endüstriyel futbolla birlikte değişirken bu eğlimde de bazı sapmalar yaşanmaya başladı. Maddi bir sıkıntısı pek olmayan ve takımını körü körüne desteklemek adına tribüne gelen kimileri, rakibini küçük duruma düşürmek adına şiddete ve hatta ırkçılığa bile başvurur oldu. Bu noktada taraftarın rakibi hangi noktaya kadar küçük düşürebileceğine karar verebilmesi için öncelikle ırkçılık sorununu sosyal hayatında da çözebilmiş olması gerek.

Futbolda Irkçılık Tohumları
Irkçılığın köklerini insanlık tarihinin başlarına kadar sürmek mümkün olabilir. Bugüne dek sayısız evrim geçiren bu yönelim, kendi kimliğini şekillendiren son büyük dalgaya İkinci Dünya Savaşı ile kapıldı. Hitler ve Mussolini ikilisi, Almanya ve İtalya’daki iktidarlarını ırkçılığa dayalı sapkın düşüncelerle kurabildi. Aynı dönemlerde bu politikayı benimsemeseler bile Britanya ve Fransa da kolonicilik adı altında aslında örtülü ırkçılığa başvurdu. Nitekim bu iki devlet, farkına varmadan ırkçılığı geniş bir toplumsal tabanda körükledikleri için bu hastalıktan savaş sonası dönemde bile çok çekti.

Üzerinde güneşin hiç batmadığı bir imparatorluğa sahip olmakla övünen Britanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tüm kolonilerinden yoğun göç almaya başladı. Öyle ki, İngiltere’de 1945 yılında sayısı birkaç binle ifade edilen göçmen sayısı, 1970’e gelindiyinde 1,5 milyona dayanmıştı. Bu hızlı artış, savaş sonrasında çeşitli ekonomik sıkıntılarla boğuşan İngiliz halkında iyice huzursuzluğa yol açtı. Nitekim zaten az olan kaynaklardan faydalanmak isteyen “yabancı” ırklara karşı hoşgörüsüzlük ön plandaydı. 1968 yılında muhafazakâr politikacı Enoch Powell, sayıca artan göçmenlerin sonucunda ülkenin kan gölüne döneceği uyarısını yapıyordu. Tesadüf o ki, 17 yaşında bir Bermudalı olan Clyde Best, İngiltere birinci liginde futbolculuk yapan ilk siyahî oyuncu olacağını bilmeksizin aynı yıl içerisinde Londra’ya geliyordu.

Futbolun Martin Luther King'i: Clyde Best

Şehre taşındığı yıl West Ham’a imza atan Clyde Best, forma giydiği ilk maçtan itibaren adeta tribünlerin hedefi halindeydi. Kendi taraftarlarının da dahil olduğu kalabalık bir güruh sıklıkla maymun sesleri çıkarıyor, sahadaki tek siyahî oyuncu olan Best’i küçümseyecek her türlü davranışa imza atıyordu. Hatta sahaya çıkış tünelinde siyah birer eldiven takarak onunla tokalaşmaya çalışanlar bile vardı. Fakat o bunların tamamını görmezden gelerek dik durmayı başardı. Bir röportajında “İnsanlar o dönemde siyahî futbolcu görmeye alışık değildi. Ben de kendim için değil, benden sonra gelenler için oynamayı ilke edindim. Beni ayakta tutan bu oldu.” diye konuştu Best. Ve gerçekten de arkası geldi. 1920 yılında Jack Leslie, sırf Jamaikalı olduğu için milli takıma alınmamıştı. Fakat Best’in gösterdiği dirayet, Nottingham Forest’la şampiyonluk yaşayan Viv Anderson’a İngiltere Milli Takımı forması giyen ilk siyahî oyuncu unvanını kazandırdı. Sonraları Laurie Cunningham, John Barnes, Paul Ince ve daha birçoğunun dahil olmasıyla birlikte Clyde Best bir anlamda İngiliz futbolunun Martin Luther King’i haline geldi.

