Subscribe Twitter Twitter
Futbol Ekonomisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol Ekonomisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2012

Paris’te Büyük Düşler



Müzesinde iki Ligue 1, birer de Kupa Galipleri ve Intertoto kupası bulunan 42 yaşındaki bir kulüp hakkında söylenebilecek ilk şey, zengin bir tarihe sahip olmadığıdır. Paris Saint Germain’in idol futbolcularla bezenmiş zafer dolu bir mazisi bulunmayabilir. Ne var ki kulüp geçtiğimiz sezon başında el değiştirdiğinden beri atılan tüm adımlar tarihi baştan yazmak üzerine kurulu.

Paris’te sıcak bir Mayıs akşamın Parc des Princes’i ziyaret etmek adına yola düşüyoruz. PSG, tarihindeki üçüncü lig şampiyonluğunu 18 yıl bekleyip Montpellier gibi sürpriz ötesi bir takıma kaptıralı henüz 5 gün geçmiş. Dışarıdan bakıldığında neredeyse hiçbir cazibesi ve görkemi bulunmayan stadın etrafında in cin top oynuyor ve ortama sessizlik hakim. Neredeyse bir apartman dairesinin salonu genişliğindeki kulüp müzesini dolaşarak tüm kupaları ve zafer fotoğraflarını incelemek en fazla 15 dakikamızı alıyor. Soyunma odaları ve toplantı salonu gibi yerleri de gezdikten sonra insanın ister istemez “zaten ne bekliyorduk ki” diyesi geliyor.

"Daha Büyüğü Hayal Et!"

Ne var ki Parc des Princes’in zeminine ayak basarken karşı tribündeki kocaman “Revons Plus Grand” (Daha Büyüğü Hayal Et) sloganı tüm izlenimlerimizi değiştirmese bile en azından hayal kırıklığına girmeden bizi frenliyor. Kulübün geleceğe kararlılıkla bakışını yansıtan bu üç kelime, Parc des Princes’in en tepesinde tüm taraftarlarına umut aşılıyor adeta. Tur rehberi bile geleceğe dair ümit dolu konuşmaktan hiç çekinmiyor. Eskiden maçlara 20 bin taraftarın bile güçlükle geldiğini, geçtiğimiz sezon ise 48 bin kişilik kapasitenin birçok kez zorlandığını anlatıyor şevkle. Hatta gerçek cevabın olumsuz olduğunu bilmemize rağmen kontra atağa kalkıp “peki kulüp tüm bu harcamalara rağmen kâr edebiliyor mu?” diye sorduğumuzda bile “Evet, daha da iyi olacak” demekten geri durmuyor!

Nitekim bu ziyaretin üzerinden iki ay bile geçmeden PSG sırasıyla Lavezzi, Thiago Silva, Ibrahimovic ve Verratti gibi oyuncular için 100 milyon €’yu kolayca feda etti. Elbette sahada kalıcı biçimde başarı sağlamak için bol sıfırlı transferler ve ümit dolu konuşmalar yeterli değil. Yine de iki sezon öncesine göre kadro kalitesinde yayladan zirveye çıkan PSG, bugün Ligue 1’ın açık ara favorisi iken Şampiyonlar Ligi için de büyük düşler peşinde.

Geçmişten Bugüne
Yaz mevsiminde elini cebine atmaktan adeta zevk alırcasına para harcayan Katar Yatırım Ajansı (QIA), Paris Saint Germain’i burjuvazi ile tanıştıran ilk patron değil. Kulüp, kuruluşundan başlayıp bugünkü gibi sıklıkla gazete manşetlerine çıkana kadar çoğunlukla eli bol zümrelerin yönetimi altında faaliyet gösterdi. 1960’lı yıllarda bir grup işadamının Fransa’nın başkentinde güçlü bir kulüp kurma parolasıyla yola çıkması sonucu PSG’nin temelleri atıldı. Bu girişim, Paris gibi Avrupa’nın en elit şehirlerinden birinde yeterince heyecan yaratmayı başardı. Kısa sürede elde edilen finansal güç, medya ve 20 bin üyeyi bulan halk desteği ile birleşince 1970 yılında PSG resmen kurulmuş oldu.

