Subscribe Twitter Twitter

31 Aralık 2010

Mutlu Yıllar!..


Yeşil sahalarda görmek istediğimiz hareketlerle dolu bir 2011 yaşamak dileğiyle...

Haftasonu Gelince...


1 Ocak Cumartesi
14:45 West Brom-Man. United / Spormax
17:00 Stoke City-Everton / Lig TV
17:00 Liverpool-Bolton / PL TV
17:00 Man. City-Blackpool / Spormax
19:30 Birmingham-Arsenal / Spormax

2 Ocak Pazar
15:30 Chelsea-Aston Villa / Spormax
18:00 Wigan-Newcastle / Lig TV
19:00 Barcelona-Levante / NTV Spor
21:00 Sevilla-Osasuna / NTV Spor
23:00 Valencia-Espanyol / NTV Spor

3 Ocak Pazartesi
21:00 A.Madrid-Santander / NTV Spor
23:00 Getafe-Real Madrid / NTV Spor

4 Ocak Salı
22:00 Man. United-Stoke City / Spormax

5 Ocak Çarşamba
20:00 Trabzonspor-W.Bremen / Euro Futbol
21:45 Arsenal-Man. City / Spormax

6 Ocak Perşembe
13:30 Juventus-Parma / ?
16:00 Cagliari-Milan / ?
21:45 Inter-Napoli / Spormax

30 Aralık 2010

Ferguson'ın İntikamı


Seviyorum bu adamı... 24 yıldır koskoca Man. United'ın başında olması ayrı bir konu zaten ama onu asıl başarılı kılan otoritesi aslında. Tam da bizim buraların ihtiyaç duyduğu sert ama her zaman haklı olan bir karakter Alex Ferguson. Sir'in oğlu Darren, Championship ekiplerinden Preston'ın teknik direktörü. Daha doğrusu düne kadar öyleydi. Preston'daki kariyerinde çıktığı 49 maçın sadece 13'ünü kazanabildi. Bu sezon ise 22 haftada aldığı 5 galibiyet ve 4 beraberlik ile tablonun dibini gördü. Kısacası gayet kovulmakla sonuçlanabilecek bir çizelge ama kapının önüne konan adam Sir Alex'in oğlu olunca işler garipleşiyor. Aslen Man. United oyuncusu olan Ritchie De Laet, Joshua King ve Mattu James Preston'da kiralık olarak forma giyiyorlardı. Ancak Alex Ferguson, oğlu kovulduğu anda çok sinirlenmiş ve oyuncularını hemen geri çağırmış! Sir bu sefer de haklı mıdır bilemem ama oğlunu korumak böyle bir durum olsa gerek. Neyse ki Preston'ın başkanına krampon falan fırlatmamış!..

28 Aralık 2010

Ceza Sahasında Evlenme Teklifi



Bir evlenme teklifinden alınan 'hayır' cevabı ancak bu kadar yıkıcı ve komik olabilir. Frank adlı arkadaş, Cercle Brugge ile Standard Liege arasında oynanacak maçın öncesini seçmiş bunun için. Bin küsur taraftarın ortası yani. Kızın Kibar Feyzo'daki Şener Şen gibi topukları vura vura kaçması, Frank'in şaşkın yüz ifadesi ve 99 numaralı siyahi oyuncunun hayret dolu bakışlarına toptan çok güldüm. Neyse ki ev sahibi takım maçı 1-0 kazanmış da bizim Frank'in morali belki biraz düzelmiştir!

Arsenal 3-1 Chelsea


Maç öncesi aklımın en ön saflarında bulunan şey, Arsenal'in büyük maç fobisiydi. Kadrolara şöyle bir baktığımda eksikler ve kulübedekiler göze çarpıyordu. Anelka sakatlığından dolayı ilk 18'de yoktu. Arsenal'de de Squillaci, Arshavin ve Chamakh'ın yerine Djorou, Walcott ve van Persie sahadaydı. Bu isimlerin yanında Rosicky, Diaby ve Bendtner de gerektiğinde oyunun yönünü değiştirmek üzere kulübedeydi. Buna karşın Chelsea'de sadece Ramires, Bosingwa ve belki Kakuta el üstünde tutulabilecek yedeklerdi.

Süratli Walcott'ı A. Cole ile eşleştirip Nasri'yi Ferreira'nın önüne sürmek mantıklı görünüyordu aslında. Fransız'ın 41. dakikadaki koltuktan zıplatan ince vuruşu, ilk yarının en güzel anıydı. Arsenal'in sağ tarafında van Persie ile Walcott sık sık yer değiştirerek rakip defansı yıpratmaya çalıştı. Arkadaki Wilshere ve Fabregas'ın dikine pas denemeleri sayesinde ceza sahasına girmeye çalıştılar ama Chelsea çok bütünleşmiş bir takım savunmasına sahip. Çabuk bir şekilde alan daraltmayı biliyorlar. Ancak daha gerilerden gelen Song'un da ilk kez ceza sahasına girmesiyle orayı karıştırdı Arsenal ve golü buldu.

Chelsea ise savunmadaki etkinliğini orta sahada kesinlikle kuramadı. Mikel - Essien - Lampard üçlüsü ile Song - Wilshere - Fabregas'ı bir bütün olarak karşılaştırırsak yaratıcılık bazında net bir fark vardı ilk yarı boyunca. Aldığı topları verimli kullanamayan bir Chelsea izledik ve bu şekilde Drogba da etkili olamadı. Kalou top çıkarmak ve atak başlatmak adına sıklıkla orta sahanın gerisine gelirken, Malouda da Sagna'yı kovalamaktan atağa yeterince destek veremedi. Kısacası Arsenal'in proaktif oyun anlayışına karşı net biçimde reaktif bir felsefeyle oynayan bir Chelsea izledik.


Nitekim ikinci yarıya en azından biraz daha aktif olabilmek adına Mikel'in yerine Ramires ile başladı Ancelotti. Ancak art arda yenen hatalı goller durumu 3-0'a getirince oyunun taktik yönü bir anlamda sıfırlandı. Walcott ve Fabregas'ın yıldırım hızındaki işbirliği, savunmayı hataya çok zorladı. Yine de Ivanovic'in golüyle oyuna tutundular. Arsenal'in eksiği de bu işte. Tüm büyük maçlarda olduğu gibi tecrübeli bir liderin eksikliğini hissettiler. Böyle maçlarda rahat etmeleri için fark yakalayıp gol yemeden onu sürdürmeleri gerek ancak. 3-0 öndeyken bile üstün giden oyunda yenen tek bir gol onların motivasyonunu çökertebiliyor.

3-1'den sonra oyuna giren Bosingwa, Nasri'nin etkinliğini azalttı. Ne var ki Chelsea,  takım olarak diken üstündeymiş gibi oynayan Arsenal'i hataya zorlayacak pas denemelerini yine de yapamadı. 73. dakikada Walcott'ın yerine giren Diaby ile Wenger, bu mantıklı değişiklik sonucunda oyunu garantiye aldı.

90 dakikanın özeti, öncelikle Arsenal'in Fabregas önderliğindeki yaratıcı merkez üçlüsüne yenik düşen Chelsea orta sahası idi. İkincil olarak yedek kulübelerindeki zenginlik farkı etkileyici oldu. Öyle ki, Wenger'in kullanmadığı Arshavin ve Bendtner bile Ancelotti'nin elinde olsaydı maç bu kadar kolay kopmazdı. Transfer döneminde ne olur bilemeyiz ama bu derinlik yoksunu kadroyla Chelsea'nin sezonu nasıl tamamlayacağını merak ediyorum. Mental olarak da son 6 lig maçını kazanamamanın sıkıntısı içindeler. Arsenal ise nihayet büyük bir maç kazanmanın zevkini çıkarıyor. Oyun içindeki ani motivasyon düşüşlerini engelleyebildikleri anda çok daha olgun ve derinlikli bir takım olacaklar.

27 Aralık 2010

Süper Lig'in Süper Fikstürü


Süper Lig'deki fikstür saçmalığıyla bu sezon da karşı karşıyayız. Arşive baktım da, tam geçen sene bugün yazmışım benzer konuyu. Bir yılda değişen bir şey yok tabii ki. Misal Beşiktaş... Lige 19 Aralık'ta ara veriyor, 22 Aralık'taki kupa maçları sonrası takım tatile giriyor. 3 haftalık kocaman tatilin ardından 12 Ocak'ta yine kupa maçı oynanıyor ama gelin görün ki ligin 18. haftası için bir 10 gün daha bekleniyor. Şaka gibi... Zaten adına "kupa" demek için bin şahit gerektiren bir organizasyon bu şekilde daha da umursanmaz hale geliyor. Üstüne üstlük takımların devre arası hazırlıkları da baltalanıyor. 3 haftanın yarısında tatil yap, sonra kondisyona yüklen, ardından kupa maçına çık ve bir 10 günlük aradan sonra lige başla. Bölük pörçük bir şey...

Tüm bunların üstüne neredeyse her yıl olduğu gibi ocak sonu veya şubat başı gibi kar yağışından maçlar ertelenir. Ve takımlarımızın ikinci yarı başlangıcı iyice yalan olur. Bu senaryoları kendimi bildim bileli yaşıyoruz. Halen kavurucu ağustos sıcağında lige başlarken ocak sonundaki karlı havalarda ikinci yarıyı açıyoruz. Ama 3-4 hafta tatil yapmayı da biliyoruz. Kupa maçlarının planı programı zaten malum. E ne anladık şimdi bu ligin süperliğinden?

FC Kopenhag'ın Yükselişi


Şampiyonlar Ligi’nde son 16’ya kalan takımlar arasında en beklenmedik olanı Kopenhag’dı belki de. Üstelik gruptakilerin tamamı, kendi liginin şampiyonu olarak katılmıştı turnuvaya. Sonuçta Danimarka ekibi, Barça’nın ardından tur atlamayı başardı. Son yıllardaki tartışılmaz hâkimiyetiyle Danimarka Ligi’ne resmen ambargo koydu Kopenhag. 1991 yılında kurulan Superliga’nın son 10 yılında 7 kez şampiyon oldu ve toplam şampiyonluk sayısı sekiz. Üstelik Kopanhag’ın kuruluş yılı 1992 ki ben bile daha yaşlıyım!

Kulüp, 19 hafta sonunda yarattığı 19 puan farkla dokuzuncu şampiyonluğuna koşar adımlarla ilerliyor. Bu günleri görmek adına en önemli adım, zaten ivme kazanmakta olan takımın başına 2005’in sonlarında Staale Solbakken’in getirilmesiydi. Daha doğrusu, onun bugüne kadar sürekli desteklenmesiydi. 5 yılda dört şampiyonluk yaşattı Solbakken. Ayrıca Avrupa’da önemli başarılar kazanmasa da en azından her yıl orada bulunarak Danimarka’yı UEFA’nın sıralamasında 12.liğe kadar yükseltti. Tabii bu noktada Belçika, Romanya ve İskoçya’nın hızlı düşüşünü de belirtmek gerek. 12.lik, ilk sıradaki takımın Şampiyonlar Ligi’ne direk gidişinin yanında ikincinin de ön eleme oynaması anlamına geliyor. Yani Kopanhag’ın başarısı Danimarka’ya lokomotif oldu diyebiliriz.