Günümüzde Irkçılık
Birçok üst düzey futbol ülkesinde giderek dikkat çeken ırkçı yaklaşımlar elbette belli bir direnç görüyor ve tepkiyle karşılaşıyor. Spot ışıklarının her daim üzerinde olduğu liglerde bu yaranın farkına varmak ve onu tedavi etmek adına adımlar atmak mümkün. Fakat yara kabuk bağlasa bile onu sürekli besleyen ve her daim taze tutan bir alt ligler gerçeği de göz ardı edilemez. Nitekim Avrupa’nın birçok ülkesinde gerek taraftar, gerekse futbolcu veya antrenör ayağında ırkçılık alt liglerde çok daha yoğun yaşanıyor.

Amatör liglerde birçok ırkçı yaklaşım şikayet bile edilmiyor. Zira “kafanı eğ ve işini yap” yaklaşımı bu seviyede genel olarak hâkim. Oyuncular ve taraftarlar, ırkçılığa varan yaklaşımları neredeyse futbolun bir parçası olarak görüyor. Dolayısıyla üst liglerde ırkçılığa karşı ne kadar çözüm üretmeye çalışılsa da, en nihayetinde bu ligler de alt kümelerden beslendiği için aynı kültür oraya da taşınıyor.

Kompany futbolda ırkçılığın baş düşmanlarından

Manchester City forması altında ırkçılığa dair bir mağduriyetini “henüz” görmediğimiz Belçikalı Vincent Kompany de bu sorunun yoğunlukla alt liglerde görüldüğünden şikayetçi. BBC’ye verdiği röportajda, “Çocukken bir yerlere gidip ırkçı söylemlere maruz kalmak çok olağandı. 6 yaşından itibaren A takıma girene dek de bu böyleydi. Fakat sonra işler değişti. A takımda çok daha az ırkçılığa şahit oldum” diyerek bu savı kuvvetlendiriyor Kompany. İngiltere’nin ırkçılık konusunda en çok yol almış ülke olduğunu da sözlerine eklerken, en azından bir olay olduğunda bunun topluca tepki çektiğini ve ülke gündeminde konuşulduğunu belirtiyor Belçikalı oyuncu. İyi bir gelişme gibi görünse bile bu tez, aslında ırkçılığın çözümü konusunda henüz yolun başında olunduğunun göstergesi. Nitekim hiçbir planlı toplumsal çözüm önerisinin uygulanmadığı bir ortamda olayların sadece konuşuluyor olması bile bu derece iyimser karşılanıyorsa henüz yapacak çok iş var demektir.

Son dönemlerde birçok kesim ırkçılık üzerinde hassaslıkla dururken, bu durum bir yandan sorunun istemsizce de olsa içinin boşaltılması riskini doğuruyor. Nitekim öyle bir olgu türedi ki, siyahî birine karşı sarf edilen ve içinde “siyah” kelimesi bulunan her cümleye ırkçılık şüphesi ile yaklaşılabiliyor. John Terry ve Luis Suarez her ne kadar başka sebeplerden ötürü güvenilirliklerini önemli ölçüde kaybetmiş oyuncular olsa da, bu ikilinin Anton Ferdinand ve Patrice Evra’ya bu kelimeyi içeren söylemleri sonucu çıkan tartışmalar kısmen bile olsa abartılı olabilir. Ayrıca Portekiz efsanesi Eusebio da kariyeri boyunca binlerce kez “siyah” diye çağrıldığını ama bunu asla bir aşağılama olarak algılamadığını belirtmişti. Her ne kadar 50 yıl önceki sosyolojik yapı ile bugünkü bir olmasa bile, ırkçılıkla mücadelenin tek bir kelimeye karşı savaşmaktan çok daha fazlasını gerektirdiği aşikâr.

