Subscribe Twitter Twitter

28 Aralık 2012

2012'de Futbol Özeti

11 Aralık 2012

Guardiola: 2008-2012


Bu videoyu da izledikten sonra Guardiola bir daha hiç teknik direktörlük yapmasın istiyorum. O 4 yıllık dönem dursun öyle bir köşede, biz de ara sıra dönüp bakıp tekrar hatırlayalım..

9 Aralık 2012

İpin Ucundaki Menajerler



Sonbaharın kışa çevirdiği bu mevsimde her teknik adam çam yaprağı gibi yeşil kalamıyor. Kimi eski diriliğinden uzakta, kimi de sararmış ve dalından kopmayı bekler halde. Bazısı ise çoktan kuruyup yere düşmüş, yerine yenisi çıkmış bile. Yılın son ayı, mevsimin şartlarına daha fazla ayak uyduramayıp yerinden olmayı ‘bekleyen’ teknik adamların kaderini belirleyecek.

Bir kulüp başkanındaki sabırsızlığın zirveye vurduğu andır Kasım ve Aralık ayları. Benzer biçimde bunu bir teknik adamdaki zaafların en çok göze battığı dönem olarak da tanımlayabiliriz. Zira ligin devre arasına birkaç hafta kalmıştır ve Avrupa kupalarının kırılma noktaları olan grup aşamaları da bitmek üzeredir. Nitekim sezon başında “çiçeği burnunda” sıfatı ile karşılanan teknik adam, bu mevsimde kolaylıkla “eli kulağında” olarak da anılabilir. Veya bir önceki sezonda ordunun sürpriz ve başarılı komutanı konumundaki lider, bu sezon sıradan bir çavuş kadar saygı görmemeye başlar. Bazıları için de bir süredir üzerine titrediği ekibini terk edip onu yeni ellere bırakma vakti gelmiştir sadece.

Hayal Kırıklıkları
Her yeni sezon, taze umutları beraberinde getirir. Kimileri için bu heyecan bir kat daha fazla yaşanır zira takımın başına gelen yeni teknik adam, kulübü özlenen günlere taşımak adına yeni bir ümittir. Veya geçen sezon ortasında göreve gelerek taraftarın ağzına bal çalmış ve beklentiyi yükseltmiştir. Fakat bu beklentiler o kadar büyüyebilir ki; yönetmenden bol aksiyonlu bir bilim kurgu filmi bekleyen izleyiciler, konu drama döndüğünde hayal kırıklığına uğrar. Tıpkı Brendan Rodgers yönetimindeki Liverpool’da görüldüğü gibi…

Brendan Rodgers'ın Anfield'taki ilk sezonu beklentilerin çok altında

Kulüp sahibi John Henry, Kenny Dalglish’ten boşalan koltuk için sezon başında epeyce uzun düşünmüştü. Andre Vilas Boas’tan Roberto Martinez’e kadar gelişim vaad eden ve bunu takıma da yansıtabilecek profiller üzerinde durulmuştu. Nitekim benzer kimlik taşıyan Brendan Rodgers takımın başına geçti fakat Anfield tribünleri henüz beklenen gelişmeyi görebilmekten çok uzak. 2008/09 sezonunda Rafael Benitez ile yaşanan lig ikinciliğinin ardından iyiden iyiye bir orta sıra takımı olmaya alışan Liverpool, bu nahoş gidişatı hâlâ durduracak gibi görünmüyor. Rodgers’ın kalıcı olabilmesi için en azından önümüzdeki sezon için ikna edici bir oyun tarzı yerleştirebilmesi gerek.

 Premier Lig’de Rodgers’tan daha büyük bir hayal kırıklığı adayına adres olarak rahatça Mark Hughes gösterilebilir. Geçtiğimiz Ocak ayında aldığı ve ligde tutmayı başardığı QPR, bu sezona Mbia, Granero, Julio Cesar, Bosingwa, Park Ji Sung ve Fabio gibi takımı bir adım öteye götürebilecek oyuncularla başlasa da Hughes’un ekibi ligin dibine demir attı. 12 hafta sonunda galibiyet bile göremeyen Hughes, Di Matteo kovulduktan sonra StanJames adlı bahis sitesinde 2’ye 5 ile Premier Lig’de görevine son verilmesi en muhtemel teknik adam olarak gösteriliyordu. Nitekim sitede ona oynayanlar kazançlı çıktı ve Hughes sezonun 13. haftasını göremeden yerini Harry Redknapp’e devretti.

Mark Hughes QPR başında belki de Premier Lig tarihinin en büyük hayal kırıklıklarından oldu.

Mark Hughes gibi lige oldukça kötü başlamıştı Wolfsburg’un başındaki Felix Magath. Geçen sezon transfere harcanan 50 milyon €’dan fazla paranın karşılığı, sekiz maçta beş puandan çok daha fazla olmalıydı. Üstelik bunların son dördünde takım hiç gol atamayıp sıfır puan toplayınca Magath erkenden koltuğundan oldu.  Ukrayna’da ise Shakhtar’ın üstünlüğünü kırma misyonuyla Dinamo Kiev’in başına geçen Oleg Blokhin, bunun için rakibinin en formda olduğu sezonu seçince baltayı taşa vurdu. Lucescu’nun ekibi o derece rakipsiz durumda ki, sezona 34 milyon €’luk transfer harcamasıyla giren Dinamo Kiev efsanesi Blokhin’in bile görevi tam anlamıyla güvende değil.

Yetemeyenler
Manchester City’nin başındayken Mark Hughes, kulübün yeni sahiplerinin kısa sürede şampiyonluk beklentisine uymadığı için beklenmedik anda görevinden alınmıştı. Kamuoyu genelinde bu hareket, Hughes’a yapılmış bir haksızlık olarak görülse de yerine gelen Roberto Mancini, takımı beklenenden önce şampiyonluğa taşıdı. Ne var ki Hughes’un koltuğuna mâl olan sabırsızlık, Şampiyonlar Ligi’ndeki başarısızlığı yüzünden bu kez onun başına da gelebilir. Ölüm grubuna düşmüş olsa bile kimse Mancini’den bu kadar kolay elenmesini beklemiyordu. Nitekim Mark Hughes’un kovulmasının ardından StanJames’in listesinde zirveye yerleşen isim de kaderin bir cilvesi olarak Roberto Mancini’nin ta kendisi.

Abramovich'in gözüne girebilmek için Şampiyonlar Ligi kupası bile yeterli değil.

Birçok teknik adamın rüyasında bile göremeyeceği güzellikte bir dönem geçirmişti Guardiola. Henüz ilk deneyiminde kupaları sıraya dizmesi, Avrupa genelinde kulübün içinden çıkmış genç bir ismi takımın başına getirme furyasını doğurdu. Birçok takım bu hamlesinde sınıfta kaldı ve Guardiola dinlenmek üzere bir sezonluğuna ABD’ye gittiğinde bu kez kendisiyle anlaşmak üzere sıraya girdi. Bugün Mancini’nin alternatifi olarak ilk sırada Guardiola’nın yer alması hiç şaşırtıcı değil. Tıpkı sezon başında Chelsea’de olduğu gibi… Geçici olarak takımın başına geçen Di Matteo, Mayıs ayında Şampiyonlar Ligi’ni kazanmasına rağmen Abramovich’in gözüne girememişti. Yorgun Guardiola ile anlaşılamaması ve oyuncuların yoğun isteği üzerine Di Matteo ile yola devam edildi. Fakat İtalyan teknik adam, Şampiyonlar Ligi’nin son şampiyonu sıfatıyla grup aşamasını geçemeyen ilk çalıştırıcı unvanını alınca Abramovich’in pamuk ipliğine bağlı sabrı yine taştı. Guardiola’nın gölgesinde göreve başlayan Di Matteo, yine onun ismi zikredilerek gönderildi.

Massimiliano Allegri’nin şampiyonlukla sonlanan Milan’daki ilk sezonu İtalyan teknik adam için fazlasıyla başarılıydı. Geçtiğimiz sezon harika bir Juventus’un ardından lig ikincisi olsa da, bu yaz takımın neredeyse yarısı ekonomik sebeplerle gönderilince Allegri’nin eli çok zayıfladı. Dolayısıyla bu sezonki performansı için Allegri’yi eleştirmek biraz acımasız olabilir. Fakat Guardiola’yı ikna etmek için yanıp tutuşan kulüp başkanlarından Adriano Galliani, ligi ilk üçte bitirmesi bile şüpheli görünen Milan’a yeni bir çalıştırıcı aramakta gecikmeyecektir.

"İdare et oğlum n'apalım, elde avuçta para yok!"

Misyonunu Bitirenler
Şili’yi çalıştırdığı dönemde Marcelo Bielsa özellikle 2010 Dünya Kupası sayesinde kendini tüm futbol takipçilerine sevdirdi. Adını olsa olsa 3-3-1-3 olarak koyabileceğimiz, oldukça akıcı ve esnek olduğu kadar yenilikçi bir sistem uygulayarak takımını ikinci tura yükseltmişti Bielsa. Benzer bir atılımı geçtiğimiz sezon Atlhletic Bilbao’ya yaşatan Arjantinli teknik adam, kulübü Avrupa Ligi ve Copa del Rey finallerine çıkararak tarihî bir başarı elde etti. Kulüp yönetimiyle yaşadığı sorunları da düşünürsek, içinde bulunduğumuz sezon bu iki kupadaki gidişat Bielsa’nın kaderini belirleyecek. Zira Bilbao, henüz La Liga’da küme düşme potasından pek de uzaklaşabilmiş değil.

Rudi Garcia, Lille’i 57 yıl aradan sonra Ligue 1’ın zirvesine taşıdığında elinde özenle yetiştirilmiş ve imrenilen bir kadro vardı. 2011 Mayıs’ında şampiyonluk kupası kaldırıldıktan hemen sonra yaprak dökümü gecikmedi. Çekirdek kadrosundan Gervinho, Cabaye, Rami ve Sow gibi oyuncular eksilen Garcia’nın elinde yıldızı parlayan oyuncu olarak sadece Eden Hazard kaldı. Bu kadar önemli bir oyuncu havuzu bir anda kaybedilmeseydi, Lille geçtiğimiz sezon Şampiyonlar Ligi grubunu son sırada tamamlamayabilirdi. Bu yaz Hazard da yuvadan uçunca Garcia’nın takımı Devler Ligi’nde aynı kaderi yaşamanın yanı sıra ligde de iddiasını günden güne kaybediyor.

Guidolin daha ne yapsın?