Şu anki ezici üstünlüğü sayesinde Danimarka’da futbola meraklı genç yeteneklerin çoğu, kapağı Kopanhag’a atmak istiyor. Parken stadına deplasmana gelen takımların beraberlik umudu bile yok gibi. Sadece Danimarka’nın değil İskandinavya’nın en kalabalık taraftar grubuna sahip takım da Kopenhag. Üstelik Şampiyonlar Ligi’nden gelen milyonlarca Euro, Danimarka Superliga gibi küçük bir lig için çok önemli fark yaratıyor. Bu şekilde Kopenhag’ın diğerleriyle arası iyice açılıyor. Teknik direktör ve kadro istikrarı sayesinde de iyice belirgin hale geliyor.

Şubat ayındaki Chelsea eşleşmesine kadar 2,5 ay boyunca resmi maçı yok Kopenhag’ın. Tabii ki bu bir handikap ama Ocak ayında bir dizi hazırlık maçı oynama planları var. Favori elbette Chelsea ama insan bir yandan neden olmasın diyor. Demek ki 18 yaşındaki bir kulüp bile adamakıllı idare edildiğinde Avrupa sahnesinde boy gösterebiliyormuş. Anadolu kulüplerini geçtim, dört büyüklerin dahi Kopenhag’dan öğreneceği bir sürü şey yok mu?

26 Aralık 2010

Ya Tevez Futbolu Sevseydi?


Dünya üzerinde mesleğini artık pek de sevmediği halde onu Tevez kadar iyi yapan herhangi biri daha var mıdır? Futboldan sıkıldığını ve erken bir jübilenin sürpriz sayılmayacağını az  söylemedi Tevez. Hadi bırakmasa da en azından memleketine döneceğini çok kez açıkça dile getirdi. Kendine göre sebepleri var tabii. Her şeyden önce Avrupa'ya uyum sağlamak her zaman zor oldu onun için, ki bu bir sürü Güney Amerikalı'nın başına gelen durum. İngiltere'ymiş Almanya'ymış fark etmiyor. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde de oynasalar düzen yaramıyor işte adamlara n'apsınlar, havası suyu bambaşka... Kendi toprağını insanını özlüyor adam. Onun da kızları ve ailesinin bir kısmı Arjantin'de işte. Üstelik şubat ayında doğan kızı prematüre olarak dünyaya geldi.

Tevez gibi adamlar Avrupa'ya gelecekse Portekiz veya İspanya'dan başlamalı bence. Arjantin ile azımsanmayacak kadar benzer kültürel özellikleri var ne de olsa. Mascherano'nun da Liverpool ile hiçbir problemi yokken İspanya'ya kaçması bu sebepten. Tevez de Avrupa'ya ayak bastığında 22 yaşındaydı ama Arjantin'in tersine kıtanın belki de en oturmuş ve muhafazakar ülkesine denk geldi. Sürekli serin ve yağmurlu hava, gri bulutlar, nispeten soğukkanlı insanlar... Hayat bir şekilde ağır aktı Tevez için. Tam olarak onun yerine koyamam kendimi ama ben İstanbul'dan kalkıp Japonya'ya yerleşsem benzer durum olurdu herhalde.

İşte Tevez'in kariyeri aslında bunlara rağmen ilerledi. Bugün M. City ile çıktığı 52. lig maçında 35. golünü kaydetti. Öncesinde M. United adına eşi bulunmaz bir rotasyon parçasıydı, ki o gittikten sonra yokluğu fazlasıyla hissedildi. Ondan önce West Ham'ı son maçta kümede tutuşunu ve Corinthians'ı Brezilya'nın zirvesine taşımasını da unutmayalım. Tüm bunlar, Tevez gibi bir süperstarı doyurmaya yetmez ama türlü sebeplerden dolayı futboldan sıkılan bir adam için fazla sanki.

Yazının başlığına dönecek olursak, sahi, ya Tevez futbolu halen sevseydi ne olacaktı?

25 Aralık 2010

En Kârlı Forma Sponsorları

Liste aşağıdaki gibi. Rakamlar yıllık kazançları ifade ediyor. Tabii ki bütün takımlar Avrupalı ama sponsorlar değil. Orta Doğu kökenli 3 firma görüyoruz mesela. ABD'yi Aon temsil ederken, tek Uzakdoğu'lu olarak Samsung yer alıyor. Gerisi Avrupa bazlı şirketler. Ayrıca kâr amacı gütmeyen tek sponsor olan Qatar Foundation'ın en yüksek yıllık meblağı ödemesi dikkat çekici.

Açıkçası Real Madrid'in bu kadar geride kalması şaşırtıcı. Bwin ile olan sözleşme 2013'te bitiyor ve yenilendiğinde yukarılara çıkacakları kesin gibi. Zira üstlerindeki M. United ve Liverpool henüz sözleşme imzaladı. En ilginç olanı ise Tottenham, ki iki sponsorla birden anlaşmış durumdalar. Autonomy ile Premier Lig maçlarına çıkarken, Şampiyonlar Ligi ve yerel kupalarda Investec yazıyor önlerinde. Aslında gayet akıllıca bir hamle ki bu şekilde Chelsea ve Milan gibilerini bile geride bırakıyorlar. Chelsea ile Samsung, sezon sonunda bitecek olan anlaşmayı yenilediler ama fiyat hakkında henüz bilgi yok.

Barcelona     Qatar Foundation     30 m €
Bayern     Deutche Telekom     28 m €
Man. United     Aon     24 m €
Liverpool     Standard Chartered     24 m €
R. Madrid     Bwin     20 m €
Tottenham     Investec & Autonomy   15 m €
Chelsea     Samsung     12 m €
Milan     Emirates     12 m €
Man. City     Etihad Airways     9 m €
Juventus     Betclic     8 m €

24 Aralık 2010

Haftasonu Gelince...


Arsenal Emirates Stadı

26 Aralık Pazar
14:00 Fulham-West Ham United / Spormax
17:00 Man. United-Sunderland / Spormax
19:30 Aston Villa-Tottenham / Spormax

27 Aralık Pazartesi
22:00 Arsenal-Chelsea / Spormax

23 Aralık 2010

Benitez ve Liverpool


Daha Inter'den ayrılması resmiyet kazanmadan Liverpool'daki evine kafa dinlemeye gitmişti Rafael Benitez. Fotoğraftan görünen o ki, Kop tribününün Rafa sevdasından hiçbir şey eksilmemiş. Roy Hodgson'ı da zaten bir süredir sallayan yok gibi oralarda.

Benitez'i yalnız bırakmayan tek unsur Liverpool taraftarları değil. Sky Sports, kendisini takip etmesi için bir (veya birkaç) elemanını evin önünde kampa yollamış! Malum İngiltere bu aralar donuyor, adamcağız da acıyıp bir fincan kahve ikram etmiş. Buyrun...

10 Yıl Önceki Çocuk


Beşiktaş’ın Porto ile 3 sezon önce İnönü’de oynadığı Şampiyonlar Ligi maçı, rakip takımın yıldızı olan Quaresma’nın o tribünlere ısınmasına yetmişti. Şimdilerde tribünler ona, o da tribünlere aşık. 2000/01 sezonundaki 3-0’lık efsane Barcelona galibiyeti de İnönü’deydi. Bu sefer rakibin kadrosunda yine bir Portekizli olan, ama henüz yıldızı tam parlamamış 21 yaşındaki bir genç vardı. İlk 11’de başladığı maçta 76 dakika sahada kaldı. Yerini Zenden’e bırakırken durum 1-0’dı. O kulübedeki yerine henüz oturduğu anda Ahmet Dursun, Barça kalecisi Dutruel’in üzerinden aşırdığı topu ikinci kez ağlarla buluşturuyordu. 12 dakika sonra da Pascal Nouma skoru belirliyordu. O gece oyundan çıkan 21 yaşındaki ‘çocuk’, sezon sonunda kendi futboluna sınıf atlatacağı Benfica’nın yolunu tutacaktı. Ardından 27 yaşında, olgunluk çağına yeni girdiği zamanlarda Atletico Madrid… Üstelik bu sürecin önemli kısmında Portekiz’in değişmezlerinden olmayı başaracaktı.

Olgunluk çağının son demlerini tadarken, 10 yıl önce sahadan 3-0’lık şok bir mağlubiyetle ayrıldığı stada geri dönüyor Simao. Bu sefer bir yıldız olarak... O gece rakibi olan çaylak Beşiktaşlı İbrahim Üzülmez ile aynı takımda olacak. Üçüncü golün sahibi Nouma ise tribünlerde onu izleyip coştuktan sonra diskonun yolunu tutacak.

Acaba Simao da Quaresma gibi tribünlere bakıp “vay anasını” demiş midir o gün? Demediyse de olsun... Bazı aşklar Nouma'nınki gibi ilk görüşte, bazıları da Quaresma'nınki gibi sonradan ortaya çıkar. Simao da yolunu bulur elbet...

Transfermarkt

Transfermarkt” sitesini hepimiz biliyoruz artık. Özellikle tutarlı verileri ve gerçekçi bonservis ücretleri sayesinde sadece transfer mevsiminde değil, çeşitli araştırmalar için de nesnel bir kaynak niteliğinde. Sitede her takım için “Transfer Rumours”, yani transfer dedikoduları diye bir bölüm var. O aralar hangi futbolcunun o takıma geçiş yapacağını fiktif bir yüzde ile tahmin ediyorlar. Adı üstünde ‘dedikodu’ olsa da bu kısmın tutarlı yanları yok değil. Bizim medyamız da bunu sıklıkla takip ediyor. Hatta muhtemelen Fanatik & Fotomaç tayfasından birkaç eleman canı sıkılınca sitedeki bu yüzdelere bakarak, başka kaynak da kullanmadan haber türetiyor.

Neyse, sitedeki bu yüzdelerin doğruluğuna tabii ki tamamen güvenemeyiz. Merak ettim, malum Ocak transferleri gelirken bizim takımların listesinde kimler var diye. Beşiktaş’ın ilk sırasında haliyle Simao var ve an itibariyle transfer olma ihtimali %79. İkinci sırada yine tahmin edeceğiniz üzere Almeida var ve onun ki de %50. Ayrıca bugün Valeri Bojinov da listeye dahil edilmiş ama onun durumu henüz belirsiz olduğu için yüzde vermek yerine soru işareti konmuş.

Fenerbahçe’nin listesi bildiğimiz gibi. Tam palavra haber yazdıracak cinsten hani. Hiçbir oyuncunun yüzdesi belli değil ama bir sürü aday var. Makoun’dan Hamit’e, Ciani’den Sissoko’ya, Engelaar’dan Mutu’ya, Elmaner’e ve Kranjcar’a kadar… En dikkat çekici durum ise gelenler listesinde değil. Gökhan Gönül’le Manchester United’ın ilgilendiği yazılmış ama tabii bunun da yüzdesi yok. Soru işareti tamamen.

Galatasaray’da en muhtemel transfer %23 ile Hamburg’lu genç oyuncu Tunay Torun iken, ikinci sırada %14 ile başka bir gurbetçi olan Taner Yalçın var. Soru işareti olarak da Volkan Şen, Culio, Emenike, Fatih Tekke, Reo-Coker ve hatta Trabzonlu Teofilo da bulunuyor. Trabzonspor’a dair kayda değer bir nokta yokken, Bursaspor’un listesinde %12’lik Idrissou yer alıyor. Hatta şu an boşta olan Yıldıray Baştürk de plaseler arasında.