Bardağı taşıran son damla

Uluslararası Yaklaşımlar
Sağduyu sahibi herkes bugün futbol sahalarında ırkçılığa karşı olsa da, kimi otoritelerden tam destek görememek ayrı tartışmalara yol açıyor. Geçtiğimiz ay bir hazırlık maçında ırkçı tezahüratlara maruz kalan Milan oyuncusu Boateng, takım arkadaşlarıyla birlikte sahayı terk etmiş ve maç yarım kalmıştı. Bu hareket, bugüne dek ırkçı saldırı gören futbolcular arasında daha önceden görülmemiş bir cevaptı. Ne var ki FIFA Başkanı Sepp Blatter, Boateng’in tepkisini doğru bulmadığını açıkladı. Zira İsviçreli futbol adamına göre ırkçılığa karşı sıfır tolerans gösterilmeli fakat ne olursa olsun maçlar yarıda kalmamalıydı. Blatter’in fazlaca “profesyonel” yaklaşımı futbolda ırkçılığa dair birçok sosyolojik fikri göz ardı ediyor. Nitekim Boateng’e o tezahüratı yapan taraftarlar muhtemelen yoldan geçen herhangi bir siyahî kişiye aynı tavrı sergileyemiyor. Bu çirkinliği yaratan, benzer hastalıklı fikre sahip bir kalabalığın toplanması ve bu birliğin gücünden ilham alarak tribünden ırkçı söylemlerde bulunması. Boateng’in cevabı bu yaklaşımın daha medenî bir versiyonu değil midir? Veya ne olursa olsun ırkçılığa karşı o an tepkisiz kalıp işine odaklanmak o kadar da kolay olabilir mi?

Irkçı tezahürattan daha tehlikeli bir hareket...

Blatter’den önce EURO 2012 esnasında UEFA’nın da ırkçılığa yaklaşımı güvensizliğe uğramıştı. Danimarka ile Portekiz arasındaki maçta ağları havalandıran Nicklas Bendtner, gol sevincini sponsorlu iç çamaşırını göstererek kutlayınca UEFA tarafından bir maç oynamama ve 80 bin £ para cezasına çarptırılmıştı. Buraya kadar pek bir anormallik görünmese de asıl kıyamet ertesi gün koptu. Nitekim İtalya – Hırvatistan maçında Hırvat taraftarlar Balotelli’yi hedef alarak maymun sesleri çıkarmış, sahaya muz bile atılmıştı. Bu çirkinliğe verilen ceza, aynı taraftarların tribünde meşale yakmaları da eklenince toplamda 65 bin £’u anca bulabilmişti. Bu ikilem, UEFA’nın futboldaki önceliklerinin masaya yatırılmasına yol açmış, Vincent Kompany ve Rio Ferdinand gibileri de tepkilerini dile getirmekte gecikmemişti.

İkinci Dünya Savaşı ile alevlenen ve bugünkü şeklini almaya başlayan ırkçılık, her şeyden önce bir dünya problemi. Birçok toplumsal olgunun tribünler sayesinde yeşil sahaya kolayca yansıyabilmesi sonucu ırkçılık maalesef birçok kurum gibi futbolun da çözüm araması gereken bir sorun. UEFA ve FIFA şimdilik problemin üzerinde titizlikle duruyormuş izlenimi vermese bile, alt ligleri de kapsayacak bir plan uygulama zamanı artık geldi. Nitekim salt hangi siyahî futbolcunun ırkçı yaklaşımlara ne cevap verdiğiyle ilgilenmek, problemi magazinleştirmekten öteye gidemiyor.

Not: TamSaha dergisinin Şubat '13 sayısında yayımlanmıştır.

1 Şubat 2013

TamSaha: 100. Sayı



TamSaha dergisinin Şubat sayısı yayında. Dünya ve Türkiye futbolunun gündemindeki konuları, röportaj ve dosyalarla ele alan derginin 100. sayısı da dopdolu.