Francesco Guidolin’in Udinese’deki iki sezonu beklentilerin çok ötesinde geçti. Ligi önce dördüncü, sonra da üçüncü sırada bitiren Udinese, her iki seferde de Şampiyonlar Ligi ön elemesini geçmeyi başaramadı. Ağustos ayında Braga ile oynanan eleme maçı öncesi Guidolin tam da bundan şikayet ediyordu. Eğer bu kez de Devler Ligi’ne katılamazsa, bir daha bunun hiç olamayacağını savunuyordu zira Alexis Sanchez, Zapata, Gökhan İnler, Kwando Asamoah, Handanovic ve Mauricio Isla gibi kayıpların yerinin dolmayacağının farkındaydı. Ayrıca son üç sezondur Serie A gibi bir ligde 23 golün altına düşmeyen Di Natale de artık 35’ine merdiven dayamıştı. Bu şartlar altında mucize yaratamayacağını açıkladı Guidolin. Son iki sezondur hiç alışık olmadığı üzere Serie A’nın orta sıralarında dolaşan takımı Avrupa Ligi’nden de elendi. Kısacası Udinese’de kariyerine sınıf atlatan Guidolin, bu sıçrayışını artık daha büyük hedefleri olan bir kulüpte devam ettirmek isteyebilir.

Oscar Tabarez’in bir seyyah edasındaki teknik direktörlük kariyeri, son 6 yıldır Uruguay ile zirveye çıkmış gibi görünüyor. 2007 Copa America dördündülüğü ile başlayan, 2010 Dünya Kupası dördüncülüğü ile iyice değer kazanan, 2011 Copa America şampiyonluğu ile taçlanan bir başarı hikâyesi var Tabarez’in. Bu ivme 2014 Dünya Kupası ile devam edebilir ama önce Uruguay’ın eleme grubunu geçebilmesi gerek. Gruptaki son dört maçından yalnızca bir puan çıkararak iyi başladığı bir seriyi riske sokmaya başlamış durumda Uruguay. Tabarez her ne kadar hâlâ güvenilir bir konumda olsa da Mart ayındaki Şili ve Paraguay maçları onun kaderinde belirleyici rol oynayacak. Zira dünya kupası elemelerinde en ufak bir kaybın bile telafisini zorken kaliteli Uruguay kadrosuna yeni teknik adam dopingi düşünülebilir.

Tabarez'e yeni bir başlangıç mı lazım?

Futbol dünyasında dedikodusu en çok dönen ve ilgi çeken konu oyuncu transferleriyse, onun ardından uğruna bahisler düzenlenen teknik adam değişimleri gelir. Kimi zaman takıma yeni bir soluk getirsin diye anlaşılan teknik adamlar beklentileri karşılayamazken, bazen de havale geçirmekte olan bir ekibe sunî teneffüs yapması için göreve gelenler bir anda takımı ayağa kaldırabiliyor. Ancak sunî teneffüsü iyi beceren teknik adamdan artık takımı koşturması beklenince yeni bir hayal kırıklığı doğabiliyor. Öte yandan New York’ta hayatın tadını çıkaran Guardiola’nın varlığı, bir zamanlar onun giydiği takım elbiseyi başka genç teknik adamlara giydirmeye çalışıp başaramayan kulüpler için cazibesini fazlasıyla koruyor. Ayağı tökezleyen her çalıştırıcının adı birkaç ay daha onunla kıyaslanacak gibi görünüyor. Bielsa ve Tabarez’in başı çektiği misyoner teknik adamlar ise son yıllardaki ivmelerini artık yavaş yavaş başka maceralarda korumayı düşünebilir. En nihayetinde Şampiyonlar Ligi’ni kazanan bir menajerin bile yerinin garanti olmadığı bir ortamda hiçbir ayrılık şaşırtıcı olmamalı.

Not: TamSaha dergisinin Aralık 2012 sayısında yayımlanmıştır.

4 Aralık 2012

Turuncu Devrim


10 yıl önce yalnızca Dinamo Kiev ile bilinen Ukrayna ligi, Rinat Ahmetov’un yatırımları ve Lucescu’nun liderliği ile bugün Shakhtar Donetsk hegemonyası altında. Takımın başındaki dokuzuncu sezonunda yedinci şampiyonluğuna yürüyen Lucescu, Şampiyonlar Ligi’nde de aynı hızda ilerliyor. Mükemmel bir kadro dengesi ile Shakhtar artık Avrupa devlerinin çekindiği takımlardan biri.

Mircea Lucescu 2004 yazında Türkiye’den apar topar kaçıp Shakhtar Donetsk ile anlaştığında bunun uzun süreli bir birliktelik olacağı şüphediydi. 25 yıllık teknik adamlık kariyerinde 11 kez takım değiştiren Lucescu, üstelik bunlardan sekizini son 10 yılda yaparak kısa vadeli çalıştırıcı örneği olmuştu. Shakhtar’ın sahibi Rinat Ahmetov ise 1995 yılında satın aldığı kulübü 2002’de ilk şampiyonluğunu kazanana dek tam sekiz teknik adam eskitmişti. Lucescu, Ahmetov’un dokuz yıldaki on birinci teknik direktörü olacaktı. Bugün iki isim birlikte dokuzuncu sezonlarını geçirirken bu bilgiler basit birer istatistikten öteye gitmeyecek. Zira geride kalan sekiz sezonda kazanılan 6 Ukrayna şampiyonluğu, dörder lig kupası ve süper kupanın yanı sıra bir UEFA Kupası başlı başına bir başarı öyküsü. Ülkenin ve hatta dünyanın en zenginlerinden Ahmetov’un yatırımlarını çok iyi değerlendiren Lucescu, uzun süredir üzerinde çalıştığı takımına artık doğru kimliğini kazandırmış durumda.

Dünden Bugüne
Shakhtar’ın kuruluş süreci aslında birçok orta ve doğu Avrupa kulübününkiyle bire bir aynı. Sanayi Devrimi’ni kendi ülkelerinin dışına taşırıp yeni kaynaklardan yararlanma ümidiyle tüm Avrupa’ya yayan İngilizler, yanlarında futbol kültürünü de götürmeyi ihmal etmiyordu. Bugün Ukrayna’nın en doğu kesiminde yer alan Donetsk şehri ise zengin kömür madenleri ve çelik işlemeciliği ile İngilizler’in dikkatinden kaçmadı. Bu doğrultuda günden güne gelişen şehrin nüfusu, çevre illerden alınan göçle birlikte büyüdü. Tıpkı o günden on yıllar önce Manchester şehrinde yaşandığı üzere; ülkenin çeşitli kesimlerinden gelen işçiler, kendilerini Donetsk’e bağlayıcı bir unsuru elleriyle yarattı. Kısa sürede bir futbol şehrine dönüşen Donetsk’te Shakhtar’ın ilk tohumları 1936 yılında atıldı.

Ahmetov'un sabrı ve Lucescu'nun zekası

Sovyetler Birliği dönemindeki en büyük başarıları iki defa lig ikincisi olup dört kez de Sovyet Kupası’nı kaldırmak olan Shakhtar tam bir orta sıra takımı görünümündeydi. Sovyet Ligi’ndeki iki ezeli rakipten Spartak Moskova neredeyse her sezon şampiyonluk adayıyken, sikleti daha uygun olan Dinamo Tiflis bile Shakhtar’ı çoğu kez gölgede bırakıyordu. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu bağımsız Ukrayna’da kurulan futbol ligi ise Shakhtar’ın tarihinde yeni bir sayfa açacaktı.

Sovyetler sonrasında özelleştirme furyasından yararlanan ve çok kısa sürede bir oligarka dönüşen Rinat Ahmetov, bu yükselişini kendi şehrinin takımı olan Shakhtar’a yansıtmaktan geri kalmadı. Ahmetov’un ilk sezonunda ligi 10. sırada bitiren Shakhtar, o günden beri ikincilikten aşağı hiç düşmedi. Transfer harcamalarını artıran Ahmetov, Championship Manager fanatiklerinin unutamadığı isimlerden Julius Aghahowa, Isaac Okoronkwo ve Assane N’Diaye ile kadroya önemli takviyelerde bulundu. İlk lig şampiyonluğunu Beşiktaş’tan ayrılan Nevio Scala ile 2002 yılında elde eden Ahmetov, iki yıl sonra kaderin bir cilvesi olarak yine Beşiktaş’tan Lucescu’yu alarak kulübün kaderini değiştirdi.

Mircea Lucescu
1970 Dünya Kupası’nda Romanya Millî Takımı’nın kaptanı, 24 yaşındaki çok etkili bir kanat oyuncusuydu. Turnuvada kaptanlık pazubandını taşıyan ondan daha genç bir futbolcu bulunmuyordu. Takımın teknik direktörü Anghel Niculescu, bir ülkeyi temsil etmesi için sahaya onu sürmekte hiç tereddüt etmemişti. Zira Niculescu’ya göre o özel biriydi. Diğer oyuncuların tam tersine bir sürü kitap okuyan entelektüel bir kişiliği vardı. Aynı zamanda İngilizce, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca ve Fransızca bilen, üniversite diplomasına sahip bu kanat oyuncusu Mircea Lucescu’dan başkası değildi. 

Lucescu için her şey mükemmel görünüyor.

Meksika’daki tunuvadan birkaç yıl sonra Fenerbahçe ile anlaşan Lucescu’nun transfer haberini o günlerde Kemal Belgin hayranlıkla yazmış, “sadece ayakları değil, kafası da çalışıyor” deyiminde bulunmuştu. Futbolcuyken ülkemize adım atması son anda suya düşen Lucescu, teknik direktör olarak geldiği İstanbul’da kariyerini bir basamak yukarı taşıdı. Fleurquin, Batista, Ayhan Akman, Sebastian Perez, Pancu ve Giunti gibi formu düşmüş veya vasat görülen futbolcular, onun elinde takımın yıldız isimlerine dönüştü. Yine de Lucescu’nun ivme kazanan kariyeri asıl patlamayı Shakhtar’da yaptı. 

Rumen teknik adamın elindeki malzeme ne olursa olsun ondan en iyi verimi almayı vaad eden anlayışı, Ahmetov’un yatırımlarıyla birleşince mükemmel bir alaşım ortaya çıktı. Türkiye’de başardığı gibi Shakhtar’da da birçok oyuncunun gizli yeteneklerini su yüzüne çıkardı ve hatta Tymoshchuk, Pletikosa, Elano, Matuzalem, Marica, Brandao, Chygrynskiy ve Jadson gibilerini yetiştirip satmakla toplamda 80 milyon €’dan fazla gelir elde etti. Bugün kadrosunda bulunan Willian, Douglas Costa, Mkhitaryan, Fernandinho ve Alex Teixeira gibi yaş ortalaması henüz 23,6 olan isimlerin toplam değeri ise transfermarkt.com sitesine göre 77 milyon €’yu buluyor. Takımın artık vazgeçilmezleri olan bu oyuncuların Lucescu’nun eline 19 – 21 yaşları arasında geldiğini de belirtmekte fayda var. 