Dediğim gibi, bunlar eninde sonunda sadece tahmini yüzdeler. Doğruluğunun altında kimse gözü kapalı imza atamaz ama misal bir Fotospor’dan okumak var, bir de Transfermarkt gibi güvenilir bir siteden okumak…

22 Aralık 2010

Guti'nin Noel Planı


Türkiye'de adamakıllı kaç tane spiker sayabiliyorsunuz? Ama marifeti öyle yırtınmak, sırf bağırıp çağırarak maça sözde heyecan katmak olmayacak. Maç anlatmanın yanında öyle her yanda direk bulamayacağınız bilgiler verecek, anlatımı zenginleştirecek ve en önemlisi gerektiğinde kendi yorumunu katabilecek. Türkiye gibi fanatizmden doğan baskının oldukça bol olduğu yerde ilk ikisini yapsanız bile üçüncüsünü yapmanız biraz sıkar. Bu arada fanatizmden kastım sadece taraftarlar, hatta ondan önce kulüp yönetimleri adına. Bu aşırı baskılı ortamda spiker olarak olaya kendi yorumunu dahil etmek hiç de kolay değil. Çünkü öyle sabit fikirli bir kesim var ki, ne deseniz sizi kulübünün karşıtı olarak görüveriyor. Ama aynı spiker bir Premier Lig maçı anlattığında onun aynı kişi olduğuna inanamıyorsunuz. Kurduğu cümleler bile daha rahat, daha samimi oluyor. Görüyoruz işte, Lig TV ve Spormax'in spikerliğini aynı kişiler üstleniyor.

Geçen hafta Melih Gümüşbıçak, Eskişehirspor karşılaşmasında kırmızı kart gören Guti için "Noel'de ülkesine erkenden gidebilmek için bilerek görmüş olabilir" gibi bir cümle kurmuştu. Bunun hakkında o zaman da yazasım vardı ama R. Wien ve bugünkü kupa maçını bekledim bilhassa. Guti ikisinde de ilk 11'deydi. Öncelikle Gümüşbıçak'ı cesaretinden dolayı tebrik etmek isterim. Her şeyden önce, ilk paragrafta bahsettiğim üzere anlatıma kendi fikrini katabildi. Ama sanki desteksiz oldu biraz... Evet bu fikir insanın aklına o anda gelebilir. Ama daha dur bakalım, 1-2 maç bekle ki gör bakalım Guti ne yapıyor? Nereye gidiyor, ne yiyip içiyor? Düşündüğünde haklıysan o zaman söylersin zaten. "Takım arkadaşlarını enayi yerine koydu" bile dersin çıkıp. Ama hiçbir dayanağın yokken fikrini anında açığa vurursan, malum baskıcı ortamda kendinde bulduğun yorum yapma cesaretini de çöpe atmış olursun.

Melih Gümüşbıçak'ın Türkiye'deki vasatın üstü spikerlerden biri olduğunu düşünürüm. Anlatımına hayran olmasam da işini en azından düzgün yapan biridir bana göre. Ama Beşiktaş taraftarı nezdinde kalitesini korumayı istiyorsa, hele ki bundan sonra da maç anlatımına fikirlerini dahil etmeyi düşünüyorsa Guti'ye karşı ufak bir özür borçlu.

Ulan Arda!


Git buralardan be Arda... Fazla geliyorsun İstanbul'a. Kendi başkanın boğaza kadar başarısızlığın içine batmışken halen "Galatasaray ruhu" kisvesi altında seni kalkan olarak kullanıyorsa, git... Bu istikrarsızlığın içinde bir gece gezmesine çıkınca anında alemci yaftası yiyorsan, git... Medya işini gücünü bırakıp günlük bir "ulan" muhabbetinde bile senin köküne kibrit suyu döküyorsa, git... Taraftarın hemen gaza geliyor, dününü bilmezmiş gibi sana sırtını dönüyorsa, git... Sevgilinle bile özelin kalmıyorsa durma, git... İstanbul seni hak etmiyor demektir. Git ki değerin asıl o zaman tekrar hatırlansın. Hangi takımlı olursa olsun senin kıymetini bilenlerin göğsünü Avrupa'da kabartacağından bir gram şüphe duymam. Ama yeter ki kaç kurtul... Biz seni 66 numaralı formanla sevdik. İçten pazarlıklı hesaplarla yukarıdan sana armağan edilmiş (!) 10 numarayla değil. Kaç 10'dan...

21 Aralık 2010

Noel'de Villareal!



Şu videoyu izleyip kahkahalar atmak için İspanyolca bilmeye  gerek yok. Bir kurumun reklamı falan da değil. Villareal, yıldız oyuncularını kullanarak mükemmel bir PR çalışmasına imza atmış. Budur işte olay! Şef rolünü Guiseppe Rossi üstlenmiş, ki bir İtalyan olarak yakışır. Diğer 'fırlamalar' da Santi Cazorla, Gonzalo Rodriguez, Capdevilla ve Diego Lopez. Özellikle Noel Baba'nın gelişinden sonra ortam iyice coşmuş.

Kupaların Efendisi: Eto'o

Guardiola 2008 yazında Barcelona'da göreve geldiğinde takımdan göndermek istediği futbolcular arasındaydı Eto'o. Bir şekilde La Masia'ya tutundu tekrar. Bu nokta, belki de hayatındaki en önemli anlardan biriydi. Çünkü kulübün tarihine geçen ve 6 kupayla kapanan bir sezonun başrol oyuncularından biri olacaktı. Ne var ki bu 6 kupanın sadece üç tanesinde payı vardı Eto'o'nun. 2009 yazında Ibrahimovic'le takas edilmek uğruna Inter'e yollanacaktı. Bu değişimden kârlı çıkacak ilk kişi olarak görülmüyordu. Ama o inat edercesine Inter'de de üç kupayı birden havaya kaldırdı.

İki sezonda iki farklı ligde 6 büyük kupa... Daha ne istesin ki? Geçtiğimiz haftasonu, bu sefer malum transferden dolayı mahrum kaldığı Kulüpler Dünya Kupası'nı da eline aldı Kamerunlu. Ülkesinin formasıyla Arfika Uluslar Kupası ve Dünya Kupası'nda attığı goller de eklenince Afrika'da Yılın Futbolcusu seçilmesi neredeyse kaçınılmaz oldu.

Barcelona'daki ortamı çok özlediğine eminim. Hatta izinli olduğu bir gün idmanlarını ziyarete de gitmişti. Ama şu son iki sezonda oradaki arkadaşlarından çok daha fazla kupa kazandı Eto'o. Ne Ibrahimovic veya Ronaldo kadar kibirli ve bireysel, ne de birçokları gibi takım oyununda tamamen eriyecek kadar düz. Gerektiğinde solo yapmasını iyi bilen, ama bunun yerine mükemmel bir orkestrada virtüöz olmayı tercih eden bir yıldız olarak tarihe kazındı Eto'o...

20 Aralık 2010

UEFA Team of the Year 2010


2001 yılında ilk kez düzenlenmeye başladığından beri oy veririm buna. Ballon D'Or ve artık maziye karışan FIFA Yılın Futbolcusu gibi ödüllerden çok daha demokratik üstelik. İdeal kadrom resimdeki gibidir. Şurada Xavi, Messi ve Iniesta'ya oy vermeyeni döverler, ki zaten diğer adayların yüzüne bakmadım. Sneijder'in Ballon D'Or için son üçe layık görülmemesi içimde uktedir. Bari buradaki yerini alsın adam. Pique ve Puyol'u ayırmaya resmen kıyamadım. Sağ bek için de Sergio Ramos kusura kalmasın ama Maicon tank gibiydi yıl boyunca. Sağ kanada ve sol beke şu arkadaşlardan daha iyilerini seçemedim açıkçası. Forlan ise daha ne yapsın? Hem kulüp hem ülke takımı orta karar olmasına rağmen nerelere geldiler... Kaleci Casillas da Dünya Kupası kontenjanından orada aslında. Yoksa De Gea'yı ve Julio Cesar'ı da düşünmedim değil. Son olarak kulübeye Mourinho yakışır derim. 2010, onu resmen tarihe kazıyacak bir yıl oldu.

19 Aralık 2010

'La Manita'



Barcelona'nın Real Madrid'i 5-0 ile parçalamasının üzerinden zaman geçti ama yankısı halen ufaktan da olsa devam ediyor. La Manita, yani bu beşliğin etkisi El Classico'nun tarihine işlenecek o kesin. Barcelona o günden beri üçer beşer atmaya devam ediyor. R. Madrid ise galibiyet alsa da Nou Camp kabusunu üzerinde hissedecek daha uzun bir süre. Video ise maç öncesi, esnası ve sonrasıyla enfes bir kolaj olmuş. Biraz da taraftarın gözünden yaşıyorsunuz olayı.

17 Aralık 2010

Avrupa Kupalarında 2. Tur


Açıkçası Beşiktaş'ın rakibi olarak Liverpool'un gelmesini çok istiyordum. 3 yıl önce İnönü'de izlediğim o maçın üstüne tanımam hâlâ. Atmosfer, sahadaki oyun, tribünler, maç öncesi, kısacası her şey mükemmeldi o gece. Bobo'nun durumu 2-0'a getiren golü de gözlerimi yaşartmıştır, unutmam... Rövanşı hakkında hoş şeyler hatırlamasam da o eşleşmeyi asıl şimdi bir kez daha isterdim. Neyse, kısmet değilmiş. Kuraları canlı izlerken Sparta Prag ile eşleşince bu sefer Stuttgart'ı ister oldum. Hani en azından nispeten formsuz takımdır, biraz işimize gelsin diye. O da olmadı, Dinamo Kiev geldi. Denk bir mücadele olacağını düşünüyorum nitekim bizimkilerin ne yapacağı hiç belli olmuyor. Lucescu Shakhtar'a geldiğinden beri onun gölgesinde kaldı D. Kiev çoğu zaman. Hatta 2 sezon önce UEFA Kupası'nda yarı finale çıktıklarında onları eleyen yine Shakhtar'dı. Leblebi gibi bir kura olmadığını, hatta böyle bir kavramın zaten baştan yanlış olduğunu söylemekte yarar var.

Bu turu geçtikten sonra karşımıza gelecek muhtemel rakip ise Aris - Manchester City eşleşmesinin galibi olacak. Aris ufak çapta bir peri masalı yaşıyor. Yunanistan'daki maç, bu turun galibini belirlemek açısından fazlasıyla kritik olacak. Yine de City direk favoridir. Son 16'da olası bir Beşiktaş - M. City eşleşmesi ise çok ilginç olur. Petrol kralının takımı ile tüp kralının takımı karşı karşıya!.. Şaka bir yana, bence Zenit ve Porto'nun ardından kupanın favorisidir City.