Trabzonspor'un geçtiğimiz sezon oldukça yüksek bir bedel ödeyerek Polonya'dan getirdiği Adrian Mierzejewski, bu sezonun 10. haftasından itibaren yaptığı çıkışla gerçek futbol kimliğini bulmuş görünüyor. Polonyalı yıldız, yedek kaldığı dönemde ayrılmayı düşünmediğini ve asla pes etmediğini, Medical Park Antalyaspor maçına "ya şimdi ya asla" düşüncesiyle çıkıp attığı golle özgüvenini kazandığını anlatıyor: "Forma için yüzde 200 çalıştım..."

U20 Millî Takımımızın Dünya Kupası kadrosuna aday futbolculardan birisi var karşımızda. Darıca Gençlerbirliği'nde yetişen, Beşiktaş altyapısında gelişen ve ilk A takım deneyimini Mustafa Denizli döneminde siyah-beyazlı formayla yaşayan bir oyuncu. Şimdi kiralık olarak formasını giydiği Çaykur Rizespor'da Mustafa Denizli ile yeniden buluşmasını en büyük şansı olarak görüyor ve bu durumu Haziran ayındaki U20 Dünya Kupası kadrosuna girebilmek için fırsata dönüştürmek istiyor. Cumali Bişi: "Mustafa Denizli benim şansım..."

U20 Millî Takımımızın en yetenekli ve umut vaat eden oyuncularından biri. Bundan ötürü de bu yaz ülkemizde düzenlenecek ve bugüne kadar birçok yıldız çıkarmış FIFA U20 Dünya Kupası'nda göze çarpacak isimlerden biri olmaya aday. Doğup büyüdüğü Zonguldak'ta oynadığı dönemde oyun stili ve fiziğinden ötürü Messi'ye benzetilen genç sol açık, önce takımı İstanbul Büyükşehir Belediyespor'da kendini kanıtlamak, daha sonra da Avrupa'nın yolunu tutmak istiyor. Enver Cenk Şahin: Belediye'nin Messi'si...

Ayrıca, "Millî Takım: Çek bir prova", "Genç Millî Takımlar: En çok oyuncu Fenerbahçe'den", "Kıdemli yabancılar: Onlar artık bizden biri", "Ege Kupası: Fransız hegemonyası", "Irkçılık kâbusu", "Johan Cruyff: Hem sahanın hem kulübenin dâhisi", "Lionel Messi: Altın Top koleksiyoncusu", "Chelsea: Londra'da Rus ruleti", "Yenilmezler!", "Futbol Ekonomi: Milan'da duraklama devri", "Sir Bobby Robson: İngilizlerin son şövalyesine saygılarla", "ABD'den bir Beckham geçti", "Nice mutlu senelere!" dosyalarıyla TamSaha'nın Şubat sayısında da futbol kültürünün değişik konularıyla, farklı bir içerik yer alıyor.

31 Ocak 2013

Güzel Adam Puyol


Sahadaki iyi oyunuyla kalmayıp kişiliğiyle de gönüllerde taht kuran adamlar var futbolda. Güzel adamlar... Carles Puyol da bunlardan biri. Barcelona kadrosunda böyle bir sürü adam sayılabilir ama Puyol bu noktada yaşayan bir ilah. Dünkü El Clasico'da yaptığı hareket bunu gözümde bir kez daha perçinledi diyebilirim.

Maçın ikinci yarısıydı sanırım. Barcelona bir Real Madrid atağını savuşturmuş, sert bir müdahale sonucu Pique yerde kalmıştı. Yerden kalkarken Madrid tribünlerinden sahaya atılan bir çakmağı almış, elinde göstere göstere hakeme doğru yürüyordu. Bizim ülkede oldukça sık yaşanan, doğruluğu veya yanlışlığı tartışılır, hafif provokatif bir hareket kısacası. Bunu gören Puyol ise sorgusuz sualsiz o çakmağı Pique'nin elinden alıp direk saha kenarına fırlatıyordu. "Bu bizim işimiz değil, bırak bu işleri!" dercesine bir hareketti Kaptan'ınki.