Mircea Lucescu’nun özellikle gençler olmak üzere oyuncu yetiştirmeyi ne denli sevdiğini İstanbul’daki röportajlarından hatırlıyoruz. Onların sadece sahadaki ilerleyişiyle değil, kültürel gelişimiyle de yakından ilgileniyor. Futbolcularını restoranda oturmak yerine kitap okumaya veya tiyatroya gitmeye yönlendirdiği, hatta üniversite okumaya bile teşvik ettiği biliniyor. 

Ukrayna liginde üstünlük kurulmasının ardından benzer atılımın Avrupa’da neden gerçekleşmediği, Lucescu için bir süre eleştiri konusu oldu. 2009 yılında UEFA Kupası’nı kazanarak bu noksanı gideren Luce, geçen sezon Apoel, Zenit ve Porto’nun olduğu Şampiyonlar Ligi grubunu sonuncu sırada bitirince eleştiri oklarını yine üzerine çekti. Hatta Ocak ayında yaralı olarak kurtulduğu trafik kazasının ardından artık Lucescu ile devam edilmeyeceği çok konuşulmuştu. Ne var ki bu sezon grubun son maçına üst turu garantilemiş halde çıkması ve özellikle Chelsea karşısında aldığı 2-1’lik galibiyet, Lucescu’nun takımını Avrupa’nın gözüne bir kez daha soktu.

Kadro Dengesi
Çalıştırdığı her takımda genç oyunculara özel bir önem veren Lucescu’nun bu konudaki varsayımı çok net. Ona göre 30’lu yaşlarındaki oyuncular, tecrübenin getirdiği bir risk alma korkusuyla oynuyor. Kariyerinin büyük çoğunluğunu Avrupa’nın vasat takımlarında orta kalite oyuncularla geçirmiş bir teknik adam için uygun bir tespit. Fakat Türkiye’de çokça eleştirildiğinin aksine Shakhtar’da enerjik ve cesur bir takım yaratma peşinde oldu Lucescu. Sekiz yıllık çalışmaları, sonunda temkinliliği ve gençlik enerjisini aynı potada eritmesini sağlayarak ona doğru dengeyi buldurdu.

Shakhtar'ın kadrosu bu sezon ideal dengesini buldu.

Bu felsefe, Shakhtar’daki yılları boyunca Luce’nin oyuncu seçimine çok net biçimde yansıdı. Dokuz yıldır kadrosunda bulunan ve uzun süredir takımın kaptanlığını yürüten Dario Srna, bu döngü içinde tam bir mihenk taşı olarak duruyor. Genellikle modern 4-2-3-1 dizilişini uygulayan Lucescu, istediği tempoyu elde edebilmek adına hücuma yönelik pozisyonlarda tercihini genç Brezilyalı’lardan yana kullanıyor. Onun felsefesininin diğer ayağını oluşturan “temkinli olma” anlayışını ise defansif rollerdeki disiplinli Doğu Avupalı’lar temsil ediyor. Stoperler Rakitsky ve Kucher ile hemen önlerindeki Hübschman’ın yanı sıra Rat ve Srna gibi güven veren bekler rakipleri durdurmakta eskisi kadar zorlanmıyor. Karşı yarı alanda Fernandinho ile başlayan, kanatlarda Willian ve Alex Teixeira ile hız kazanan, ileri uçta Luiz Adriano ile sonlanan etkili bir Brezilyalı dörtlüsü oldukça uyumlu. Shakhtar’ın hücum hattında esen bu samba rüzgarını yöneten, bireysel olarak kulağa hoş gelen notalar olan bu isimlerden ahenkli bir melodi yaratan, kısacası orkestranın şefi olan isim ise Ermenistan doğumlu 23 yaşındaki Henrikh Mkhitaryan.

Türkiye’deki ikinci sezonunda Sergen Yalçın’ı kadrosuna kattıktan bir süre sonra “keşke onunla gençken tanışabilseydim” demişti Lucescu. İçinde kalan bu ukteyi, 21 yaşındayken keşfettiği Mkhitaryan’ı transfer ederek giderdi Rumen teknik adam. Ermeni oyuncu bugün 23 yaşında olmasına rağmen “Yılın En İyi Ermeni Oyuncusu” ödülünü şimdiden üç kez kazanmış durumda. Geçen sezon Jadson’un yaratıcı hücum oyuncusu pozisyonunda oynadığı, Fernandinho’nun da ağır sakatlık geçirdiği dönemde Mkhitaryan orta sahada görev almıştı. Asıl yeri bu olmamasına rağmen Lucescu ona çok güveniyordu. Bu sezon Jadson gibi bir gol yaratıcısı ailevî sebeplerle ayrıldıktan sonra taraftarın aklı soru işaretleri ile dolmuştu. Ne var ki Mkhitaryan asıl mevkii olarak onun yerine geçtikten çok kısa süre sonra Jadson’u aratmaz oldu. Ligde 17 hafta sonunda attığı 17 gol, ona takımın lideri unvanının yanı sıra gizli golcü sıfatı bile kazandırmış oldu. Buna rağmen bir röportajında, en önem verdiği şeyin  attığı goller olmadığını belirtti Mkhitaryan. Nitekim Lucescu’nun da dediği gibi; oyun zekası ve yaratıcılığının yanı sıra Willian ve Alex Teixeira’yı oyuna katmadaki becerisi, aslında onun en etkili özellikleri. Henüz 17 yaşında Sao Paulo’nun genç yetenek geliştirme programına katıldığında Portekizce’yi iyi öğrenmesi de etrafındaki dört Brezilyalı’yla anlaşmasını kolaylaştırıyor. 

Lucescu'nun yeni gözbebeği: Henrikh Mkhitaryan

Lucescu Türkiye’de biraz daha kalsaydı ne olurdu tartışılır. Fakat o İstanbul’dan ayrılırken UEFA katsayı sıralamasında 14. olan Ukrayna, bugün Luce’nin Shaktar Donetsk’inin önderliğinde ilk 6’yı zorluyor. Sanayi Devrimi’nden bu yana futbol kültürüne sahip bir madenci şehrindeki potansiyeli, ülkenin sayılı oligarklarından birinin desteği ile müthiş bir güce çevirdi Lucescu. Üstelik bu hedefe yürüdüğü 8,5 yılda bol sıfırlı transferler yapabilecek imkânları varken, bunun yerine gelecek vaad eden ve kafasındakileri sahaya yansıtabilecek verimli futbolcuları tercih etti. Türkiye’de Sergen Yalçın’ı zamanlıca değerlendiremediği için üzülen Lucescu, bugün kendi elleriyle yonttuğu genç ve yetenekli oyuncularıyla sesini Avrupa sahnesinde rahatlıkla duyurabiliyor.

Not: TamSaha dergisinin Aralık 2012 sayısında yayımlanmıştır.

UEFA Team of the Year 2012


Geleneksel seçimimizi bu yıl da yaptık. Bu kez taktik diziliş seçmeyi eklemiş UEFA ve benim takım da 4-3-3'e göre dizilmiş halde. Kaleci ve forvetleri seçerken elim hiç kararsız kalmadı açıkçası. Orta sahada ise Pirlo reis ve Iniesta'nın yeri garanti iken, Xavi ve Xabi Alonso arasında kaldım. Sonra karar verdim ki Bask olanı, Katalan'dan bir adım önde ve bu halde takımın orta sahası biraz daha sert durdu! Defansta Ramos'un yerine pek alâ Lahm da olabilirdi ama Alba belki de bu kadroda yılın en iyi çıkış yapan adamı oldu, orası net. Son olarak Thiago Silva ve Hummels gibi bir stoper ikilin varsa geriden top çıkarma derdin olmaz. Her ikisi de son birkaç sezonda kendini çok geliştirdi ve Avrupa'nın sayılı defans adamlarından artık.

18 Kasım 2012

Rivaldo'dan Ibrahimovic'e


Ibrahimovic'in İngiltere'ye attığı gole ne demek lazım bilemedim. Her ne kadar karakterini sonuna kadar sorgulasak da enteresan futbolcu. "Onun gibisi yoktu" dedirtecek cinsten; beğenin ya da beğenmeyin öyle.

Ibra'nın attığı 30 metreden attığı rövaşata golün estetik açıdan bir nebze alt, fakat önem açısından birkaç gömlek üst versiyonunu 2001 Mayıs'ından Rivaldo Valencia'ya atmıştı. İzleyenler unutamaz zaten. Ligin son haftası... 5. sıradaki Barcelona, Şampiyonlar Ligi'ne katılabilmek için kendisinden 3 puan önde 4. sırada bulunan Valencia'yı mutlaka yenmek zorunda. Dakikalar 89'u gösteriyor ama durum halen 2-2. Derken kaleye sırtı dönük halde ceza yayının hemen üstünde bekleyen Rivaldo'ya orta sahadan uzun bir top geliyor ve topu ölü bir noktaya tam tadında bir hızda gönderiyor Brezilyalı. Barcelona'nın Şampiyonlar Ligi'ne katıldığında delicesine sevindiği yıllar da vardı işte...


O son dakika golünün anlamını birçok kişi hatırlar ama o golün ertesi sezon Şampiyonlar Ligi'nde Fenerbahçe ve Galatasaray için nelere mâl olduğunu pek azı bağdaştırır. Malum, Fenerbahçe'nin sıfır çektiği ve Galatasaray'ın Lucescu ile ikinci gruptan çıkmayı kıl payı kaçırdığı sezon... Her iki grupta da temsilcilerimizin rakipleri arasında Barcelona da vardı. Fenerbahçe ilk maçında Barça'ya evinde 3-0 ile boyun eğmişti ve sonrasında Leverkusen ve Lyon ile oynadığı maçları da kaybetmişti. Nou Camp'taki son maçın 90+2. dakikası golsüz devam ederken Rivaldo, Rüştü'nün koruduğu kaleye şaka gibi bir frikik golü bırakıveriyordu.

İkinci tur grup maçlarında ise Galatasaray oynadığı ilk 5 maçın tamamını berabere bitirmişti. Bunlardan ikincisinde Nou Camp'ta Barça karşısında ilk devreyi 2-0 önde kapatsa da ikinci yarı Saviola'nın iki golüne engel olamamıştı. Ali Sami Yen'deki son maç ise yine Barcelona'ya karşıydı ve bir anlamda aynı sahada iki sezon Milan'a karşı oynanan maçla aynı kaderi yansıtıyordu. Zira galibiyet Galatasaray'ı lider olarak çeyrek finale taşıyacakken, bunun haricindeki her türlü skor temsilcimizi grup sonuncusu yapacaktı. Luis Enrique'nin golü Barça'yı üst tura, Galatasaray'ı da grubun sonuna gönderse de maç sonunda taraftar her iki takımı da alkışlıyordu.