Şampiyonlar Ligi ise yine nostaljik. Arsenal - Barcelona mücedelesini zevkle bekliyorum. Gözler Wenger bu sefer Messi'ye nasıl bir önlem alacak merak içindeyim. Inter - Bayern kapışmasında favori bu sefer neredeyse 180 derece döndü. Geçen sene ibreler direk Inter'den yanayken bu sefer Bayern bir değil birkaç adım ileride. Teknik direktör farkı da bu olsa gerek. Milan - Tottenham maçı bayağı bir fırtınalı olur. Hatta iddaa tabiriyle kesin üst maç diyelim. Tottenham'ın müthiş sezonu, Inter maçları ile zirve yapmıştı. Şimdi aynı statta komşu takıma misafir olacaklar. Lyon - R. Madrid eşleşmesini görünce bir tebessüm geldi yüzüme. Fransızların Madrid üzerindeki kara gölgesi halen akıllarda ama Mourinho faktörü var bu sefer. Son olarak Marsilya - Man. United arasındaki maçların ciddi bir taktik savaşa sahne olacağını düşünüyorum

16 Aralık 2010

Haftasonu Gelince...

17 Aralık Cuma
20.00 Trabzonspor – Kardemir Karabük / LİG TV
21.30 Monchengladbach – Hamburg / TRT 3
18 Aralık Cumartesi
14.00 Altay – Adanaspor /TRT 1
14.00 Kayserispor – Bucaspor /DIGI
16.00 G.Birliği – Bursaspor /LİG TV
16.30 E. Frankfurt – B. Dortmund /TRT 3
17.00 Antalyaspor – Ankaragücü /DİGİ 205
17.00 Arsenal – Stoke City /SPORMAX
19.00 Fenerbahçe – Sivasspor /LİG TV
19.00 Gaziantep BŞB – Diyarbakırspor /TRT 6
19.00 Inter – TP Mazembe /NTVSPOR
19.30 Liverpool – Fulham /SPORMAX
19.30 St. Pauli – Mainz /TRT 3
21.00 Espanyol – Barcelona /NTVSPOR
21.45 Milan – Roma / SPORMAX / TV 8
22.00 Paris Saint Germain – Monaco /KANAL A
23.00 Real Sociedad – Valencia /NTVSPOR
19 Aralık Pazar
13.30 Lazio – Udinese /TV 8
13.30 Orduspor – Denizlispor /TRT 1
14.00 Manisaspor – İstanbul Belediye /DİGİ
15.30 Blackpool – Tottenham /SPORMAX
16.00 Chievo – Juventus /TV 8
16.00 Konyaspor – Galatasaray /LİG TV
17.00 Kasımpaşa – Eskişehirspor /DIGI
18.00 Chelsea – Man. United /SPORMAX
18.00 Sochaux – Bordeaux /KANAL A
19.00 Beşiktaş – Gaziantepspor /LİG TV
19.00 Rizespor – Samsunspor /TRT 1
20.00 Malaga – A. Madrid /NTVSPOR
21.45 Sampdoria – Genoa /SPORMAX
22.00 Real Madrid – Sevilla /NTVSPOR
22.00 Marsilya – O. Lyon /KANAL A
20 Aralık Pazartesi
22.00 Man. City – Everton /SPORMAX

UEFA ve TV Yayınları


Platini UEFA'nın başına geçtiğinden bu yana sürekli bir 'eşitlik' ilkesi yürütüyor. Daha ilk günlerindeki kural değişikliğiyle Şampiyonlar Ligi'ni daha geniş bir çevreye yaymasının yanı sıra, nispeten zayıf liglerden daha çok katılımcının önünü açtı. Mayıs ayında da Financial Fair Play'i uygulamaya sokarak kulüplerin varlıklı kişiler tarafından aşırı avantajlı hale getirilmesini engellemeye çalıştı. Platini'nin son uygulaması ise, Şampiyonlar Ligi ve Dünya Kupası eleme maçlarının yayın hakları ile ilgili.

Şu anda UEFA'ya üye olan her federasyon, bu iki kupanın eleme maçlarının ülke içindeki yayın hakkı anlaşmasını kendi yapıyor. Platini'nin henüz taslak aşamasındaki uygulaması ise, bu maçların hem yayın hakkı hem de pazarlama anlaşmalarını merkezi bir sistem üzerinden yürütmek. Havuzda toplanacak olan paranın ülkelere nasıl dağıtılacağı henüz bilinmiyor. Ancak kesin olan şu ki, büyük ülke federasyonlarının gelirlerinde bariz bir düşüş olacak ve daha zayıf olanların eli kuvvetlenecek. Mesela İngiltere'de FA, yayın hakları satışı ve sponsor anlaşmalarından yılda 183 milyon Pound elde ediyor. Bu miktarı korumak adına sonuna kadar lobi yapacakları su götürmez. Zira Wembley'i yenilemek için 300 milyon Pound kadar borca girdiler ve halen onu ödemekle uğraşıyorlar. Tasarı kanuna dönüşür ve ters bir dağılım sistemi uygulanırsa FA'in gelir kaynaklarını yenilemesi şiddetle gerekebilir.

İngiltere'yi örnek vermemin sebebi, bu konuda en çok gelir elde eden ve en iyi yönetilen ülke olması. Malum tasarının Türkiye'yi nasıl etkileyeceğini net olarak bilemeyiz çünkü gelir rakamları elimizde yok. Avrupa'nın orta direk takımlarından biriyiz ve tasarının gelir dağılımı konusu şu an çok muğlak. Dolayısıyla dramatik bir gelir değişikliği beklemem açıkçası.

14 Aralık 2010

Büyük Takım Olmak



Büyük takım dediğin şeyin sosyal yönü olacak arkadaş. Barcelona’nın UNICEF’e destek verip, formasına reklam alsa bile bundan vazgeçmemesi gibi… Veya vakti zamanın Liverpool’unda Shankly’nin işçi kökenli taraftarlara sıklıkla maç bileti dağıtması gibi... Ya da Schalke’nin madenci kökenini hiçbir zaman unutmaması gibi… En son örnek de Manchester United’tan. Şili’de 69 gün göçük altında kaldıktan sonra kurtulan 23 maden işçisini haftasonu oynanan Arsenal maçında onur konuğu olarak ağırlamışlar. 10 tanesi de gelme fırsatı bulamamış İngiltere’ye. Hatta Ferguson maçtan önce soyunma odasında takımı ateşlemek için onların hikayesine değinmiş.

Futbolun sadece futbol olmaktan çıktığı güzel bir an kısaca. Özellikle Rooney’den imzalı topu alan adamın mağrur yüz ifadesi çok şey anlatmıyor mu?

Man. Utd. 1-0 Arsenal



Maçın kritiğine girmeden sadece bir noktaya değineceğim. Arsene Wenger'i gayet severim. Felsefesi ve tutkusu olan idealist bir adamdır benim gözümde daima. 5 yıldır kupa alamama pahasına genç ve uyumlu bir takım yaratmaya çalışıyor. Taraftarın sabrı zaman zaman taşsa da saygı gösterilecek bir durum. Ne var ki bir şeyler sürekli eksik kalıyor Arsenal'de, ki bence bunların başında tecrübeli oyuncu eksikliği geliyor. Onun yerine takımdaki gençlerin o tecrübeyi beraber paylaşarak elde etmesini amaçlıyor sanki Wenger. Ve bu şekilde birbirine daha da bağlı bir ekip oluşturmayı. Hal böyle olunca evet, göze hoş gelen bir oyun görüyorsunuz sahada. Ancak malum eksiklik yüzünden özellikle büyük maçlarda sorun oluşuyor. Bir Toure'yi arıyor mesela gözler. Böylece her sene "bu sefer olacak" diye çıkılan yoldaki önemli dönemeçlerden hasarla ayrılıyor Arsenal.

Premier Lig'de malum 4 Büyükler'in yanına son 2 sezondur Tottenham ve Manchester City de dahil oldu. Geçen seneki Fulham ve bu sezonki Bolton gibi sürpriz çıkış yapan ekiplerin haricinde, bir takımın şampiyonluğa giden yolu bu saydığımız büyükleri geride bırakmaktan geçiyor. Man. United, Chelsea, Arsenal, Liverpool, Tottenham ve Man. City'den herhangi birinin zirveye ulaşması için diğer beşinin bileğini bükebilmesi gerek. Arsenal'e baktığımız zaman geçen sezon bu takımlarla oynadığı 10 lig maçının 6 tanesini kaybettiğini görüyoruz. Kazandığı maç sayısı ise sadece 3'te kalmıştı. Bu sezon da malum beşli ile karşılaştığı 5 müsabakanın üçünden boynu bükük ayrıldılar ve sadece City'yi yenebildiler. Oysaki Chelsea, geçen sezon kupaya uzanan yolda bu 10 maçın 7'sini kazanmayı başarmıştı.

Arsenal yine de şampiyon olabilir. Tabii ki önemli maçlarda bir kat daha iyi performans gösterdiği taktirde... Zira Premier Lig tam bir kurtlar sofrası kıvamında ve o sofrada sadece yavru kurtlara söz geçirebiliyorsanız karnınızı tam anlamıyla doyurmanız iyice zorlaşıyor.

13 Aralık 2010

Hoşgeldin (!) Fernandes


Quaresma için uçak terminaline 1000 kişi gidip karşılama yapabilirsiniz, anlarım. Aynı şekilde Guti için de... Veya ne bileyim Hoojdonk, Anelka, Ortega, Elano gibilerine de aynı sürpriz yapılabilir. Yalnız bunu her gelen futbolcuya yapınca ne manası oluyor? Bugün Manuel Fernandes'i karşılamaya giden taraftarlardan acaba kaç tanesi bu oyuncuyu tanıyordu? Transfer olgusu bu ülkede öyle bir hal aldı ki, futbolcunun adının söyleniş şekli bile umut verici olabiliyor kimilerine. Tüm tribünlerden tepki görürken Ferrari gibi o kadar da ön planda olmayan birini transfer edince aynı taraftarlar Demirören'e "büyük başkan" tezahüratı yapmıştı. Yeni bir şey değil ama dün gibi hatırlarım... Bu kadar da tek transfere bağlı takımlar mı bizimkiler? Veya gelen oyuncular gerçekten bir Rooney veya Iniesta kıvamında mı? Gerçekten onları getirseler ne yapacak bu taraftarlar?

Şimdi Fernandes ne yapsın peki? Yüzündeki garip şaşkın ifadeye bir bakın... Bu adam kendini bulutların üzerinde hissediyor muhtemelen. Ve ilk maçlarında beklendiği gibi oynayamazsa bu sefer de o yükseklikten yere çakılacak. Kendine güvenini sorgulamaya başlayacak erkenden. Son yıllarda yıldızlar geldikçe söylenir oldu artık ama istemeden kötülük ediyoruz adamlara, haberimiz yok.

12 Aralık 2010

Tevez, Ferguson ve 'Boyunluk'


Futbolcuların şu boyunlarına geçirdikleri şeyin adı nedir öğrenemedik bir türlü. 'Boyunluk' diyelim şimdilik... Bizde özellikle Volkan Demirel sıklıkla giyiyor mesela. İngiltere'de de bu kumaştan boyunluğun müptelası olan adamdır Tevez. Ne var ki Alex Ferguson'ın bunu o kadar da sevdiği söylenemez. Zira Ferdinand'ın da yakın zamanda Twitter'ında belirttiği üzere artık hiçbir United'lı futbolcunun boynunda bu aksesuarı göremeyecekmişiz. Belli ki yasaklamış İskoç hoca ama insaflı (!) davranıp eldiven takılmasına bir kısıtlama getirmemiş. Sakın Tevez'in Manchester United'tan ayrılma sebebi bu olmasın!