Beni bu yazıyı yazmaya iten tek davranışı bu değil Puyol'un. 29 Mayıs 2012 tarihinde oynanan ve Barça'nın 7-0 üstünlüğüyle biten Rayo Vallecano maçındaki 5. golü Thiago atmıştı. Golden sonra Dani Alves'in yanına gitmiş ve birlikte dans etmeye başlamışlardı. Zaten rakibin rencide olduğunu gören Puyol koşarak gelmiş, ikilinin dansını bölerek arkadaşlarını santraya göndermişti. Bu da bir önceki olayda olduğu gibi artık kaptanın ağırlığı mı dersiniz, Barça etiğinin her ortamda  korunması mı dersiniz ama güzel bir Puyol davranışı. Videosunu da buldum nihayet, buradan görebilirsiniz.

Puyol'un son güzelliği aslında aklıma gelen en eski tarihli hareket. Takımdan ayrılıp Milan'a giden Ronaldinho'nun ilk Nou Camp ziyaretine ait... O eski sevgiliyi camia olarak tüm Barcelona tekrar kucaklarken, Puyol'un jestleri bu kucaklamayı bir kat daha anlamlı kılıyordu. Şu videodaki ilk 4 dakikayı izlemeniz bunu hissetmek için yeterli. Kelimelerle anlatmak istemedim o anları...

30 Ocak 2013

Babasının Oğlu


Zinedine Zidane'ın oğlu Enzo birçoğunun bildiği gibi Real Madrid 18 yaş altı kadrosunda forma giyiyor. Oyuna girdikten birkaç dakika sonra videodaki hareketi yaparak babasına en azından bu noktada nazire yapmış Enzo. 

12 Ocak 2013

Kış Transferleri



Yaz mevsiminde bir yapboz misali takımını baştan oluşturan teknik adamlar, işler istendiği gibi gitmediği anda Ocak ayında tekrar arayışa girer. Yeni parçalar uyumsuz çıkabildiği gibi yapbozun görünümünü baştan sona da değiştirebilir. Kimi ortasından başladığı serüvende uzun vadede kulübün “kralı” olurken, kimisi de yüksek beklentiler altında ezilip unutulur. Fiziksel üstünlüğe bağımlılığı sonucu sürekli yenilenme gereği hisseden Premier Lig kulüpleri Ocak ayında en yüksek hareketliliği sağlarken, bu dönem birçok futbolcunun kariyerinde birer kırılma noktası olabilir.


Eric Cantona
Yaklaşık 6 sezondur Manchester United’ın başında bulunan Alex Ferguson, henüz takımını ligin zirvesine taşımayı başaramamıştı. 1992 yılının Kasım ayında kulüp başkanı Martin Edwards ile yaptığı toplantıda, takımın iyi bir forvete ihtiyaç duyduğunu yinelemişti. Zira birkaç gün önce Southampton efsanesi Le Tissier’den de red cevabı almıştı. Tam bu sırada Edwards’ın telefonu çaldı. Karşıdaki isim, Leeds başkanı Bill Fotherby’ydi ve Denis Irwin’i transfer etmek istediğini söylüyordu. Ferguson’a danışan Edwards, bu teklifi kibarca savuşturdu ve Eric Cantona’yı takıma katmak için kontra atağa geçti. Fotherby, United’ın bu çılgın Fransız’ı neden istediğine dair anlam veremese de çok düşünmedi ve birkaç gün içinde olumlu cevap verdi. Cantona, Ocak ayında katıldığı genç United kadrosuna ilham vererek Ferguson’a ilk şampiyonluğunu kazandırdı. Hatta futbolu bıraktığı 1997 Mayıs’ına kadar sadece bir kez şampiyonluk kaçırdı Cantona, ki o sezon ünlü Crystal Palace maçındaki uçan tekme faciası yüzünden 4 ay futboldan men cezası almıştı.