13 Kasım 2012

Steven Gerrard


Yarın 100. milli maçına çıkmaya hazırlanan Gerrard'ın İngiltere formasını ilk giyişi... Yıl 2000, yaş 20...

Messi, Villa, Vilanova


Dünya üzerindeki en gözde futbol takımı da olsanız, çok az rakibin antikor üretebildiği bir oyun ekolüne de sahip olsanız, bir sürü çocuğa Avrupa futboluna dair ilham da verseniz, neredeyse her kesimden insana takım olarak sempatik de gelseniz bir şeyler ters gidebiliyor. Sahadaki her oyuncusu tek başına yıldız, birlikteyken ise paha biçilmez olan Barcelona'dan bahsediyorum. O birlikten de artık iyice göze çarpan bir çatlak çıkabiliyor.

Messi ve Villa'nın arasındaki soğukluk bir süredir Marca'nın manşetlerinde yer alıyor. Gazete olarak bu ikilinin birbirlerine karşı her türlü hareketini mimiklerine dek takip eder haldeler. Eylül ayında Barcelona'nın Granada'yı 2-0 mağlup ettiği maçı izleyenler hatırlayacaktır. Maçta futbola dair sıra dışı bir durum yoktu ama garip olan, o güne dek her daim güleryüzlü ve sevecen halleriyle gördüğümüz Messi'nin üzerindeki gereksiz sinirdi. Alexis, Thiago, Villa demeden girişmiş ve birkaç kez abartılı tepki vermişti. Futbol dünyasının bir numaralı adamını 8 yıllık kariyerinde ilk kez böyle görünce kolay unutmuyor insan. Ama gelin görün ki bu isimlerden Villa'yı, Celtic'e yenildikleri maçta saha ortasında kendisine pas vermek yerine şut çektiği için eleştirince Marca anında manşeti attı. Son oynanan Mallorca maçında ise Messi'nin attığı ilk golde Villa'nın onu tebrik etmeye bile gitmemesini kaçırmamışlar.

11 maçta yalnızca 2 puan kaybetmiş bir takım için bu tarz bir olay zincirine "sorun" demek bile fazla gelebilir. Ama olur da işler tersine gitmeye başlarsa bu ufak kızarıklığı başta Marca olmak üzere medya da güzelce kaşır ve Vilanova'nın merhem sürmesi gereken bir yara açılır. Tıpkı sezonun başlarında Mourinho ile Sergio Ramos arasında yaşananlarda olduğu gibi...

29 Ekim 2012

Andres Iniesta


26 Ekim 2012

Devrimden Öte



2004 yazında teknik direktör olarak ayak bastığınız orta karar ülkede tam anlamıyla bir futbol devrimi yarattığınızı düşünün. Aynı takımdaki 9. sezonunuzu geçiriyorsunuz ve an itibariyle 12 maç sonunda tek puan kaybınız bile yok. Şampiyonlar Ligi'nde ise Chelsea ve Juventus gibilerinin olduğu grupta lidersiniz. Tarihinde tek bir şampiyonluk bulunan kulübünüze 8 sezonda tam 6 şampiyonluk ve 4 lig kupası hediye etmişsiniz. Avrupa'da ise bir UEFA Kupası şampiyonluğunuz ve bir de Şampiyonlar Ligi çeyrek finaliniz var. Onda da Barcelona'ya elenmişsiniz zaten. Siz göreve başladığınızda o ülke, UEFA katsayı sıralamasında 14. sıradaydı ve Avrupa kupalarına 4 takım gönderebiliyordu. Bugün ise 7. sırada ve kupalara 6 takımla katılma hakkına sahip. Kadronuz nispeten genç ve potansiyel sahibi. Kimi Avrupa devleri bazı oyuncularınıza 25 milyon €'ya varan meblağlar ödemeye razı görünüyor. Tüm bunların yanı sıra gayet kültürlü de bir adamsınız. Ana diliniz ve çalıştığınız ülkenin dili haricinde 5 dil daha biliyorsunuz. Futbolcularınızı üniversite okumaya teşvik ediyorsunuz. Onları restoranlarda oturmak yerine tiyatro izlemeye ve kitap okumaya yönlendiriyorsunuz.

Shakhtar'a gitmeden evvel Türkiye'den arkasına tenekeler bağlanarak ayrılan, korkak diye yerden yere vurulan, ilk fırsatta acımasızca eleştirilen Lucescu... Türkiye'ye geldiğinde dünyaca tanınan, müthiş kariyerli ve bolca kupa kazanmış bir teknik adam değildi. Ukrayna'ya gitmeden de öyle değildi. Ama bugün geldiği konum onun adını Avrupa'nın en saygın isimleri arasına yazdıracak cinsten artık. Ve tabi ki Türkiye futbolu için ne büyük bir kayıp olduğunu bir kez daha kanıtlayacak türden... UEFA Kupası'nı Kadıköy'de kaldırmış olması da bu açıdan kaderin çok güzel bir oyunudur.

Lucescu Avrupa'nın önde elen takımlarından birini çalıştırsa istediği başarıyı sağlamayabilir. Kısacık süren Inter kariyeri de buna örnek. Ama Türkiye ve Ukrayna gibi futbol konusunda var olan potansiyelini değerlendirememiş ülkeler için ilaç gibi bir teknik adam o. İstanbul'dayken birçokları ona bu gözle bakamadı. Halbuki bir süre daha kalabileceği bir ortam olsaydı Türkiye futbolu da o da yıllar önce birkaç basamak birden atlayabilirdi. Bugün bizim futbol kültürümüz birkaç basamak aşağı inerken Lucescu'nun liderliğinde Ukrayna futbolu çıktı üzerimize. Şike muhabbetinden olanca şaibeyi geride bırakamadan kurtulduk bir şekilde. Bir büyük kulübümüz borç batağında. Öteki ise ilk sağanak yağmurda göle dönen stat zemininde Şampiyonlar Ligi mücadelesi veriyor.

İşin kötü tarafı, kalsaydı bizi bunlardan Lucescu bile kurtaramazdı ya işte ona yanmak lazım...

1 Ekim 2012

Bir Çocuk Gözünden Alex


Aziz Yıldırım "günümüzde efsane olmak çok kolay" derken bir açıdan haklıydı. Her başarılı karakteri bir anda efsane mertebesine yükseltip ilk fırsatta olanca sertliğiyle yere çarpmıyor muyuz? Veya futbol dünyasındaki birini yermek için türlü türlü futbol dışı silahları da kullanmıyor muyuz işimize gelince? Çok uzaklara gitmeye gerek yok, Arda Turan'a yapılan saçmalıkların dumanı tütüyor henüz.

Böyle bir ortamda bile 8 sezon istikrarından hiç ödün vermeden ayakta kalabildiği için efsanedir Alex. Attığı gollere, kazandırdığı şampiyonluklara yalnızca birer istatistik olarak bakılabilir belki. Ama mahallede maç yapan çocuğun formasının arkasında yazan onlarca "Alex"e ne demeli peki? Sayısız çocuğun kendini onunla özdeşleştirmesine ne demeli? Fenerbahçe kulübü bilmem kaç milyon taraftarını yatağa buruk gönderiyor bu akşam. O onlarca çocuğu da ağlattı işte böylece. Yarın okuluna belki Galatasaray'a 5-0 yenilmişçesine boynu bükük gidecek o çocuklar. Ama öyle bir ortak değer oldu ki Alex, bu kez Galatasaraylı arkadaşları kolay kolay dalga geçemeyecek o çocuklarla. Sırtlarını sıvazlayıp "valla ben de üzüldüm hacı, takma" diyecek birçoğu.

Aziz Yıldırım'ın dediği gibi kolay efsane olabilmek. Asıl zor olan ise efsane kalabilmek zaten. Buralardan gitti diye Alex'in değeri azalmayacak elbette. O çocukların arkasında "Alex" formaları bir kat daha kıymete binecek bilhassa. Belki bir daha onu sırtına geçirip top oynamak bir yana dursun, annesine yıkatıp odanın en güzel yerine koyacak. Yıllar sonra bu çocuklar büyüyecek, kendi çocukları olacak. Onlara o formayı giydirip Alex'in heykeline götürecekler. Bilsinler; bir zamanlar bu takımda böyle bir güzel adam oynadı diye. Ve Alex'ten başlayıp gaza geldiği hikayeyi Lefter'e dek götürecek.

Arkasını dönüp giderken bu topraklara bir gün geri dönmesini içtenlikle dilediğim nadir rakip takım efsanelerinden biri oldu Alex. Tekrar görüşmek ümidiyle...

28 Eylül 2012

Paris’te Büyük Düşler



Müzesinde iki Ligue 1, birer de Kupa Galipleri ve Intertoto kupası bulunan 42 yaşındaki bir kulüp hakkında söylenebilecek ilk şey, zengin bir tarihe sahip olmadığıdır. Paris Saint Germain’in idol futbolcularla bezenmiş zafer dolu bir mazisi bulunmayabilir. Ne var ki kulüp geçtiğimiz sezon başında el değiştirdiğinden beri atılan tüm adımlar tarihi baştan yazmak üzerine kurulu.

Paris’te sıcak bir Mayıs akşamın Parc des Princes’i ziyaret etmek adına yola düşüyoruz. PSG, tarihindeki üçüncü lig şampiyonluğunu 18 yıl bekleyip Montpellier gibi sürpriz ötesi bir takıma kaptıralı henüz 5 gün geçmiş. Dışarıdan bakıldığında neredeyse hiçbir cazibesi ve görkemi bulunmayan stadın etrafında in cin top oynuyor ve ortama sessizlik hakim. Neredeyse bir apartman dairesinin salonu genişliğindeki kulüp müzesini dolaşarak tüm kupaları ve zafer fotoğraflarını incelemek en fazla 15 dakikamızı alıyor. Soyunma odaları ve toplantı salonu gibi yerleri de gezdikten sonra insanın ister istemez “zaten ne bekliyorduk ki” diyesi geliyor.

"Daha Büyüğü Hayal Et!"

Ne var ki Parc des Princes’in zeminine ayak basarken karşı tribündeki kocaman “Revons Plus Grand” (Daha Büyüğü Hayal Et) sloganı tüm izlenimlerimizi değiştirmese bile en azından hayal kırıklığına girmeden bizi frenliyor. Kulübün geleceğe kararlılıkla bakışını yansıtan bu üç kelime, Parc des Princes’in en tepesinde tüm taraftarlarına umut aşılıyor adeta. Tur rehberi bile geleceğe dair ümit dolu konuşmaktan hiç çekinmiyor. Eskiden maçlara 20 bin taraftarın bile güçlükle geldiğini, geçtiğimiz sezon ise 48 bin kişilik kapasitenin birçok kez zorlandığını anlatıyor şevkle. Hatta gerçek cevabın olumsuz olduğunu bilmemize rağmen kontra atağa kalkıp “peki kulüp tüm bu harcamalara rağmen kâr edebiliyor mu?” diye sorduğumuzda bile “Evet, daha da iyi olacak” demekten geri durmuyor!