11 Aralık 2010

Barcelona Serisi


Aşağıdaki postta Barcelona'dan söz açılmışken... Takım yarın oynayacağı Real Sociedad maçını kaybetmediği taktirde, kulüp tarihindeki "resmi maçlarda art arta nağmalup kalma" rekorunu kırmış olacak. Lige puansız başlamalarına yol açan Hercules mağlubiyetinden sonraki 20 resmi maçta 17 galibiyet alıp 3 kez berabere kaldılar. Bundan önceki rekor da çok uzakta değil. Guardiola'nın ilk sezonu olan 2008/09 sezonuna ait. O zaman da lige Numancia yenilgisi ile başlamışlardı ve Şampiyonlar Ligi grubunun formalite niteliğindeki son maçında Shakhtar'a yenilene kadar tam 20 karşılaşmaya çıktılar.

Bu arada Barcelona, resmi maçlardaki galibiyet serisini de kırmaya gayet yakın. 2 Kasım tarihindeki Kopanhag beraberliğinden sonraki 8 mücadelede hiç puan kaybetmediler. Bu daldaki rekor da art arda 11 galibiyet ile yine Guardiola'nın siftah sezonuna ait. Bu rakama ulaşmak için ligde R. Sociedad ile Espanyol'un yanı sıra kupada A. Bilbao'yu geçmeleri gerekiyor.

Nihayet Barça


Barcelona'nın bugüne kadar formasına reklam almaması sadece yalancıktan bir gösteriydi bana göre. Günün birinde mutlaka yıkılacak olan bir tabuydu ve yıkıldı. İş şov yapmaksa, 111 yıllık kulübün formasının kutsallığına leke getirmemek adına reklam almaması ilk bakışta takdir edilesi. Ne var ki futbol kulüpleri kapitalizm ile tanışalı o kadar da zaman geçmedi.

Tarihteki ilk forma sponsorluğu anlaşması 1979 yılında Liverpool ile Japon Hitachi markası arasında yapıldı. 80'lerde ise bu pazar canlanmaya başladı. Yani Barcelona veya herhangi bir kulübün "göğüs reklamı direnişinin" kökenine inmek için 111 yıl yerine sadece 30 yıl öncesine gitmek yeterli. Kaldı ki, o yıllardan bir süre öncesine kadar futbol kulüpleri, kendilerine forma sağlayan firmalara para ödüyorlardı. Sahada aslında onların reklamını yaptıklarını fark edip işi tersine çevirmek de biraz zaman aldı yani. Bir örnek daha vermek gerekirse, 1992'de Premier League kurulurken Rupert Murdock'ın TV yayın haklarını almak için ödediği ücret sadece 115 milyon pound idi. Yani şimdikinin neredeyse 10'da biri.


Yıllık geliri 400 milyon €'ya dayanmış bir kulübün yılda 30 milyon €'luk bir gelir kapısı yaratmış olması tam anlamıyla muazzam. Düşünün, tek bir imza ile gelirinizi tam %7,5 oranında artırıyorsunuz. Hele ki aynı zamanda 400 milyon € civarında bir borcunuz birikmişken... Üstelik Real Madrid'in 22, Man. United'ın 24, Milan'ın 12, Inter'in 9 milyon € aldığı ortamda bu 30 milyonu cebinize indiriyorsunuz. Tabii bu rakama ulaşırken "Barça formasındaki ilk reklam" olma unsurunun payı da yadsınamaz.

Laporta'nın o kadar borcu nasıl oluşturduğuna şaşırıyorum. Kulüp kendi futbolcusunu yetiştirebiliyor ve isteyince iyi rakama satabiliyor. Başarısı transfere bağlı değil yani. Gelir açısından da R. Madrid'in ardından dünya ikincisi üstelik. Laporta'nın o kadar parayı nereye saçtığını bilen varsa beni de aydınlatıversin...

Bu arada logo & forma uyumu açısından iyi bir seçim olduğunu söylemeden bitirmeyeyim...

10 Aralık 2010

Haftasonu Gelince...


10 Aralık Cuma
20.00 Eskişehirspor – Beşiktaş /LİG TV
21.30 Hannover 96 – Stuttgart /TRT 3

11 Aralık Cumartesi
13.30 Karabük – Antalyaspor /DIGI
14.00 Boluspor – Mersin İdman Yurdu /TRT 1
16.30 Bayern Münih – St.Pauli /TRT 3
17.00 Bucaspor – Manisaspor /DIGI
17.00 West Ham – Manchester City /SPORMAX / PL TV
19.00 Galatasaray – Gençlerbirliği /LİG TV
19.30 Borussia Dortmund – Werder Bremen /TRT 3
19.30 Newcastle United – Liverpool /SPORMAX
21.45 Genoa – Napoli /SPORMAX / TV 8
22.00 Auxerre – Marsilya /KANAL A
23.00 Atletico Madrid – D. La Coruna /NTV Spor

12 Aralık Pazar
13.30 Bologna – Milan /TV 8
14.00 Samsunspor – Gaziantep BŞB /TRT 1
14.00 Sivasspor – Konyaspor /DIGI
15.30 Bolton – Blackburn Rovers /SPORMAX / PL TV
16.00 AS Roma – Bari /TV 8
16.00 İstanbul BŞB – Trabzonspor /LİG TV
16.30 Freiburg – Mönchengladbach /TRT 3
17.00 Gaziantepspor – Kayserispor /DIGI
18.00 Tottenham – Chelsea /SPORMAX
18.00 O. Lyon – Toulouse /KANAL A
18.30 Mainz – Schalke 04 /TRT 3
19.00 Ankaragücü – Fenerbahçe /LİG TV
19.00 Denizlispor – Kayseri Erciyes /TRT 1
20.00 Real Zaragoza – Real Madrid /NTV Spor
21.45 Juventus – Lazio /SPORMAX / TV 8
22.00 Barcelona – Real Sociedad /NTV Spor
22.00 Bordeaux – Rennes /KANAL A
13 Aralık Pazartesi
20.00 Bursaspor – Kasımpaşa /LİG TV
22.00 Man. United – Arsenal /SPORMAX
22.00 Valencia – Osasuna /NTV Spor

Luce'nin Yolu


Lucescu'nun Shakhtar'ını izledikçe her seferinde bir kez daha hayıflanıyorum. Ülkeye ayak basan her teknik adama yaptığımız gibi çeşitli sıfatlar takarak ve hakarete varan sözler sarf ederek yolladık onu buralardan. Çingene, korkak, futbolu bilmiyor, karaktersiz vs... Şimdilerde Schuster'in yaptığı gibi o da bir süre sonra medyaya sıklıkla laf soktu ama medya onu biraz olsun anlamak yerine "aha bize ne diyor böyle yahu" modunda daima üstte kaldı. E tabi; Schuster, Del Bosque, Aragones, Rijkaard gibi birinci sınıf teknik adamların bile futbol bilgilerini birkaç ayda sıfırlayan (!) o tantanacılar Lucescu'ya mı laf söylemeyecekti? Ne de olsa onun diğerleri kadar kredisi bile yoktu. Yine de tüm eleştirilere rağmen Türkiye'deki 4 yılına 2 şampiyonluk, bir Şampiyonlar Ligi ve bir UEFA Kupası çeyrek finali sığdırdı Luce.

Shakhtar'daki icraatları ise çok daha parlak. İstanbul'daki kaygan zeminde kalıcı eserler bırakabilen Rumen hoca, uzun vadeli düşünüldüğünde tabii ki daha verimli olacaktı. Ukrayna'daki 7. sezonunu yarılarken geride kalan sürede hiç 2.liğin altına düşmedi ve 4 lig şampiyonluğu kazandı. Şu anda da bitime 11 hafta varken "daimi en yakın rakibi" olan Dynamo Kiev'e 12 puan farkla lider durumda. Son 6 sezonda özellikle UEFA Kupası'nda başarıyı sürekli kovaladı ve 2009 Mayıs'ında Şükrü Saraçoğlu'nda kupayı nihayet kaldırdı. Ve bu sezon takımını Şampiyonlar Ligi'nde tarihte ilk kez 2. tura yükselterek bir kez daha parladı Luce. Üstelik 15 puanla, grubu Arsenal'in önünde lider tamamlayarak...


Sadece topladığı puanlar ve aldığı kupalarla başarı kazanmadı Lucescu. Elano, Tymoshchuk, Ilsinho, Brandao, Chygrynskiy, Fernandinho, Luiz Adriano, Jadson, Srna, Matuzalem, Douglas Costa gibi isimleri Avrupa futboluna zevkle sundu. Onları ya çok gençken keşfedip geliştirdi ya da Beşiktaş'ta Sergen'e yaptığı gibi yeniden bulutların üstüne çıkardı. Gerektiğinde yerlerine aynen yenilerini buldu ve iyi fiyata elden çıkardı. Sonuçta kazanan hep o ve kulübü oldu.

Ülke olarak bir teknik direktörden ne istediğimizi mantıklı bir biçimde tanımlayabildiğimiz anda önemli mesafe  kat edeceğimizi düşünüyorum. Üç ayda Barcelona gibi oynayan bir takım görmek istiyor herkes. İddia ediyorum, bizim Üç Büyükler'i çalıştırmak bir teknik adam açısından Real Madrid'in başına geçmekten bile daha stresli bir iş. Çünkü her şeyden önce futbolcunun fundamental eksikleriyle, basiretsiz yöneticilerle ve ne dediğini kendi de bilmeyen bir medyayla uğraşmak gerekiyor. Hal böyle olunca kolayca yıpranıyor adamlar ve eninde sonunda sahadaki sözde başarısızlık kalıyor ortada.


Sabır göstermediğimiz gibi değer de bilmiyoruz. Buraya gelmeden evvel Real Madrid'te kazanmadık kupa bırakmayan Yeniköy Kasabı, buradan sonra Dünya Kupası'nı alarak devam ediyor kariyerine. Kaldığı yerden... Yine İstanbul'dan ayrılan Luce, Viktor Maslov ve Lobanovski'nin ardından Ukrayna'da yeni bir ekol yaratıyor. Eminim ki Rijkaard ve Schuster de (elbet bir gün ayrılacak nasılsa) şöyle bir nefes nefes alıp mutlu mesut yollarına devam edecekler. Biz de burada geleni öğütmeye, gideni övmeye devam edeceğiz.

Ah be Luce... Şimdi keşke burada olsaydın da yine basın toplantılarında kafanı kaşıyıp atlardan köpeklerden bahsetseydin. Maç sonunda soğuk havada terli terli röportaj veren futbolcuna paltonu çıkarıp verseydin. Erken gittin diyeceğim ama senden sonra olanlara bakınca çok bile durmuşsun diyorum ne yazık ki. Yolun açık olsun...

9 Aralık 2010

Üşengeç Eboue



Arsenal'in Partizan'ı 3-1 yenmesiyle sonuçlanan maçta Eboue şov vardı. Ancak bildiğiniz gibi değil... Henüz sahaya girmeden yapacağını yaptı Fildişili. 24. dakikada sakatlanan Gibbs'in yerine girmek için ısınması gerekiyordu ama malum İngiltere bu aralar biraz soğuk. O da ne yapsın, sıcacık koltuğunu terk etmek zor gelmiş sanki. Bu arada arkadaki elemanların sırıtmalarına dikkat!...