Andy Cole
Alex Ferguson, sanki Cantona’nın cezasını hissedercesine bu olaydan iki hafta önce Newcastle’dan Andy Cole’u transfer etmişti. Nöbetçi golcü olarak tercih edilen Cole, Cantona’nın uçan tekmesinin ardından sezon sonuna kadar takımın birinci forveti haline geliverdi. 18 maçta attığı 12 golle Kral’ın yerini kısmen doldursa da, kaçırdıklarıyla Old Trafford’ta saç baş yoldurabiliyordu. Sezonun son maçında West Ham karşısında kaçırdığı iki net pozisyon, şampiyonluk kupasını acı biçimde Blackburn’e getirirken Cole’un hanesine eksi puan yazdırıyordu. Sonraki iki sezon Cantona’nın gölgesi altında geçerken, Andy Cole Ferguson’un aklındaki yeni forvet için takas planlarında yer alıyordu. Ne var ki takımda kalmayı başardı ve Cantona’nın vedasından sonra Cole kendini tekrar buldu. Hatta ertesi sezon Dwight Yorke ile birlikte kurduğu ölümcül forvet hattı ile Ferguson’a ilk Şampiyonlar Ligi kupasını hediye etti.


Thierry Henry
Henry’nin ülkesinden uzaktaki ilk tecrübesi hiç de istediği gibi olmadı. 1999 Ocak’ında henüz 21 yaşında Juventus’un yolunu tutarken, arkasında Monaco ile 58 lig maçında 20 golün yanında bir de Fransa formasıyla dünya kupası şampiyonluğu bırakıyordu. Serie A’nın son şampiyonunun Henry’den beklentisi doğal olarak yüksekti ama teknik direktör Lippi onu hiç alışık olmadığı sol kanatta düşündü. Sezon sonunda Henry 16 maçta sadece 3 gol bulurken, takımını lig 6.sı yapabilen Lippi ile birlikte ona da yol göründü.  Sonrasında bir Arsenal efsanesi olan, ardından Guardiola’nın ilk yılında ironik biçimde sol çizgide eski günlerini bu kez başarıyla hatırlayan Henry, geçtiğimiz Ocak ayında ABD’de liglere ara verilince bir aylığına da olsa tekrar Arsenal forması giydi. Önce Federasyon Kupası 3. Tur maçında Leeds United’ın ağlarını sarsan Henry, ardından Sunderland’i de son dakikada yıkarak bu 7 maçlık süreci unutulmaz hale getirdi.

Nicolas Anelka
Yerinde duramayan futbolcuların ilahı Nicolas Anelka, kariyerinde her biri ses getiren tam dokuz transfer hikâyesine sahip ve bunların beş tanesi Ocak ayında gerçekleşti. 1997 Ocak’ında henüz 18’ini bile doldurmamışken Wenger’in Arsenal’deki ilk genç yetenek keşfi olarak Paris’ten Londra’ya gitti. Buradaki kısa serüveninin ardından Madrid’te de tutunamayan Anelka, geri döndüğü Paris’te de çok beklemedi ve 2002 Ocak’ında bu kez Liverpool’a geçti. Üç sezon sonra o günlerde yolu bu kez İstanbul’a düşecekti Anelka’nın. Bir sonraki yıl ortası sıçrayışına kadar Fenerbahçe ve Bolton’da oyalanan Anelka, 2008 Ocak’ında Chelsea’ye transfer oldu ve kariyerini nihayet zirveye taşıdı. İkinci Londra macerasını 4 yıl sürdüren Fransız, geçtiğimiz yıl yine Ocak ayında bu kez Çin’e bilet alarak dünya turuna son halkayı eklemiş oldu. Anelka’nın kısa süre içinde, hatta Ocak ayında Çin’den de ayrılması kimse için şaşırtıcı olmayacak.