Nitekim bu ziyaretin üzerinden iki ay bile geçmeden PSG sırasıyla Lavezzi, Thiago Silva, Ibrahimovic ve Verratti gibi oyuncular için 100 milyon €’yu kolayca feda etti. Elbette sahada kalıcı biçimde başarı sağlamak için bol sıfırlı transferler ve ümit dolu konuşmalar yeterli değil. Yine de iki sezon öncesine göre kadro kalitesinde yayladan zirveye çıkan PSG, bugün Ligue 1’ın açık ara favorisi iken Şampiyonlar Ligi için de büyük düşler peşinde.

Geçmişten Bugüne
Yaz mevsiminde elini cebine atmaktan adeta zevk alırcasına para harcayan Katar Yatırım Ajansı (QIA), Paris Saint Germain’i burjuvazi ile tanıştıran ilk patron değil. Kulüp, kuruluşundan başlayıp bugünkü gibi sıklıkla gazete manşetlerine çıkana kadar çoğunlukla eli bol zümrelerin yönetimi altında faaliyet gösterdi. 1960’lı yıllarda bir grup işadamının Fransa’nın başkentinde güçlü bir kulüp kurma parolasıyla yola çıkması sonucu PSG’nin temelleri atıldı. Bu girişim, Paris gibi Avrupa’nın en elit şehirlerinden birinde yeterince heyecan yaratmayı başardı. Kısa sürede elde edilen finansal güç, medya ve 20 bin üyeyi bulan halk desteği ile birleşince 1970 yılında PSG resmen kurulmuş oldu.

PSG'nin mütevazi kupa koleksiyonundan bir kesit

Profesyonel olarak mücadele verdiği ilk sezonda Ligue 1’a yükselmek, PSG’nin kuruluşu esnasındaki sinerjiyi somutlaştırmak adına gayet pozitif bir durumdu. Ne var ki kulüp içinde işlerin karışması çok gecikmedi ve yönetimdeki tartışmalardan ötürü bölünen PSG, tekrar Ligue 1’a dönmek adına 1974 yazına kadar bekledi. Tam bu noktada bir moda tasarımcısı olan Daniel Hechter PSG’nin başkanlık koltuğuna oturdu ve kulüp tarihinin önemli köşe taşlarından biri de bu oldu. Hechter, göreve gelmeden bir sezon evvel Just Fontaine’i takımın teknik direktörü ilan etmişti. Kendisi başkan olduktan sonra ise sırasıyla Mustapha Dahleb, Carlos Bianchi, Dominique Bathenay, Dominique Rocheteau gibi dönemin yıldız oyuncuları birer birer kadroya dahil oldu.

Her ne kadar parlak isimler transfer edilse de, PSG’nin ilk şampiyonluğunu tatması için 80’li yılları beklemesi gerekecekti. Özellikle Dahleb ve Bianchi’nin yanına sırasıyla Luis Fernandez ve yakından tanıdığımız Saffet Susiç eklemlenince, teknik direktör Gerard Houllier’nin ellerinde güçlü bir alaşım meydana geldi. 1982 ve ’83 yıllarında Fransa Kupası’nı iki kez müzesine götüren PSG, Houllier ile 1986 yazında bu kez Ligue 1’ı lider tamamlayarak ilk büyük başarısını elde etti.

Daniel Hechter’in PSG’yi hem sahada, hem de taraftarın gönlünde yükseltmek adına verdiği ilk çabaların daha büyüğü 1991 yılında gelecekti. O dönemde Bernard Tapie başkanlığındaki Olimpik Marsilya ligi domine etmekle kalmıyor, aynı zamanda Avrupa’da da emin adımlarla kalıcı başarılara yürüyordu. Ligue 1’ın maç yayın haklarını elinde bulunduran Canal+ ise ligdeki bu tek kutuplu gidişattan elbette mutlu değildi. Fransa’nın ikinci büyük şehrinin takımı lige bu derece fazla gelirken onu dengeleyebilecek rakip, ülkenin başkenti ve en büyük şehri olan Paris’ten çıkabilirdi. Böylece Canal+, PSG’yi satın alarak etik açıdan tartışmalı bir koz oynasa da kulübün kaderini derinden değiştirmiş oldu.

El Khelaifi, hayallerini gerekli mercilere aktarıyor.

Paris kulübünün altın çağını Canal+ döneminde yaşaması tesadüf değil. İkinci bir lig şampiyonluğu ile beş Fransa Kupası’nın yanı sıra birer Kupa Galipleri ve Intertoto Kupası’nı müzeye götürmeyi başaran PSG, şike skandalı sebebiyle Fetret Devri’ni yaşayan rakibi O. Marsilya’yı bu dönemde gölgede bıraktı. Ne var ki 2000’li yıllar, Ligue 1’da Olympique Lyon efsanesini yaratacaktı ve Canal+ hegemonyasındaki PSG artık bu yükselişe engel olabilecek güçte değildi. Nitekim Canal+ kulüpten desteğini çekti ve PSG 2007/08 sezonunu 16. sırada, düşme potasından sadecec 3 puan yukarıda bitirebildi. 2011 yazında Katar Yatırım Ajansı’nın yaptığı hamlenin amacı ise 42 yıllık kulübü sadece Fransa’nın değil, Avrupa’nın da zirvesine taşımaktı.

Finansal Durum
Paris Saint Germain’in resmî olarak açıklanan son finansal tabloları, QIA’nın ipleri eline almasından önceki son sezon olan 2010/11’e ait. Tablodaki en güncel rakamlar aslında ayağını nispeten yorganına göre uzatan bir kulübe aitmiş gibi görünse de kazın ayağı pek öyle değil. Sonuçta tam 13 yıldır kâr etmeyi hiç başaramamış bir kulüp söz konusuysa, hele ki bu kulübün yeni patronları da kısa zamanda büyük düşler peşindeyse iyimser olmak biraz zor.

Zlatan yeni evine kararlı bakışlarla giriyor.

100 milyon €’luk geliriyle Avrupa’nın devleriyle uzun vadede yarışması kolay görünmeyen bir kulüp PSG. Ne var ki bu rakamlar açıklandıktan sonra atılan tüm adımlar ve yapılan transferler, üç ana gelir kalemini de pozitif olarak derinden etkileyecek cinsten. Şu an için kulüp ağırlıklı olarak televizyon yayınlarından elde edilen gelirlere bağımlı durumda. Bu da PSG’nin finansal gidişatı için her daim olası bir risk taşıyor ve iplerin tamamen kulüpte olmasını engelliyor. Zira kontratta ve dağılımda meydana gelebilecek en ufak bir negatif değişiklik, Finansal Fair Play öncesi kârlılık baskısı hisseden PSG’yi bir anda zor duruma sokabilir. Örneğin yeni yayın anlaşması yapılmak üzereyken herkes TV gelirlerinin düşeceğini sanıyordu çünkü Canal+ tek başına ihaleye girecekti. Ne var ki PSG’nin patronu olan El Khelaifi, aynı zamanda El Cezire Sports’un da başında bulunuyor. Hal böyle olunca bu kanal da ihaleye girdi ve yayın anlaşması neredeyse aynı tutarda kaldı. Aksi olsaydı birçok Fransız kulübü gibi PSG de durumdan olumsuz etkilenecekti.

PSG’nin 38 milyon € değerindeki ticarî gelirleri her ne kadar Ligue 1 ortalamasına göre iyi durumda olsa da, El Khelaifi’nin hedeflediği gibi Avrupa’nın zirvesindeki kulüplere yakın değil. Bayern Münih’in 178, Real Madrid’in 172, Barcelona’nın ise 156 milyon € ticarî gelire sahip olduğunu düşünürsek PSG’nin ne kadar uzun bir yol kat etmesi gerektiğini anlayabiliriz. Elbette bu kalem, kulübün finansal gelişimi açısından en yüksek potansiyele sahip noktası. Zira PSG’ye bu denli yıldız isimlerin katılması, ekonomik krizle boğuşan Fransa’da bile sponsorları çekmekte zorlanmayacaktır. Emirates’ten yılda 3,5 milyon €, Nike’tan ise yaklaşık 6 milyon € kazanan PSG’nin daha büyük kulüplerdeki gibi bu rakamları en azından 20 milyon € seviyesine çekmesi o kadar da zor değil. Ayrıca başka bir zengin patrona sahip olan Manchester City’nin yaptığı gibi astronomik bir tutar karşılığında Parc des Princes’in isim hakkının satılması da ticarî gelirlere hız kazandırabilir.

Yatırımlar taraftar patlamasını da beraberinde getirdi.

Son rakamlara göre PSG’nin futbolcu ve personel maaşları, toplam gelirinin %69’u seviyesinde. UEFA bu oran için %70 gibi bir tavsiyede bulunuyor ancak kulübün geçen sezon ve bu yaz yaptığı transferlere bakılırsa %70’lik sınır bir hayli ihlâl edilecek gibi duruyor. Finansal Fair Play’in incelemeye başlayacağı bu iki sezon içerisinde PSG’yi en çok sıkıntıya sokacak kalem de bu olacak. Kulüp yönetimi, geride bıraktığımız sezonda tüm giderler düşülmüş olarak 100 milyon € civarı bir zarar yazmayı planlıyordu. Önümüzdeki sezon için ise bu rakam 70 milyon € olarak açıklandı. Finansal Fair Play kurallarının toplamda en fazla 45 milyon €’luk zarara izin vereceği bu iki sezonda 170 milyon € eksiye düşmek, kulübün geleceği açısından hoş kokular yaymıyor. Yine de UEFA bu konuda yüzde yüz katılık göstermiyor. Kulübün gelecek planları ve gelir potansiyeli somut verilerle açıklandığı sürece sert yaptırımlar uygulanmayabilir.