7 Aralık 2010

Demirören'in Borcu



"Beşiktaş, geleceği en sağlam olan kulüptür."
"Fulya projemiz hiç bir kulüpte yok."
"Mali yapımız çok iyi bir durumda."
"Şartlar gerektirdiği için kulübe para vermek zorunda kaldım."
"Avrupa futbolu mali açıdan çökmüş durumda ve başkanların kulübe para vermesi bazen doğal karşılanmalı."
"Ben paramı geri alacağım, o çocuklarımın rızkı."


Sözlerin tamamı, Beşiktaş'a toplam 93 milyon TL borç vermiş olan Yıldırım Demirören'e ait. Tüm basın bültenlerinde yer aldı zaten. Baştan söyleyeyim, ben bunların %90'ına inanmıyorum. 6 yıldan uzun süredir devam eden Demirören dönemine bardağın boş tarafı hakim oldu genelde. Ve o bardağın birkaç iyi transferle hemen dolacağını kabul edemiyorum. Sadece dolu tarafını görmek isteyenlerin sayısı arttı o kadar. Biri böyle konuşunca da "kulübün gidişatına taş koyanlar var" sözleri peşinden geliveriyor, o da ayrı bir komedi.


Takımın (dikkat, kulübün değil) saha içi performansı şu ana dek ağzımı açık bırakmasa da bana gayet umut veriyor açıkçası. Tamam, Schuster'den de şahsen memnunum. Yalnız Beşiktaş A.Ş'nin mali durumunun nesi gayet iyi Allah aşkına? Sadece başkanına 93 milyon TL borcu bulunan bir kulüp nasıl bir gelir düzeyine sahip olabilir ki o mali durum iyi sayılabilsin? Demirören'i kulübü bu kadar borçlandırmaya iten o "şartlar" neymiş de 6 yıldır düzelememiş bilmek isterim ben. Transfer gideri / alınan verim dengesini bir türlü ayarlayamayan, 2004'ten beri kulübü başarısızlığa mahkum etmiş bir başkandan söz ediyoruz. O kadar parayı nasıl ve ne şekilde geri alacak bilmiyorum ama bunu geri ödemek için kulübün gerçekten sağlam gelir kaynakları yaratması gerekiyor.


Son yayımlanan ve 2008/09 sezonunu baz alan Deloitte Para Ligi raporunda Fenerbahçe, yaklaşık 170 milyon TL yıllık geliriyle 30. sırada yer almıştı. Beşiktaş listeye giremediğine göre geliri daha az malum ki. Bu da demek oluyor ki kulübün sadece Demirören'e olan borcu, yıllık gelirinin en az %55'inden hayli fazla. 320 milyon TL'lik toplam borcu düşünmek bile istemiyorum bu durumda, ki İMKB'ye göre kulübün piyasa değeri zaten 367,2 milyon TL!


Yakında yeni stad yapımına el atıyor Demirören. Ümit ediyorum ki o bari son 6 yılın acı bir özeti olarak karşımıza çıkmasın. Zaten kulüp bu mali yapıyla giderse sonunda asıl borçlu olan taraf, milyonlarca Beşiktaş taraftarına karşı Demirören olacak.

6 Aralık 2010

Ballon d'Or 2010


Bir Ballon d'Or galası düşünün ki, Şampiyonlar Ligi şampiyonu olan takımdan bir kişiyi bile içermesin. 10 Ocak'taki tören aynen böyle olacak ve sahnede Xavi, Iniesta ve Messi boy gösterecek. Açıkçası benim favorim Sneijder'di ve onu galada göremeyecek olmak şaşırttı. Bu tarz ödüller veya kıyaslamalar söz konusu olduğu zaman adaylardan hangisinin yokluğu takımını en çok etkileyecekse ona bakarım. Malum üçlüden hiçbirine laf edemem. Hem Barça'da hem de dünya şampiyonu İspanya'da mükemmel bir takımın kilit oyuncularıydılar yıl boyunca. Ancak Inter'in üçlemeyle biten sezonda Sneijder'in rolü takımındaki herkesten daha özeldi. O olmasa işler ne Inter ne de Hollanda adına bu kadar kolaylaşmazdı gibi geliyor. Ancak direk göze çarpan gol ve asist istatistiklerinden ziyade onun katkıları arka planda kaldı biraz.

Neyse ki belki de Ballon d'Or tarihinin en sempatik üçlüsüyle karşı karşıyayız. Ödül hangisine gitse diğerleri için üzülmem gibi ama Xavi ve Iniesta'ya ortak verseler yeri hani. Muhtemelen 6-7 yaşında olup gözlerini Barcelona'ya yeni açan çocuklar bu iki ismin aynı insana ait olduğunu sanıyor! Üçlü arasından favorim Iniesta. İlk defa verilecek olan Yılın Teknik Direktörü ödülünü ise Mourinho götürür, Guardiola'ya bırakmaz. 5-0'dan sonra bu kadarlık teselli oluversin diyeceğim ama Mourinho son zamanlardaki art arda aldığı cezalar sayesinde ödül törenini de tribünden izler diye korkuyorum!

Burma United


Burma (diğer adıyla Myanmar); 50 milyon kadar bir nüfusu olan, yıllık 72 milyar $'lık milli gelire sahip, genellikle tarım ve  balıkçılıkla uğraşan, tam 48 yıldır askeri cuntayla yönetilen fakir bir Güneydoğu Asya ülkesi. Yıllardır düzgün  yönetilmeyen ülke gayet ciddi ekonomik ve sosyolojik sorunları üstüne bir de doğal afetlerle uğraşıp duruyor. Böyle bir ülkenin, yüzlerce Wikileaks belgesi arasından beni en çok şaşırtan habere imza atacağını aklımdan bile geçirmezdim. Meğer 2009 Ocak ayında cunta lideri Than Shwe, oğlunun da gaz vermesi sonucu bildiğimiz Manchester United'ı satın almayı düşünmüş! Hem de biçilen değerin gayet yakınlarında olan 1 milyar $'ı gözden çıkarmış. Ancak ülke o sıralar zaten hortum felaketiyle uğraşıyordu ve yardımlar rezalet derecesinde kötü organize ediliyordu. Bu miktar da zaten zordan öte durumdaki halkın ihtiyaçlarını gidermeye yetecek bütçeye denk geliyordu. 140 bin kişinin ölmesiyle sonuçlanan felaket, ülke içinde ve dışında şiddetli tepkilere neden olunca satın alma işi de yattı tabi!

Rüyanın gerçeğe dönüşmesinin zaten zor olduğunu söylemiyorum bile. Shwe'nin asıl amacı, halkın ilgisini süregelen politik ve ekonomik sorunlardan uzak tutmak. United meselesi yalan olunca da aynı yılın Mayıs ayında milli ligi faaliyete geçiriyor. Tabii bunun için de ülkenin zenginleriyle anlaşıyor, pardon onları 'ayarlıyor'. Her kodamanın bir kulüp kurmasını, onun tüm giderlerini karşılamasını, stad inşa etmesini falan istiyor. Karşılığında da maliyetleri karşılamak adına bu arkadaşlara işlerini yoluna koymak ve "kariyer" yapmak konusunda ekonomik destek veriyor.

Neyse, koskoca olmasa da bir ülkenin bir futbol kulübünü satın alma ihtimalini düşünmek bile ilginç. Rahmetli Bobby Robson Barcelona'ya "milli takım" yakıştırması yapmıştı ama ondan önce bu ütopyaya United ulaşabilirmiş demek ki!

5 Aralık 2010

Avrupa'da Gol Krallığı


                                                İngiltere:   Berbatov (Man. Utd.)      11 gol
                                                İspanya:   C. Ronaldo (R. Madrid)   17 gol
                                                Almanya:  Gekas (E. Frankfurt)        13 gol
                                                İtalya:       Eto'o (Inter)                       9 gol
                                                Fransa:     Moussa Sow (Lille)          14 gol
                                                Portekiz:   Hulk (Porto)                    11 gol
                                                Ukrayna:  Seleznov (Dnipro)            12 gol
                                                Hollanda: Vlemincks (NEC)            12 gol
                                                Türkiye:   Alex (Fenerbahçe)           11 gol

Liste, UEFA'nın katsayı sistemindeki ilk 10 ülkeyi sırasıyla ele alıyor. Rusya'ı hariç tuttum zira orada zaten lig bitti ve Spartak Moskova'dan Welliton 19 golle en golcü oyuncu oldu. Sezon sonunda verilecek olan Altın Ayakkabı ödülünde listedeki ilk 5 ülkenin katsayısı 2 olurken, diğerlerininki 1,5 olacak. Yani Etoo'o'nun şu anki puanı 18 iken, Hulk'un puanı 16,5'ta kalıyor mesela. Ancak bu sezon aslında bu durum çok da önemli değil çünkü ödülün Ronaldo veya Messi'den (15 gol) birine gitmesi çok muhtemel. İkisinin de form düzeyi hiç normal değil! Nitekim geçen sezon da açık ara farkla Messi Altın Ayakkabı'nın sahibi olmuştu.

Beşiktaş 1-0 Bursaspor


Açıkçası böyle bir maça önceden bilet almayıp maç günü yollara düşmek tam bir işgüzarlıktı benim için. Bunun sonucunda 1 saat karaborsacı peşinden koşup sonuçsuz kalmayı da hak ettim zaten. Nitekim çok da pişman olmadım çünkü maç öncesi o gereksiz  olaylar beni İnönü'den soğutmaya yetti bir kez daha. Evet, maalesef soğuyorum ama bu taraftara da anca böyle dökülen bir stadyum layık işte. Beşiktaş taraftarı maç esnasında ne kadar renkliyse, stad dışında bir o kadar kuduruk. Ne var ki Bursalılar'ın da bizimkilerden aşağı kalır yanı yoktu. Bunu "taraftar takımını savunacak tabi, namus meselesi bu, kimse bizim evimizde gelip artistlik yapamaz" gibi saçmalıklarla süslemeyi de geçelim bir  zahmet. Bu değil ki taraftarlık. İşi gücü olmayan bir sürü insanın hayata tek bağlandığı nokta tuttuğu futbol takımı olunca sonuç böyle oluyor. Amacım bir kısım insanı dışlamak değil burada ama durum da ortada. İşin odak noktası futboldan uzaklaştıkça bu rezalete taraftarlık da diyemiyorum ben. Zira oraya sırf kavga etmeye gelen, birbirini daha ilk gördüğü anda saldırganlaşan binlerce insanın varlığı özetliyor her şeyi.