Christian Vieri
Yeni milenyumun ilk Ocak ayına dek tıpkı Anelka gibi kulüp değiştirmeyi bir hobi haline getirmişti Vieri. O sezon Lazio’dan Inter’e tam 45 milyon € bedelle transfer olurken bireysel anlamda kariyerinin en verimli ama bir o kadar da kupasız dönemine imza atacaktı. Aynı sezonu eski kulübü Lazio zirvede bitirirken, Vieri’li Inter lig dördüncülüğü ile yetinecekti. İki yıl sonra sezonun son haftasına lider giren Inter’de Vieri, o güne dek 24 gol atmıştı ve takıma artık şampiyonluk için bir galibiyet yeterliydi. Fakat rakip yine Lazio idi. 90 dakika sona erdiğinde Vieri tek gol atsa da Inter maçı 4-2 kaybetmiş, lider olarak girdiği haftanın sonunda sezonu 3. olarak bitirmişti. Kısacası o Ocak ayında Lazio’dan ayrılmak Vieri’ye yine yaramıyordu.

Nemanja Vidic & Patrice Evra
Alex Ferguson, M. United ile ilk şampiyonluğunu kazandığı 1993 yılından beri hiç iki sezon üst üste ligin zirvesini ıskalamamıştı. Ne var ki Mourinho’nun Chelsea’si, 2006 yılına girildiğinde ikinci şampiyonluğunu kazanma konusunda çok kararlıydı. Pes etmeye niyeti olmayan Ferguson ise Ocak ayında Vidic ve Evra’yı United’a getiriyordu. İskoç teknik adam bu hamleyle ne kadar uğraşsa da Mourinho’yu engelleyemedi. Fakat Vidic ve Evra ikilisi, Ferguson’un yeni nesil United’ının sonraki üç sezonluk dönemde başarıdan başarıya koşmasında önemli pay sahibi oldu. Bir de Şampiyonlar Ligi zaferi doğuran bu süreçte Evra takım kaptanlığına kadar yükselirken, Vidic de Ferdinand ile oluşturduğu kaya gibi birliktelik sonucu United kalesini geçilmez yaptı. 2008/09 sezonunda United’ın ligde 14 maç üst üste gol yememe rekorunu elde etmesinde de Evra ile Vidic’in payı büyük.


Julien Faubert
Guardiola’nın henüz ilk sezonunda fırtınalar estirdiği dönemde Real Madrid yarışta kalabilmek adına Ocak ayında kadroyu güçlendirmek istemişti. Huntelaar ve Lass Diarra gibi iki isme toplamda 47 milyon € sayılırken, onların yanına bir de sürpriz biçimde West Ham’dan Julien Faubert ekleniyordu. Bu o kadar beklenmedik bir hamleydi ki, kulüp efsanesi Di Stefano bile geleneksel imza töreninde “bu da kim!” dercesine bir bakış fırlatıyordu. Nitekim Faubert de bu düşük beklentileri boşa çıkarmadı. İzin günü olduğunu düşünerek takımın bir idmanını kaçırması yetmedi, bir de Villareal maçında o çok alıştığı yedek kulübesinde uyuyakaldı! Tüm bunların sonucunda Madrid macerasını iki maçta sadece 55 dakika forma giyerek tamamlayan Faubert, sezon sonunda kürkçü dükkanına geri döndü. Madrid’teki gülünç hatalarını Elazığspor’daki teknik direktörü Yılmaz Vural’a yapsa Fransız oyuncunun ne gibi bir tepkiyle karşılaşacağını tahmin etmek hiç de zor değil.