Paris Saint Germain’in sahibi olan Nasser El Khelaifi doğduğunda kulüp henüz 3 yaşında, Ligue 1’a kapak atma derdindeydi. Bugün ise taraftarından yöneticisine, teknik adamından stad rehberine kadar herkesin içinde tozpembe bir umut var. Burjuvazinin ellerinde doğan bir kulüp olarak PSG, tarihi boyunca birçok kez sınıf atlama hevesi doğrultusunda hamleler yaptı ve kısmen başarılı da oldu. Artık daha da büyük düşler peşindeki PSG’yi Montpellier mucizevî biçimde rüyadan uyandırmış olsa da kulüp umut dolu duruşundan bir şey kaybetmiş görünmüyor. Yaz boyunca ses getiren imzalar, finansal olarak azımsanmayacak risk teşkil etse de aynı zamanda sportif ve ticarî olarak büyük birer fırsat niteliğinde. El Khelaifi’nin göz koyduğu üzere Avrupa’nın asırlık dev kulüplerinin ayarına gelmek, uzun vadede iyi çizilmiş bir yol haritası ve şişkin bir banka hesabı ile elbette mümkün. Bu kulüplerdeki gibi köklü bir tarih PSG’de bulunmayabilir ancak su üstündeki asıl hedef de bunun ta kendisi: PSG’nin tarihini yeniden yazmak…

Not: TamSaha dergisinin Eylül 2012 sayısında yayımlanmıştır.

23 Eylül 2012

Özlenen Arsenal


Bugün Premier Lig'de Liverpool - Man. United ve Man. City - Arsenal gibi iki zorlu maç izledik. Tarihî anlam olarak ilk maç daha ağır basıyordu belki ama Anfield'taki oyun beklentilerin çok altındaydı. Shelvey o kırmızı kartı görene dek Liverpool bariz biçimde topa sahip oluyordu ama Shelvey acemice bir hata yapınca işler net olarak değişti. United bildiğimiz temposundan gayet uzak olsa da bir şekilde yine galip gelebildi. Ki bu noktada üstüne tanımam United'ın. Yıllardır oyunun temposunu o kadar iyi ayarlıyorlar ki, ipler hep onların elinde sanki. İki gol geriye düşseler bile bir anda ivmeyi artırıp öne geçebiliyorlar. Yine de Liverpool 10 kişi kalmasaydı galip gelmeleri zordu bugün.

Diğer büyük maç bariz biçimde daha çekişmeli geçti. Arsenal bu sezon Premier Lig'in en izlenesi takımı olabilir. Geçtiğimiz sezonki felaket başlangıçtan ders alınmış gibi. Geçen sezon ilk 5 hafta sonunda takım sadece 4 puan toplayabilmişti. Üstelik alınan mağlubiyetlerden biri iç sahada Liverpool'a karşıydı ve diğeri de Old Trafford'taki 8-2'lik bozgundu. Elde tutulamayan yıldızlar yine tartışılıyordu ve Wenger'in istifası bile konuşulur haldeydi. Bu sezon da Song ve Van Persie gibi iki önemli oyuncu kaybedilse de durum çok daha farklı. Zira Cazorla'nın transferi ve performansı gidenleri hiç aratmıyor gibi. Takımdaki pas trafiği onun etrafında dönüyor ve sezon başlangıcına göre gayet olgun bir oyun sergiliyor Arsenal.

Cazorla ve Arteta, Wenger'in teknik kapasitesi yüksek İspanyol orta saha isteğine çok uygun. Tıpkı daha önce Fabregas'ta olduğu gibi... Ve hatta Chelsea'nin Mata ve Man. City'nin Silva transferleri de Wenger'i bu konuda yalnız bırakmıyor. Yıllardır Premier Lig izliyoruz ama bu konuda İngilizler bir türlü oyuncu yetiştirmeyi beceremiyor. Kaç zamandır Gerrard ve Lampard'ın yanına en fazla Wilshere gelebildi, ki onu da istikrarlı biçimde izleyemedik henüz. Dünya futbolundaki arzulanan futbol tarzını İspanya milli takımı özetliyor. Onun orta sahasını Barcelona ve Real Madrid oluştururken, Premier Lig ekipleri o kadronun yedeklerinin ve hatta kadronun dışında kalanlarının peşinde koşuyor.

19 Eylül 2012

Bir Zamanlar Stamford Bridge


24 Ağustos 2012

Valdes'in Kaderi


Dünkü El Clasico'yu izleyen 100 kişiden herhalde en az 95'i, maçın özetini "kaleci farkı" olarak yorumlar. Haksız da değil gerçi ama kaleci olmanın en büyük şanssızlığı da bu. FM mantığıyla; maçın başından beri 10 üzerinden 8,2 ile oynasanız bile son dakikalarda yapacağınız bu tarz bir hata, maç sonunda hanenize yine 10 üzerinden 5,2'yi yazdırıverir.

Bu durum dünya üzerindeki tüm kaleciler için üç aşağı beş yukarı geçerli. Yalnız Valdes'in fazladan bir şanssızlığı daha var, ki o da karşısında Casillas gibi bir örneğin bulunması. Rüştü'nün önünde eldivenleri taktığı ilk günden bu yana, klasik bir genç kaleci sorunsalı olarak kulüp genelinde güven kazanma konusunda sıkıntı çekti Valdes. Barcelona'nın döktürdüğü ve kupalara abone olduğu dönemlerde bile çoğunlukla takımın en zayıf halkası olarak görüldü. Bu süreç boyunca iyice palazlanan El Clasico çekişmesi ise aslında ona hiç yaramadı. Çünkü iki takımın mevki bazında tek tek oyuncularını karşılaştırdığınızda beyaz tarafın kesin üstün olduğu tek cephe kaleydi. Ronaldo'nun karşısında Messi, Ramos'un karşısında Dani Alves, Mesut'un karşısında Iniesta, hatta Roberto Carlos karşısında bile bir şekilde van Bronckhorst vardı ama Casillas'ın olduğu yerde Valdes'in adı  bir türlü yetemiyordu.

Neyse ki uzun zaman boyunca göze batan bir hata yapmadı Valdes. Gerçekten de artık olgunlaşan bir kaleci görünümü vermeye başladı. Dün yediği saçma sapan gol de bu olgunluğu ve gelişimi tamamen çöpe atmayacak belki. Ama sadece 30 saniye içerisinde Casillas dördüncü golü önleyip Valdes "o" golü yedikten sonra malum güven sorunu tekrar hortladı kaçınılmaz olarak. Ve tabii ki bu kazanın bir El Clasico'da Casillas'a karşı vuku bulması, Valdes'in tekrar acımasızca sorgulanmasına yol açıverdi.

Onun şanssızlığı, kendi taraftarının gözleri önünde her daim bir Casillas örneğinin bulunacak olması... İkisinin arasında sadece 8 aylık bir yaş farkının bulunduğunu düşünürsek, bu kıyaslama Valdes'in kariyerinin neredeyse son günlerine kadar devam edecek.

21 Ağustos 2012

Lyon, Porto, Arsenal


Bu blogu veya TamSaha'daki yazıları takip edenler, Porto ve Lyon'un uyguladığı "keşfet & parlat & sat" politikasını birçok yerde okumuştur. Sıklıkla değiniyorum biraz çünkü bir türlü gerekli atılımı gösteremeyen bizim orta direk kulüpler için en iyi örnek onlar. Aslında bu ikilinin yanına artık Arsenal'i de eklemek mümkün. O. Lyon, 7 yıl üst üste şampiyon olduğu dönemde saha içi başarının yanına çok verimli bir transfer döngüsünü de ekleyerek finansal anlamda azımsanmayacak bir noktaya gelmişti. Ne var ki bu dönem sona erdiğinde "tok satıcı" kimliğinden ziyade yavaş yavaş alıcı konumuna geldiler. Porto ise herhangi bir dönemden bağımsız olarak artık var oluş sebebini bu transfer döngüsü olarak belirlemiş vaziyette.


Lyon ve Porto'nun ortak noktası, değerinin üzerinde para verilen hiçbir oyuncuyu ısrarla kadroda tutmaya çalışmamaları. Yerine birini bulup oldukça yüksek meblağ karşılığında elden çıkardılar birçok oyuncuyu. Kasa sürekli dolarken saha içi başarı da geldi. Arsenal de pek âlâ bu tarz bir kulüp olabilir. Bunun için ideal teknik adama, scouting sistemine ve altyapıya fazlasıyla sahipler. Hatta yukarıdaki tabloya bakınca son 5 sezonda Lyon'un önünde, Porto'ya gayet yakın görüyoruz Arsenal'i. Yalnız asıl sorun şu: camia olarak Arsenal bu kimlikte bir kulüp olmak istiyor mu? Arsene Wenger'in, yönetimin veya taraftarın böyle bir amacı var mı? Hiç sanmıyorum.

Tablodaki oyuncular arasında belki sadece Hleb haricindekileri satarken gönülsüzdü Wenger. Hatta 10 milyon €'nun altında bir miktara ayrıldığı için burada yer almayan Clichy'yi de sayabiliriz. Bu futbolcuların birçoğu uzun vadede Arsenal'in başarılı olacağını biliyordu muhtemelen. Ama hiçbirinin bu kadar beklemeye tahammülü olmadı. Buna da saygı göstermek lazım. Ama her yükselen bu kadar çabuk kaçtığı anda da o "uzun vade" gittikçe daha da uzadı. 


Bir başka nokta; bu yeteneklerin hepsinin Arsenal forması altındaki gelişimi, takımın ortalama gelişiminden bir hayli yukarıda oldu. Ve her seferinde öyle bir yere gelindi ki, dışarıda Barcelona, M. City, M. United gibileri varken orada kalmak cazip görünmedi. City'ye imza atan Adebayor, Clichy ve Nasri'nin dahi başarı potansiyelini en az parasal güç kadar öncelikli gördüğünü düşünüyorum. Neyse; bu ortamda her ayrılan, bir sonrakini tetikledi. Bir anlamda sürü psikolojisi diyebiliriz.

Arsenal'in şu dakikadan sonra "yetiştirip satan" kimliğinden kurtulmak adına yapması gereken öncelikli şey biraz olsun gösterişli transfer yapmak bana göre. Porto ve Lyon'un stratejisine saygım büyük ama Arsenal bu tarz bir kulüp değil. Olmamalı da... Üstelik finansal anlamda zarar eden bir kulüp de değil. O yüzden hem taraftara, hem de geleceğin yıldızlarına başarının geleceğini sözden başka yollarla anlatmak lazım. Geçen sezon Nasri ve Fabregas ayrıldığında aceleyle bu tarz transferler yaptı Arsenal ama sezon daha en baştan kaybedilmişti bile zaten. Bu sezonki Podolski, Giroud ve Cazorla transferleri bu yönde oldukça umut verici. Ayrıca van Persie ve Song'un yerini doldurmak adına daha 10 gün var. Bu sürede aynı kalitede transferlerin yapılması, en azından son 5 yıldır süren kan kaybını durdurmaya yardımcı olacaktır.