Maça gelecek olursak, her şeyden önce Beşiktaş'a 3 puanı getiren en önemli unsur bana göre gayet iyi uygulanan takım savunması ve alan presiydi. Schuster'in takımında bir süredir eleştirilen nokta, hatlar arasında bariz bir kopukluk olmasıydı. Son haftalarda belirgin biçimde düzelen bu aksaklık bu maçta hiç görülmedi ve duran toplar haricinde rakibe pozisyon bile verilmedi neredeyse. Volkan'ın basit kırmızı kartı olmasa da durum üç aşağı beş yukarı aynı olurdu bana göre; ki bu kartın ardından Schuster çok doğru bir hamleyle Tabata'yı Necip'n yerine oyuna alarak sol tarafa hareket getirdi. İkinci yarı tıpkı Galatasaray maçındaki gibi iyice kontrollü ve sakin oynayan Beşkitaş adına gol kokusu yayılıyordu. Holosko'nun o müthiş vuruşundan 10 dakika sonra İsmail'in sahaya girmesi de yine bir teknik direktör artısıydı, ki bu da yorulmaya başlayan takımı ayakta tuttu.


Beşiktaş'ın Ali Kuçik'ten başlayıp Aurelio ile sertleşen savunması Bursaspor'u yıldırdı diyebiliriz. Bu dar alanda organize olmayı başaramadılar. Bir ihtimal, Volkan atılmasaydı ve skor dengede gitseydi 60. dakika civarında Sercan oyuna girebilirdi ve bu sayede yorulmaya başlayan Beşiktaş'ın takım savunmasını çözebilirlerdi. Ancak şunu da söyleyelim, Beşiktaş'ta bekler ve orta saha oyuncuları arasında güzel bir uyum vardı bugün. Sahada kaldığı sürece Volkan'ın ve Ozan İpek'in etkili olamaması bu yüzdendi.

Sonuçta Beşiktaş'ın adını zirve yarışına tekrar yazabiliriz. Büyük maçları kazanabileceğini geçen hafta gösteren takım, bugün bunu ispatlamış oldu. İkinci yarı Trabzon, Fenerbahçe ve Kayseri ile oynanacak maçların iç sahada olması tabii ki avantaj. Ancak beni daha çok sevindiren şu ki, Beşiktaş günden güne bir "takım" oluyor. Bugün bunu bir sürü eksik oyuncu varken de gösterebildi üstelik. Bunu her gittiği takımda ortaya koyan Schuster'i bu yüzden ne olursa olsun destekledim, destekliyorum. Zira Lucescu'dan sonra ilk defa birbiriyle kaynaşmış ve uzun vadeli başarıları hedefleyebilen bir takım izleme fırsatına sahibiz. Yeter ki kulüp kendi içinde sağlam durabilsin...

4 Aralık 2010

Şeytan Azapta


“İhanete uğradık!”

“Sezonluk biletimi yırtıyorum, bu adamların cebine bir kuruş bile koymayacağım!”

“İçi para dolu çantayla gelmiyorlar. Taraftardan bedel ödemelerini isteyecekler!”

Old Trafford’taki atmosfer, 2005 Mayıs’ında Glazer ailesi Manchester United yönetimini kontrol altına almışken işte bu yöndeydi. O zamanlar bu söylemlerin önyargı içerdiğini söylemek kolay olabilirdi. Ancak 2011’e adım atarken kulübün içinde bulunduğu durum o günleri mumla aratır hale geldi.

United Neden Farklı?
Abramovic Chelsea’yi satın alırken taraftarların bu konuda neredeyse hiçbir olumsuz düşüncesi yoktu. Manchester City Şeyh Mansur’un eline geçerken de tribünlere huzur hâkimdi. Çünkü bu iki ismin kulüp kapısından içeri girerken bir çuval parayı beraberinde getireceği biliniyordu. İşte Glazer ailesinin nahoş farkı henüz bu noktada kendini belli etmişti. 790 milyon £ değerindeki satın alma işleminin sadece 250 milyonluk kısmı ailenin cebinden çıkıyordu. Geri kalan 540 m £’u ise bankalardan ve çeşitli fonlardan borçlanmıştı Amerikalılar.

Taraftarın çekindiği, dönmesi zor olan borcun onlara yüksek bilet fiyatları ve pahalı kulüp ürünleri olarak yansıyacağı idi. Hatta büyüyen tepkiler sonucu FC United of Manchester adlı yarı profesyonel bir alternatif kulüp bile kurdular! Nitekim 5 yıllık Glazer dönemine baktığımız zaman ortalama bilet fiyatlarının %48 oranında arttığını görüyoruz. Bu sürecin temelleri 2006 yazında güçlendi zira Glazerlar, aldıkları borcu tekrar şekillendirmeyi tercih etti. Citadel, Och-Ziff ve Perry Capital adlı fon yönetim şirketleriyle yapılan yeni anlaşma sonucu %14’ü geçen faizlerle 660 m £ borç alındı. Bu tutarın yaklaşık 270 milyonluk kısmı, United’ın varlıkları teminat gösterilerek elde edilmişti. Yani 4 yıl içinde borçlar ödenemediği taktirde United’ın çoğunluk hisseleri bu kurumlara geçecekti.

Takvimler 2010 Ocak ayını gösterirken malum yük iyice ağırlaşmıştı. Böylece Glazer dönemindeki ikinci kırılma noktasına gelindi. Ödeme tarihi yaklaşan borcu karşılamak için piyasaya %8,5 faizli 500 m £’luk tahvil salındı ve 2 hafta içinde tamamı alıcı buldu. Uluslararası bankalara olan tüm borç kapatıldı ama bu durum, 2017’ye kadar her yıl yaklaşık 42 m £ faiz ödeneceği anlamına geliyordu.

Üst üste yenilenen borçlara karşın malî tablolarda halen iyileşme görememek, sonunda bazı varlıklı United taraftarlarını harekete geçirdi. “Red Knights” denen grubun lideri eski bir United yöneticisi olan ve Goldman Sachs baş ekonomistliğini yürüten Jim O’Neill’den başkası değildi. Taraftar birliği ile ortak yürütülen uzun görüşmeler sonucu sezon sonunda 800 m £ değerinde bir teklif yapılması planlandı. Gelişmeler üzerine kulübün satılık olmadığını belirten Glazer ailesi, kararlılığını mayıs ayında belli edecekti. Zira adı açıklanmayan Orta Doğu kökenli bir konsorsiyumun tam 1,5 milyar £ tutarındaki teklifi geri çevriliyordu. Dolayısıyla Red Knights henüz ilk denemesini bile yapamadan planları rafa kaldırmak zorunda kalıyordu.

Rakamların Dili
Glazer hâkimiyetindeki 5 yılı özetlersek, toplam 450 m £ faiz harcaması ve banka ödemesi yapılmasına rağmen borç yükünün halen 510 m £’da kaldığını söyleyebiliriz. Yine de Kızıl Şeytanlar sahada kazanan bir takım ve Glazerlar tam da bu imajla özdeşleşmek istiyor olabilir. Peki, bu hırs United gibi köklü bir kulübe ortalama bir yılda neler kaybettiriyor?

Tablodaki rakamlar, Manchester United’ın son 5 sezondaki yıllık kâr / zarar eğilimini açıkça gösteriyor. Buna göre 2009/10 sezonunda elde edilen 286 m £’luk cironun fevkalade olduğunu söyleyebiliriz. Hatta bir önceki sezonun rakamlarıyla belirlenen son Deloitte raporunda United, 278 m £ cirosuyla Real Madrid ve Barcelona’nın ardından 3. sırada yer almıştı.

132 m £ tutarındaki oyuncu ve personel ücretleri rakam olarak çok görünse de, ciroya oranı %46’da kalıyor. UEFA’nın kulüplere bu oranı maksimum %70 olarak tavsiye ettiğini göz önüne alırsak bu kısma kadar tozpembe bir ortam görebiliriz. Keza 101 m £’luk vergi ve faiz öncesi net gelir, kulüp tarihinde bir rekor.

Bu noktadan sonraki 40 m £’luk futbolcu amortismanı, satın alınmış ve ilk sözleşmeleri halen devam eden oyuncuların yıllık bonservis giderini gösteriyor. Örneğin bir futbolcuyu 20 milyon £ bonservis bedeliyle 5 yıllığına transfer eden bir kulüp, bu süre boyunca her yıl 4 m £’u bu kaleme yazmak durumunda. Son yıllarda Nani, Anderson, Hargreaves, Valencia, Berbatov gibi pahalı transferler yapılmış olsa da Manchester City’nin 71, Barcelona’nın 61, Real Madrid’in 55, Chelsea’nin de 49 m £’luk futbolcu amortismanı olduğunu düşünürsek 40 m £’un abartı olmadığını söyleyebiliriz.


Satın Almanın Artçıları
United’ı asıl batıran kalemler, şerefiye amortismanı ile başlıyor. Resmi kayıtlara göre Glazerlar United’ı 790 m £’a satın alırken, bu tutarın sadece 260 m £’luk kısmı defter değeriydi. Yani geri kalan 530 m £, finansal olarak 15 yıllık ömrü olan marka değeri, gelecekteki kazançlar ve futbolcu yatırımlarından oluşan potansiyel bir tutardı. Dolayısıyla muhasebesel olarak 2020’ye kadar her yıl 35 m £ civarında şerefiye amortismanı yazılmak zorunda. Bu kalem kârlılığı olumsuz etkilese de, UEFA’nın Financial Fair Play kuralları çerçevesinde hesaba katılmayacağını belirtmekte fayda var.

Futbolcu satışları eklendikten sonra oluşan 27 m £ ile tablo yine de fena görünmüyor. Fakat en can alıcı nokta asıl bundan sonra baş gösteriyor. Borçların bedeli olan 42 m £’luk net faiz gideri, görünümü bir anda eksiye çevirebiliyor. Onun üzerine eklenen 65 m £’luk haricî faiz gideri de durumu iyice berbat ediyor. Bu kalem, Ocak ayında yenilenen finansal anlaşmalardan doğan kayıplardan ileri geliyor ve o çapta bir değişiklik olmadığı sürece sıfır olarak kalacak. Zaten o olmasa bile kulübün zarar yazacağı ortada.

Özetlemek gerekirse, sadece 2009/10 sezonunda şerefiye amortismanı ve faiz giderleri gibi faaliyet dışı kalemlere 142 m £ harcandı. Yani cironun %50’si bu şekilde havaya uçtu. 65 m £ tutarındaki tek yazımlık haricî faiz giderini çıkarsak bile bu denge anca %27’ye düşüyor. Arsenal gibi sağlıklı işleyen bir kulüpte benzer oranın %6’larda seyrettiğini düşünürsek aradaki uçurumu daha iyi anlayabiliriz. Bu arada kârla kapatılan 2009 yılında Ronaldo’nun satışından gelen 80 m £’un yine ironik biçimde çoğunlukla bu kalemlere gittiğini görüyoruz.

Saha İçi Etkenler
Finansal tablolar tek başına tehlike çanlarını tüm şehre duyurmaya yetiyor. Ne var ki United’ın durumunu daha da karartan ve takımın performansını derinden etkileyebilecek olan potansiyel riskler var. Kulüp, son 5 sezonda 3 şampiyonluğun yanı sıra oynadığı iki Şampiyonlar Ligi finalinden birini kazanmış olabilir. Ancak Van Der Sar, Ferdinand, Neville, Evra, Brown, Vidic, O’Shea, Giggs, Scholes, Park Ji Sung, Carrick, Berbatov gibi temel taşların ve önemli rotasyon parçalarının yaş ortalaması 32’ye dayandı. Ayrıca onların yerini dolduracak olan Rafael, Fabio, Smalling, Evans, Anderson, Obertan, Gibson, Bebe ve Chicharito’dan birçoğunun büyük yıldıza dönüşmesi de hiç kolay görünmüyor.