PSG'nin mütevazi kupa koleksiyonundan bir kesit

Profesyonel olarak mücadele verdiği ilk sezonda Ligue 1’a yükselmek, PSG’nin kuruluşu esnasındaki sinerjiyi somutlaştırmak adına gayet pozitif bir durumdu. Ne var ki kulüp içinde işlerin karışması çok gecikmedi ve yönetimdeki tartışmalardan ötürü bölünen PSG, tekrar Ligue 1’a dönmek adına 1974 yazına kadar bekledi. Tam bu noktada bir moda tasarımcısı olan Daniel Hechter PSG’nin başkanlık koltuğuna oturdu ve kulüp tarihinin önemli köşe taşlarından biri de bu oldu. Hechter, göreve gelmeden bir sezon evvel Just Fontaine’i takımın teknik direktörü ilan etmişti. Kendisi başkan olduktan sonra ise sırasıyla Mustapha Dahleb, Carlos Bianchi, Dominique Bathenay, Dominique Rocheteau gibi dönemin yıldız oyuncuları birer birer kadroya dahil oldu.

Her ne kadar parlak isimler transfer edilse de, PSG’nin ilk şampiyonluğunu tatması için 80’li yılları beklemesi gerekecekti. Özellikle Dahleb ve Bianchi’nin yanına sırasıyla Luis Fernandez ve yakından tanıdığımız Saffet Susiç eklemlenince, teknik direktör Gerard Houllier’nin ellerinde güçlü bir alaşım meydana geldi. 1982 ve ’83 yıllarında Fransa Kupası’nı iki kez müzesine götüren PSG, Houllier ile 1986 yazında bu kez Ligue 1’ı lider tamamlayarak ilk büyük başarısını elde etti.

Daniel Hechter’in PSG’yi hem sahada, hem de taraftarın gönlünde yükseltmek adına verdiği ilk çabaların daha büyüğü 1991 yılında gelecekti. O dönemde Bernard Tapie başkanlığındaki Olimpik Marsilya ligi domine etmekle kalmıyor, aynı zamanda Avrupa’da da emin adımlarla kalıcı başarılara yürüyordu. Ligue 1’ın maç yayın haklarını elinde bulunduran Canal+ ise ligdeki bu tek kutuplu gidişattan elbette mutlu değildi. Fransa’nın ikinci büyük şehrinin takımı lige bu derece fazla gelirken onu dengeleyebilecek rakip, ülkenin başkenti ve en büyük şehri olan Paris’ten çıkabilirdi. Böylece Canal+, PSG’yi satın alarak etik açıdan tartışmalı bir koz oynasa da kulübün kaderini derinden değiştirmiş oldu.

El Khelaifi, hayallerini gerekli mercilere aktarıyor.

Paris kulübünün altın çağını Canal+ döneminde yaşaması tesadüf değil. İkinci bir lig şampiyonluğu ile beş Fransa Kupası’nın yanı sıra birer Kupa Galipleri ve Intertoto Kupası’nı müzeye götürmeyi başaran PSG, şike skandalı sebebiyle Fetret Devri’ni yaşayan rakibi O. Marsilya’yı bu dönemde gölgede bıraktı. Ne var ki 2000’li yıllar, Ligue 1’da Olympique Lyon efsanesini yaratacaktı ve Canal+ hegemonyasındaki PSG artık bu yükselişe engel olabilecek güçte değildi. Nitekim Canal+ kulüpten desteğini çekti ve PSG 2007/08 sezonunu 16. sırada, düşme potasından sadecec 3 puan yukarıda bitirebildi. 2011 yazında Katar Yatırım Ajansı’nın yaptığı hamlenin amacı ise 42 yıllık kulübü sadece Fransa’nın değil, Avrupa’nın da zirvesine taşımaktı.

Finansal Durum
Paris Saint Germain’in resmî olarak açıklanan son finansal tabloları, QIA’nın ipleri eline almasından önceki son sezon olan 2010/11’e ait. Tablodaki en güncel rakamlar aslında ayağını nispeten yorganına göre uzatan bir kulübe aitmiş gibi görünse de kazın ayağı pek öyle değil. Sonuçta tam 13 yıldır kâr etmeyi hiç başaramamış bir kulüp söz konusuysa, hele ki bu kulübün yeni patronları da kısa zamanda büyük düşler peşindeyse iyimser olmak biraz zor.

Zlatan yeni evine kararlı bakışlarla giriyor.