29 Temmuz 2012

Mourinho, Nuri, Wenger


Nihayet uzun süredir beklenen makus kaderi Mourinho açıkladı ve Nuri Şahin'i yeni sezon kadrosunda düşünmediğini net bir biçimde açıkladı. Kaleciler ve genç oyuncular haricinde 20 kişilik çekirdek bir kadro var Portekizli'nin aklında. Olabildiğince az ve öz bir kadro istediği bariz. Bu yapılanmanın üzerine de B takımdaki gençlerin kendilerini daha iyi gösterebileceğini düşünüyor. Çok benzer bir yaklaşımı 2006/07 sezonu başlangıcında Chelsea'de de aynı düşünceyle uyguladığını hatırlatmakta fayda var. O günlerde takımını 50 yıl aradan sonra üstelik 2 sezon üst üste şampiyon yapmış bir adamın egosunu taşıyordu elbette. Hatta akıl oyunları bazında da ligde onun eline su dökebilen yoktu, ki Alex Ferguson bile sessiz kalmakla yetiniyordu. Nitekim Mourinho'nun kumarı tam olarak tutmadı. Ligde Man. United'ın 6 puan arkasında kalınırken Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Liverpool engeli geçilemedi. Sadece United karşısındaki FA Cup kaldı o sezondan yadigâr.

Mourinho, bu yaklaşımı 2 sezonu geride bıraktığı R. Madrid'te uygulayınca sonuç ne olacak bilinmez. Inter'de bunu göremedik zira sadece 2 sezon kalabildi Milano'da. Ama geçtiğimiz sezon onun Real Madrid'inde tüm kupalarda 30 maç barajının üzerine sadece 15 oyuncunun çıktığını düşünürsek, Mourinho'nun malum anlayışını halihazırda uyguladığını anlayabiliriz. Bu durumda sırasıyla 12 ve 10 kez sahaya çıkan Hamit ve Nuri'nin gönderilişi zaten sürpriz değil.


Mourinho'nun "az ve öz" anlayışının ilk kez görüldüğü sezon Nuri Şahin'in de B. Dortmund'taki gidişatı sekteye uğruyordu. Bu şekilde 2007/08 sezonunda Feyenoord'un yolunu tutan Nuri, böylece Dortmund'ta onu A takıma çıkaran Bert van Marwijk ile yeniden buluşuyordu. O zamanlar 20 yaşını bile yeni doldurmuştu Nuri ve o doğru Feyenoord hamlesi ile golleri ve asistlerine geri döndü. Dortmund'a geri geldiğinde yanında Jürgen Klopp'u buldu ve sonrasında Dortmund'un başarı hikayesi en keyifli anlarını yazdı zaten. Bu iki teknik adam ile Nuri'nin futbolu ilk önemli gelişmelerini gösterdi kısaca.

Feyenoord'ta van Marwijk ile tekrar futbola dönen Nuri'yi şimdi de Arsene Wenger istiyor. Bir başka genç oyuncu uzmanı ve yetiştiricisi... Nuri henüz 24 yaşında ve gençlik dönemini geride bırakıp olgunluk evresine geçmek üzere. van Marwijk'in ellerinde önemli bir evresini başarıyla geçmiş, gerisini de getirmeyi bilmişti. Şimdi yeni bir evrede Wenger'in tedrisatına girişi, Nuri'nin kariyerini tekrar istenen ve beklenen seviyeye getirebilir.

17 Temmuz 2012

Şimdi Değil de Ne Zaman?


Beşiktaş ve hatta Türkiye futbolu hakkında konuşmaktan ne kadar sıkıldığımı hem yakın çevrem hem de bu blogu en azından geçen sezon boyunca takip edenler bilir. Yeni sezon başlarken de lig anlamında en ufak bir düzelme ümidim yok açıkçası. Hatta hazır yıllık iznime çıkmış, bu akşam da güneylere yol alacakken hiç de öyle bloga Süper Lig hakkında bir şeyler karalayasım yoktu. Ama şu linki gördüğüm anda yazmadan edemedim ne yapayım!

Daha bugün satışa sunulan kombine biletlere büyük ilgi olduğu belirtilmiş resmî siteden. Evet, taraftar bugün almayacaksa ne zaman alacak klişeleri... Sadece Beşiktaş için söylemiyorum ama; taraftarda ne zaman gerçek anlamda kombine bilet alma heyecanı yarattınız ki? Yarattınız da biz mi almadık? Stada gittiğimde yerimin belli olduğunu bildim mi ben? Bildim de yerime oturmuş birini kaldırabilecek bir düzenim mi oldu? Tribünde güvenliğimden emin olabildim mi? Kafama bozuk para veya pet şişe yeme riskinden ne zaman uzak durdum en son? Hadi bunları geçtim, sahada en son ne zaman umut vaad eden bir kadro gördüm? Ne zaman 90 dakika boyunca hop oturup hop kalktım? Sadece kendi takımımı değil, rakip takımı da alkışlayabileceğim bir maçı ne zaman izledim o tribünde? Hadi ben izlediysem de benle birlikte yanımdakiler de alkış tutabildi mi?


Olmadı bunların hiçbiri. En son Tigana varken yaklaştık belki ve ben de en son o zaman kombinemi aldım zaten. Sonrakilerin hiçbirine o kadar güvenmedim. Ülke futbolu da o sezondan sonra ilerlemek yerine geriledi zaten. Gereksiz gerilimlerle dolu koca bir sezonu neden takip edeyim ki?

Kaldı ki Bundesliga'daki kombine bilet satışları hakkındaki haberleri yeni okuduk. Bayern Münih sezon boyunca tüm kombinelerini satarken, Dortmund'un sattığı 54 bin kombinenin üzerine daha 35 bin talebi karşılayamadığı yazıldı. Adamlar ligin başlamasına 1,5 ay kala satışları bitiriyor ve bizim memlekettekiler daha yeni başlıyor! Avrupa'da neredeyse herkesin yeni formaları belli oldu, bizimkiler henüz duyuramadılar bile! Unutmadan hatırlatalım; Dortmund da henüz birkaç sezon öncesine kadar borç batağındaydı ve hatta bu yüzden kendi stadını bile satmak zorunda kalmıştı. Bugünkü imrenilecek seviyeye nasıl geldiklerini artık ben anlatmayayım, her yerde yazıyor uzun süredir.


Bakış açıları arasındaki fersahları anlatmak için blog az geliyor artık. Ülke futbolu için 3 Temmuz büyük bir kriz olduğu kadar eşsiz bir fırsattı da. İçinden çıkmak bir yana, kaynayan kazanın üzerine kapağı olduğu gibi kapatıverdik. Şimdi değil de ne zaman soğuyayım ben Süper Lig'den?

15 Temmuz 2012

Çin, Rusya, Katar


Futbolun içine sermaye bugünkü kadar girdikçe iyi mi oluyor kötü mü oluyor karar veremiyorum. İyi de değil kötü de değil çünkü. Örneğin arkalarında güçlü bir destek olmasaydı yakın zamanda Chelsea, Manchester City, Malaga ve PSG gibi kulüplerin zirveye oynayışını izleyemeyecektik. Bir anlamda çeşitlilik arttı ortamda. Ama öte yandan çok ciddi de bir adaletsizlik söz konusu. Ayrıca bu kulüplerin adım adım sesini duyuran Finansal Fair Play'e ne derece ayak uyduracakları şimdilik soru işareti. Son olarak bu atılımların ceremesini pahalı bilet fiyatları olarak karşısında bulan taraftarın sıkıntısı da ayrı bir tartışma konusu.

Bu parasal bolluk astronomik oyuncu ücretlerini beraberinde getirecekti elbet. Ama bu akım asıl Avrupa ötesine taştığı anda futbolun özünün iyice arka plana atıldığını gördük, ki bana göre işi çığrından çıkaran budur. Bu noktaya kadar Finansal Fair Play veya Bundesliga'daki gibi yerel yönetmeliklerle işi makul seviyede tutabilirsiniz. Ama örneğin Etoo'nun yılda 20 milyon €'ya 30 yaşındayken Anzhi'ye transfer oluşu her yönüyle futbol dışı. Anlayamıyorum böyle adamları ve anlayamayacağım da sanırım. Kariyeri yeterince uzun ve başarılarla dolu oyuncuydu Etoo. Inter'de de aşağı yukarı 10 milyon € kazanacak seviyedeydi zaten, ki o güne kadar kazandıkları da cabası. Şimdi evde oturup klavye başından söylemesi kolay elbette ama bu adam yılda bir 10 milyonu daha neden kazanmak ister? Özellikle Rusya'nın kıyıda köşede kalmış bir kulübünde halısaha maçı misali takılmak için...


Etoo'yu takip edenler de az olmadı üstelik. Drogba, Anelka'yı takiben Çin ligine gitti bir pop-star edasıyla. Üstelik bunu para için yapmadığını belirtti dün. Neden oraya gittiğine dair başka bir açıklama kimin aklına geliyor? Ondan önce de Nilmar'ın Al-Rayyan'a transferini okuduk. Daha 28 yaşında ve piyasası da olan adam Nilmar. Ne işi var Katar'da diyemiyorsun bugünün şartlarında. Alıştık çünkü.

Bu adamların gittiği yer Türkiye olsa anlarım mesela. Bizimkiler de enayi gibi makul seviyede parayı verebiliyor çok düşünmeden. Futbolcu gözünden bakarsak da oldukça ideal. İstanbul'un yaşam tarzı çok yabancı değil, Avrupa'ya yakın, Afrika'ya uzak değil... Ama Katar, Çin veya Rusya nedir? Bugüne kadar milyonları kazanmış adamın fazladan birkaç milyon € için bunca kültür ve coğrafya değişimine gitmesi normal midir?

10 Temmuz 2012

Seba, Milne, Beşiktaş


Bloga yazı yazmayalı da epey olmuş. Bu yoksunlukta iş yoğunluğunun yanı sıra yüksek lisans proje hazırlıkları ve TamSaha yazılarının payı büyük elbet. Ne zamandır ha yazdım ha yazacağım bir şeyler derken bu fotoğraf aklıma geldi. Four Four Two'nun bu ayki sayısından çarptım. Gordon Milne ile yapılan röportajda kullanılmıştı ve gördüğüm anda gözlerimi alamadım. Çarptı resmen hemen...

Süleyman Seba o tüm babacanlığı ve sade otoritesiyle masa başında. Diğer tarafta ise Gordon Milne kendisini Beşiktaşlı yapan imzayı atıyor. Etrafta naif, güleryüzlü ve mutlulukları suratlarına yansımış insanlar... Yaklaşık 25 yıl olmuş ve o zamandan beri neler değişmiş. Özlüyor insan. Yıldız transferden çok genç oyuncularını, şovenizmden çok efendiliği, göz boyamacılıktan çok takımın başarısını düşünen bir anlayışı özlüyor. Seba'dan sonra adım adım kaybedilen ve neredeyse sıfırı tüketen o saygınlığı ve ağırlığı arıyor gönül ister istemez. Şimdi bul bulabilirsen...