Bu noktada Alex Ferguson’un rolü çok kritik. İlk gruptaki oyuncuların bir kısmı dünya yıldızı olmamasına rağmen, onları mükemmel bir takım uyumu içerisinde çimento misali tutan kişi Sir’ün ta kendisi. Onun 24 yıllık tecrübesi, O’Shea veya Brown gibi tek başına vasat görünen futbolcuları takım oyunu içinde parlatabiliyor. Yakın zamanda emekli olmayı düşünmediğini belirtse de, Ferguson’ın yeni bir jenerasyon yaratmaya enerjisinin yetip yetmeyeceği soru işareti. Üstelik bunu yapacaksa bile transferler konusunda elinin zayıf olduğu ortada. 69 yaşındaki teknik direktör elbet bir gün kulüpten ayrılacak ama halefinin işi bir kat daha zor olacak. Pahalı transferlerin çok kısıtlı olduğunu varsayarsak, yeni teknik direktörün Ferguson’la benzer düşünceleri paylaşıp eldeki gençlerle uyumlu çalışabilmesi şart.

Tehlikenin farkında olan ve Ekim ayında ayrılmayı düşünen Rooney, tam da bu riskler yüzünden kulüpte azımsanmayacak şiddette bir deprem yarattı. Takımın yaşlandığı ve büyük transferlerin hayal gibi olduğu ortamda Ferguson’ın da kulüpteki son virajına giriyor olması onu karamsarlığa itti. Eğer Rooney sözleşme yenilemek yerine başka bir kulüple anlaşsaydı, diğer oyuncular da bu fikirden etkilenebilir ve saha içi riskler bir kat daha koyulaşabilirdi.


Tünelin Ucu
Son 5 yılda toplam 172 m £ zarar eden ve en az 2017’ye kadar yılda ortalama 80 m £’u bankalara ve faize harcayacak olan bir kulüpten bahsediyoruz. Üstelik bu kulübün kasasında nakit olarak sadece 152 m £’u kaldı. Mevcut durumda United’ın kâr etmesi için tek çıkar yol, her sezon C. Ronaldo ayarında bir oyuncuyu satıp yenilerini yetiştirmek gibi görünüyor! Rooney hariç eldeki futbolcuların bu koşula pek uymadığı ortada. Ayrıca her sezon ligde ve Şampiyonlar Ligi’nde zirveye oynamak, özellikle medya ve maç günü gelirlerini büyütmek adına finansal bir zorunluluk haline geldi. Bilet fiyatlarının daha da artması taraftar isyanını iyice körükleyeceğinden ticari gelirlerin olabildiğince artması hedefleniyor. Nitekim 2010/11 sezonunun ilk çeyreği için açıklanan rakamlar bu konuda iyimserlik yaratmıyor değil. Aon ile yapılan yıllık 20 m £ değerindeki forma sponsorluğunun yanında Turkish Airlines, Thomas Cook ve Betfair ile varılan anlaşmalar, ticari gelirleri geçen sezonun ilk çeyreğine göre %25 artırıyor. Bu durumun sezon geneline aynı oranda olmasa bile olumlu yansıması beklentiler dahilinde.

Sonuç olarak Manchester United ezeli rakibi Liverpool’unki gibi çalkantılı durumlara girer mi bilemeyiz. Ne var ki klasik Amerikalı işadamlarının DNA’sında, girdiği işten zararlı çıkmamak adına her yolu denemek yatar. Bu yolda 1,5 milyar £’luk teklifi bile reddedebilen inatçı bir Glazer gerçeği ortada. Taraftarların ümidi ise ailenin artık şapkadan çıkaracak bir tavşanının olması yönünde.

TamSaha dergisinin Aralık sayısında yayımlanmıştır.

İşte O 7 Kişi!


İngiliz milletinin kendini daima dünyanın merkezinde görüp her şartta haklı olma çabası çok can sıkıcı geliyor bana. İstedikleri bir şey gerçekleşmeyince küçük çocuklar gibi anında bir suçlu bulmaları da keza. 96'da Southgate, 98'de Beckham, 2002'de Seaman, 2008'de McClaren, 2010'da Capello ve daha nicesine günah keçisi sıfatı kondu. 2018 Dünya Kupası'nı düzenleme hakkını kaçırınca da sistem aynı şekilde işledi. Hazırlık sürecinde zaten tüm medyayı topluca arkalarına almışlardı ama propagandayı o kadar abarttılar ki tam da bu yüzden kaybettikleri bile söylendi. Şimdiki suçlu ise FIFA'nın ta kendisi. 2018 organizasyon komitesi başkanı Andy Anson, FIFA'nın oy verme sistemi değişmediği sürece hiçbir dünya kupası organizasyonuna talip olmamak konusunda ülkesini dün uyardı. Bugün de The Sun adlı kağıt yığınında "İşte Hainler" manşeti atıldı ve sözde İngiltere'ye oy vereceğini söyleyip yan çizen (!) 7 kişi listelendi; ki aralarında Şenes Erzik de var. Üstelik yazıda bir sürü hakarete varan söylemler var ve hiçbirinin belgesi yok.


FIFA'nın bu tarz oy verme sistemi dahil birçok durumda ne gibi yolsuzluklara bulaştığı birçok kez belgelendi. Andrew Jennings, ki kendisi de bir Londralı, sağ olsun bunların kitabını yazdı, belgeselini de çekti. Öyle gizli saklı bir şey değil yani. Hatta malum oylamadan birkaç gün önceki oy satma skandalını (Brezilyalı Teixeira, Paraguaylı Leoz ve Kamerunlu Hayatou'nun karıştığı) bizzat BBC açığa çıkardı. Demek istediğim, İngilizler ezelden beri bütün bu yolsuzluklardan gayet haberdardı ama yine de çok yeni şeylermiş gibi makalede yer vermişler kanıt olsun diye. Peki, sütten çıkmış ak kaşık olarak (!) madem bu kadar şikayetçiydin neden aday oldun demezler mi adama? "Biz elimizden geleni yaptık, süper iş çıkardık ama orada 7 tane satılık adam yüzünden kaybettik" gibi yine ve yine kendini aklama propagandasına girişmek ne kadar zavallıca. Hem de hiçbir resmi belge sunmadan, sadece dedikodulara ve söylentilere bakarak... Rastgele 7 kurban seçip olur  olmaz ithamlarda bulunarak... Peki 2018'i İngiltere kazansaydı aynılarını söyleyebilecek miydi o güzide İngiliz basını? Bu sahte ahlakçılığı oynayabilecek miydi yine? Haliyle ben pek sanmıyorum. Hatta tam tersi "God Bless You" diye başlık atıp o 7 kişiyi yine manşete taşıyacaklarını bile söyleyebilirim.

3 Aralık 2010

Kupa'nın Dünyası


Gayet tartışmalı bir süreç sonunda 2018 ve 2022 Dünya Kupaları ev sahiplerini buldu. Açıkçası 2018 için gönlümden İspanya & Portekiz geçiyordu. Olaya biraz sonradan dahil olan İngilizler yine en iyi becerdikleri şeyi yaptılar: topyekün lobicilik. Başbakanı, prensi, futbolcusu ve tabii ki medyası derken nereye baksak İngilizleri görür olduk. Hatta geçtiğimiz günlerde McKinsey'in oylama için hazırladığı rapor basında oldukça fazla yer aldı çünkü rapora göre İngiltere ve ABD'nin puanları 100 tam puan almıştı. Bizim medya da olaya balıklama atladı "İngiltere ve ABD favori" diye. Ancak kazın ayağı hiç de öyle olmadı. Turnuvalar, sırasıyla iki petrol ülkesi olan Rusya ve Katar'a gitti.

FIFA tek gelir kaynağı olan Dünya Kupası'nı iyice ticarete döktü. Sponsorlardan ve yayın haklarından inanılmaz para kazanıyorlar. 2006'daki turnuvadan 4 yılda 2,5 milyar $ gelir (kâr değil) elde ederken bu rakamı 2010'da 3,2 milyara çıkardılar. Tüm giderler düşülünce de sırasıyla 700 ve 200 milyar $ civarında kâr ettiler. Futbol her geçen gün daha da "lüx" bir spor haline büründükçe yayın haklarının da fiyatı artıyor, ki bu da FIFA'nın gayet işine geliyor. Sponsor gelirlerini artırmak için de onları 3 gruba ayırarak (FIFA partneri, Dünya Kupası resmi sponsoru ve ülke sponsoru) pastayı büyütmeyi amaçlıyorlar. Bu şekilde de 2014'te sponsorluk gelirlerinin %30'dan fazla büyümesi hedefleniyor. Her kupa için değişik ülkelere açılmak da bana biraz sponsorları memnun etme amaçlı gibi geliyor. Kendinizi Coca Cola CEO'su Muhtar Kent'in yerine koyun. Her turnuva öncesinde ve esnasında yüz milyonlarca insanın marka adını neredeyse kafasına kazıması işinize gelmez mi? Hele ki G. Afrika, Katar ve Brezilya gibilerinde bire bir bulunmak?


Turnuvayı düzenleyen için ise kâr etmek bu kadar da kolay değil. FIFA'nın gelirleri dikkat ederseniz direk sözleşmeye dayalı garanti gelirler. Ev sahibi ise FIFA'dan gelen 500 milyon $'lık destek dışında sadece bilet gelirlerini cebe indirebiliyor, ki bu da toplam geliri 1 milyar $'ın biraz üstüne çıkarabiliyor. Gider ayağı ise değişken. Mesela toplam yüzölçümü İzmir'den bile küçük olan Katar, 2022 için 4 milyara yakın bir bütçe ayırdı. Özellikle yazları 60 dereceyi gören sıcaklıklar için klimalı stat bile yapıyorlar!

Organizasyon olarak parmak ısırtan 2006 Dünya Kupası, yaklaşık 135 milyon € (180 m $) ile kâra geçen turnuvalara güzel bir örnek. Almanya'daki gelişmiş altyapıdan bahsetmeye gerek yok sanırım. Statları da neredeyse tamamen sponsor yardımıyla geliştirince bu pembe tablo ortaya çıktı. Şu an Bundesliga'daki tribünlerin kalitesi ve taraftarın renkliliği önemli ölçüde 2006'ya bağlı.


Genelde böyle büyük bir turnuvayı düzenlerken öncelik kâr etmek olmaz aslında. Daha çok tanıtım olsun ve turist çeksin diye beklenir. Ancak uzun vadede bunu ölçmek zor. Katar bundan sonra ne kadar turist çekecek de 4 milyar $'lık masrafı karşılayacak mesela? Geriye daha soyut faydalar kalıyor; prestij ve kısa süreli mutluluk gibi...


Bu arada Katar gerçekten de çok küçük! 11 bin 500 kmyüzölçümüyle dünyanın en küçük 69. ülkesi konumunda. Muhtemelen takımlar ve taraftarlar stattan stada yürüyerek bile gidebilir! Rusya için ise tam tersi durum söz konusu çünkü 17,1 milyon km ile dünyanın en geniş ülkesi onlar. Yine de 2018'de maçların oynanacağı statları ülkenin batı tarafında tutmaları nispeten ferahlatıcı olmuş.

ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...