Fernando Torres & Andy Carroll
2011 yılının Ocak ayı, belki de son dönemlerin en heyecanlı ara transfer dönemine tanıklık etmemizi sağladı. Manchester United ilegirdiği şampiyonluk yarışında tökezlemek üzere olan Chelsea, etkili bir forvet peşinde koşarken bir yandan da savunma için seçenekleri çoğaltma peşindeydi. Önce Benfica’dan David Luiz ile anlaşan Abramovich, çok istediği Fernando Torres için ise transfer döneminin son dakikasına kadar pazarlık masasında oturdu. Nitekim istediğini 58 milyon € karşılığında da olsa almayı başardı Rus milyarder. O sezon 14 lig maçında yalnızca bir gol bulabilen Torres bugün hala Stamford Bridge’deki soru işaretlerini silebilmiş değil.


Torres’i dudak uçuklatan bir bedel karşılığında rakibine veren Liverpool, El Nino’nun gidişine hazırlıksız değildi elbette. Kulüp henüz birkaç ay önce el değiştirmişti ve artık başarılı olacak bir kadro kurmanın zamanı gelmişti. Torres için Abramovich’le kıyasıya pazarlık eden John Henry’nin yöneticileri, yan masada da Newcastle’dan Andy Carroll için uğraş veriyordu. Nitekim Chelsea cephesi ile el sıkışıldığı anda Carroll’a 41 milyon € saydı Liverpool. Hatta bu da yeterli görülmedi ve aynı gün içinde Ajax’tan Luis Suarez 26 milyon € karşılığında kırmızı formayı giydi. 31 Ocak 2011 tarihi her ne kadar futbolseverlere saha dışında heyecan fırtınası estirse de, bu üç golcü için de lanetli bir gün olarak hatırlanabilir. Torres o tarihten sonra ceza sahasındaki hünerlerini pek sergileyemezken, Carroll da düşük performansı sayesinde geçtiğimiz yaz West Ham’a kiralandı. Üçlünün arasındaki en verimli isim olan Suarez ise ırkçılık ve hakem kandırmaya yönelik hareketlerin gölgesinde Liverpool kariyerini sürdürüyor.


Papiss Cisse
Geçtiğimiz Ocak ayında Freiburg’tan Newcastle’a sessizce transfer olan Cisse, yeni kulübünde kısa sürede hatırı sayılır bir etki bırakacağından habersizdi. Siyah beyazlı forma ile sezonun ikinci yarısında çıktığı 14 maçta tam 13 gol atarken takımının ligi 5. sırada bitirmesine büyük yardımı dokundu Senegalli’nin. Newcastle’ın tüm sezonu 56 golle bitirdiğini düşünürsek, Cisse’nin dört aylık performansının bile büyük resme ne derece etki ettiğini anlayabiliriz. Özellikle Chelsea deplasmanında attığı sıra dışı gol, Petr Cech ve Roberto Di Matteo dahil taraflı tarafsız herkesi ayağa kaldırmıştı. Ne var ki Cisse’nin verimliliği şimdilik yaz öncesinde kalmış görünüyor zira Senegalli oyuncu, gol nöbetini vatandaşı Demba Ba’ya tekrar devretmiş durumda.

Her transfer döneminde olduğu gibi bu Ocak ayında da gazeteyi açtığımız anda türlü dedikodular okuyacağız. Başta Falcao ve Sneijder olmak üzere her gün bir sürü oyuncu çeşitli takımlara yakıştırılacak. Bu onlarca isimden muhtemelen çok azı Cantona, Vidic ve Evra gibi kalıcı etki bırakabilecek. Kimisi Anelka ve Vieri gibi belki de sadece forma koleksiyonuna katkı sağlasın diye imza atacak. Fakat bir gerçek var ki kesinlikle kimse Carroll ve Faubert’in seçtiği yola girmek istemeyecek.

Not: TamSaha dergisinin Ocak '13 sayısında yayımlanmıştır.

ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...