29 Mayıs 2012

Çamurun Dibi Yok


Bu sezon Messi 73 gol atmış, Manchecter City efsanevi bir şampiyonluk kazanmış, Montpellier destan yazmış, Chelsea mucizeyi başarmış, Juventus küllerinden doğmuş vesaire... Dönüp dolaşıp biz yine nasıl oluyorsa şike konuşuyoruz bir şekilde! 3 Temmuz'dan sonraki ilk birkaç ay çeşitli kara senaryolara maruz kaldık, ardından da bu pisliğin nasıl halı altına süpürülmeye çalışıldığına. Derken iddianame yazıldı ama bu sürede "halı altı" operasyonu da hız kazandı. Davalar başladıkça hızını artırdı ve nitekim hiçbir kulübün büyük bir ceza almayacağını henüz davalar sonuçlanmadan biliyoruz artık. Ama ateşi başlatan asıl sorunun cevabı hakkında hiçbir kesin bilgiye sahip değiliz. Şike yapıldı mı, yapıldıysa ne şekilde yapıldı, kimler yaptı?

Hadi bizimki kara mizah... Tam diyorum ki ne güzel ligler bitti, biraz kafa dinleriz, zaten Euro 2012 de var, direk ona kanalize oluruz... Hayatımın kafadan son 12 yılında bir ilktir bu arada liglerin bitişine sevinmem. Ama bu sefer de İtalya'dan gelen haberler gündemi coşturdu! Neyse ki oradaki sürecin gerek federasyon gerek İtalyan yargısı tarafınca bizdeki kadar uzamayacağını artık konuyla biraz alakalı herkes biliyor. Birkaç güne olay genişler, birkaç haftaya da cezaları öğreniriz birer birer.


Yalnız İtalya'nın da başbakanı enteresan adammış. "Futbolu 2-3 yıl durduralım" demiş Mario Monti. Orada durduralım derler, burada gerekirse 5 yıl Avrupa'da oynamayıverelim diye konuşurlar. Kimse bu sürede ne yapacağını, neleri nasıl çözeceğini konuşmuyor ama nedense.

Asıl anlamadığım nokta; hadi bizde suç var ama kesin bilemiyorsun, dolayısıyla cezası da olmuyor gibi bir şey. Önümüzdeki yıllarda artık şike veya teşvik görmeyiz diyemiyoruz. Ama İtalya'da sapına kadar cezayı da basıyorlar, hem de hemen. Üstelik bu futbolcular yılda milyon €'lar kazanan adamlarken ne işleri oluyor halen bahisle şikeyle? 800 tane koyunu olan bir çoban fazladan bir koyun için bunca hileye fesada karışıp bütün köyü ateşe atabilir mi? Atabiliyormuş demek ki...


Son olarak buradaki "köy" olan Lazio'nun cezası Juventus'unki gibi olursa geri dönüşü onlar kadar kısa zaman almayacaktır bu arada. Ne Juve kadar taraftar kültürü, ne de onlar kadar köklü tarihleri var. Fiorentina ve Napoli de çeşitli sebeplerle alt liglere düştü ama bu iki unsurun varlığı ve elbette doğru yönetim politikalarıyla tekrar Serie A'ya yükseldi. Çanlar artık Lazio için çaıyor diyebiliriz. Bir de ne olur bari bu çamur Conte'ye sıçramasın. Yazık artık o camiaya... Adam onca sempati kazanmışken kendi adıma bir kez daha kandırılmış olmak istemem.

27 Mayıs 2012

Paris'ten Futbol Manzaraları


Son bir haftadır şirket işi gereği Paris'te olduğumdan neredeyse tüm futbol gündeminden uzak kaldım. İyi de geldi aslında. Türbülansta geçen bir sezonun ardından bir anlamda tatil gibi geldi. Ama gündemden nispeten uzak kalsam da futbolun kendisine o kadar da mesafeli değildim. Önceki gidişimde Stade de France'ı ziyaret etmiştim ve bu kez sıra Paris St. Germain'in mabedi olan Parc des Princes'teydi.

42 yılın kadroları

Avrupa'da öyle bir sürü stat gezmiş bir adam değilim ama PSG'nin stadı öyle mutlaka görülmesi gereken bir yer değil açıkçası. En nihayetinde 42 yıllık maziye sahip bir kulüp olarak iki lig şampiyonluğu ve bir Kupa Galipleri Kupası bulunuyor PSG'nin. Dolayısıyla kulüp müzesinin de öyle görkemli olduğunu söylemek güç. Bir de genel kanım şu ki Lugano Paris'te taraftarlarca da sevilmiyor nedense. Oyununu beğenmiyorlar.

Kulüp mağazasında tanıdık isim

Stat turunda bize eşlik eden rehbere kulübün kâr edip etmediğini sordum. Sırf somut bir cevabı var mı diye merak ettiğimden!.. En nihayetinde oldukça varlıklı bir kulüp sahibi var sonuçta. Ama verdiği cevap somut olmaktan ve rakam içermekten çok uzaktı. Kulüp el değiştirdiğinden beri maça gelen ortalama taraftar sayısının 25 binlerden 45 binlere geldiğini, taraftarların sürekli bir şeyler satın aldığını falan belirtti. Yeterli değil elbette. Henüz Şampiyonlar Ligi'nde bile oynamadan onca yatırımın ve kadro ücretinin ağırlığını kaldırmak kolay değil.

Parc des Princes'te dört İtalyan bir Türk

Benimle birlikte stat turuna katılan 4 kişilik orta yaşlı bir İtalyan grup vardı. İngilizce bilmiyorlardı ama bu kesinlikle anlaşmamıza engel değildi. Akdeniz havasına sahip iki kültür olarak ortak dilimiz futbol iken anlaşamamak olmazdı.

Yavru City'liler!

Son olarak bu fotoğrafı paylaşayım dedim. Taraftarlığın yaşı yok ama en şirin çağı da bu herhalde. Ufak City'liler o son dakika gollerinden sonra formayı bir giyip hiç çıkarmamışlar gibi!

14 Mayıs 2012

Taraftar Akademisi


Euro 2012'ye 25 günden az vakit kalmışken artık yavaştan o ruh haline girmek lazım. Carlsberg, İngiltere Milli Takımı için "Taraftar Akademisi" konseptli bir reklam çekmiş. İngiliz olsam gaza gelmemem mümkün olmazdı herhalde. Yalnız bu reklamın bir benzerinden bize de lazım. Şöyle tribünden nasıl koltuk sökülüp sahaya atılır, maç sonrası nasıl İsviçreli dövülür, tribünde nasıl adam bıçaklanır, biber gazından nasıl korunulur, benzinliğe nasıl yanan cisim fırlatılır, polis şiddetine ne şekilde karşılık verilir vs... Kupada da yokuz ama öğrenmek gerek! Gerilim dolu yeni sezona da hafiften bu şekilde hazırlık yapılabilir sanki.

13 Mayıs 2012

İşte Heyecan Bu!


Premier Lig NTV'de yayınlanırken jenerik sloganını benim yaşlarımdaki herkes bilir. Hani Murat Kosova'nın "İşte Premier Lig bu!" sözü... Bugün öğleden sonra Etihad Stadium ve Stadium of Light'ta öyle anlar yaşandı ki, TV karşısında izlerken formasının rengi ne olursa olsun bir futbolseverin heyecanlanmaması imkansızdı. Uzatmaya gerek yok; mutlaka kazanması gereken maça City 90+2'ye kendi evinde 2-1 yenik girdi. Maç 90+5'te biterken tabelada 3-2 yazıyordu! Maç 1-2 bitseydi bir futbol mucizesinden ve United'ın 20.  şampiyonluğundan bahsediyor olacaktık. Hoş ki şimdi de başka bir futbol mucizesi dillerde haklı olarak. Old Trafford ve Etihad arasında öyle gidip geldi ki o şampiyonluk... Manchester'ın iki ekibine de ister istemez saygı duyuyor insan.

United'ın şampiyonluk durumuna emek, City'ninkine de salt sermaye sayesinde başarılmış gözüyle bakılmasına karşıyım hepsinden önce. City'ninkinde emek yok muydu yani şimdi? Açıkçası ben de maçları dönüşümlü izlerken United'ın ipi göğüslemesini istiyordum ama City'li oyuncuların son haftalardaki ve bugünkü mücadelesini, hırsını, azmini gördükçe istediği olmasa da mutlu oluyor insan. İsterseniz City parayla şampiyon oldu deyin, doğru ya da yanlış tartışılır. Ama öncelikle şuna bakın; bu sezon Premier Lig'i yakından izleyip zevk almadım diyebilir misiniz? Veya bu akşam benim gibi oturup City'nin o maçını izlediyseniz ekran başından nasıl zevk almadan kalkabilirdiniz? Hepsinden önce bunları gözden geçirmek gerekiyor, işin arka planını sonra da değerlendirebiliriz.


Ki değerlendirmek gerekirse de buyrun, United da Amerikan sermayesi ile yönetiliyor. Ama Glazer ailesi yönetimsel anlamda kulübü borç içine sokmaktan pek öteye gidemezken, karşı tarafta yatırdığı parayı sonuna kadar gayet verimli kullanan Şeyh Mansur gerçeği var. Gerek pazarlama, gerek taraftar desteği, gerek futbolcu ve altyapı yatırımı, gerek idari beceri olarak United'a geniş adımlarla yaklaşıyorlar. Hatta bir kısmını en az onlar kadar iyi yapıyorlar. Sadece ünlü futbolculara milyonlar saçmaktan ziyade, bunun yanında stadyumuna ve genç futbolcu gelişimine azımsanmayacak yatırım yapıyorlar. Kısaca olaya sadece sermayenin gücü olarak bakmaktan ziyade, sermayeyi nasıl daha iyi kullanırsınız diye bakmakta da fayda var.

Son olarak Murat Kosova'nın malum sözünü "İşte Süper Lig bu!" diye değerlendirmeyi deneyin. Aklınıza heyecan dolu bir futbol ziyafetinden çok gereksiz gerilimlerle dolu, masa başında saçma sapan kararlarla idare edilen, kocaman bir balon ligi gelmiyor mu? Bilhassa "Bu kadarlık işte bizim Süper Lig de!" diyesim geliyor açıkçası benim. Ve o raddeye geldim ki Süper Lig falan konuşmak istemiyorum. O bir yana, bittiği için de çok mutluyum. Hayatımda gördüğüm en saçma ve rezil sezonu geride bıraktıktan sonra bugünkü Man. City - QPR maçıyla futbola bir kez daha aşık oldum.

Kaybettiğimiz heyecan futbola değil, Süper Lig'e... Kaybettirenler utansın.

ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...