100 milyon €’luk geliriyle Avrupa’nın devleriyle uzun vadede yarışması kolay görünmeyen bir kulüp PSG. Ne var ki bu rakamlar açıklandıktan sonra atılan tüm adımlar ve yapılan transferler, üç ana gelir kalemini de pozitif olarak derinden etkileyecek cinsten. Şu an için kulüp ağırlıklı olarak televizyon yayınlarından elde edilen gelirlere bağımlı durumda. Bu da PSG’nin finansal gidişatı için her daim olası bir risk taşıyor ve iplerin tamamen kulüpte olmasını engelliyor. Zira kontratta ve dağılımda meydana gelebilecek en ufak bir negatif değişiklik, Finansal Fair Play öncesi kârlılık baskısı hisseden PSG’yi bir anda zor duruma sokabilir. Örneğin yeni yayın anlaşması yapılmak üzereyken herkes TV gelirlerinin düşeceğini sanıyordu çünkü Canal+ tek başına ihaleye girecekti. Ne var ki PSG’nin patronu olan El Khelaifi, aynı zamanda El Cezire Sports’un da başında bulunuyor. Hal böyle olunca bu kanal da ihaleye girdi ve yayın anlaşması neredeyse aynı tutarda kaldı. Aksi olsaydı birçok Fransız kulübü gibi PSG de durumdan olumsuz etkilenecekti.

PSG’nin 38 milyon € değerindeki ticarî gelirleri her ne kadar Ligue 1 ortalamasına göre iyi durumda olsa da, El Khelaifi’nin hedeflediği gibi Avrupa’nın zirvesindeki kulüplere yakın değil. Bayern Münih’in 178, Real Madrid’in 172, Barcelona’nın ise 156 milyon € ticarî gelire sahip olduğunu düşünürsek PSG’nin ne kadar uzun bir yol kat etmesi gerektiğini anlayabiliriz. Elbette bu kalem, kulübün finansal gelişimi açısından en yüksek potansiyele sahip noktası. Zira PSG’ye bu denli yıldız isimlerin katılması, ekonomik krizle boğuşan Fransa’da bile sponsorları çekmekte zorlanmayacaktır. Emirates’ten yılda 3,5 milyon €, Nike’tan ise yaklaşık 6 milyon € kazanan PSG’nin daha büyük kulüplerdeki gibi bu rakamları en azından 20 milyon € seviyesine çekmesi o kadar da zor değil. Ayrıca başka bir zengin patrona sahip olan Manchester City’nin yaptığı gibi astronomik bir tutar karşılığında Parc des Princes’in isim hakkının satılması da ticarî gelirlere hız kazandırabilir.

Yatırımlar taraftar patlamasını da beraberinde getirdi.

Son rakamlara göre PSG’nin futbolcu ve personel maaşları, toplam gelirinin %69’u seviyesinde. UEFA bu oran için %70 gibi bir tavsiyede bulunuyor ancak kulübün geçen sezon ve bu yaz yaptığı transferlere bakılırsa %70’lik sınır bir hayli ihlâl edilecek gibi duruyor. Finansal Fair Play’in incelemeye başlayacağı bu iki sezon içerisinde PSG’yi en çok sıkıntıya sokacak kalem de bu olacak. Kulüp yönetimi, geride bıraktığımız sezonda tüm giderler düşülmüş olarak 100 milyon € civarı bir zarar yazmayı planlıyordu. Önümüzdeki sezon için ise bu rakam 70 milyon € olarak açıklandı. Finansal Fair Play kurallarının toplamda en fazla 45 milyon €’luk zarara izin vereceği bu iki sezonda 170 milyon € eksiye düşmek, kulübün geleceği açısından hoş kokular yaymıyor. Yine de UEFA bu konuda yüzde yüz katılık göstermiyor. Kulübün gelecek planları ve gelir potansiyeli somut verilerle açıklandığı sürece sert yaptırımlar uygulanmayabilir.

Paris Saint Germain’in sahibi olan Nasser El Khelaifi doğduğunda kulüp henüz 3 yaşında, Ligue 1’a kapak atma derdindeydi. Bugün ise taraftarından yöneticisine, teknik adamından stad rehberine kadar herkesin içinde tozpembe bir umut var. Burjuvazinin ellerinde doğan bir kulüp olarak PSG, tarihi boyunca birçok kez sınıf atlama hevesi doğrultusunda hamleler yaptı ve kısmen başarılı da oldu. Artık daha da büyük düşler peşindeki PSG’yi Montpellier mucizevî biçimde rüyadan uyandırmış olsa da kulüp umut dolu duruşundan bir şey kaybetmiş görünmüyor. Yaz boyunca ses getiren imzalar, finansal olarak azımsanmayacak risk teşkil etse de aynı zamanda sportif ve ticarî olarak büyük birer fırsat niteliğinde. El Khelaifi’nin göz koyduğu üzere Avrupa’nın asırlık dev kulüplerinin ayarına gelmek, uzun vadede iyi çizilmiş bir yol haritası ve şişkin bir banka hesabı ile elbette mümkün. Bu kulüplerdeki gibi köklü bir tarih PSG’de bulunmayabilir ancak su üstündeki asıl hedef de bunun ta kendisi: PSG’nin tarihini yeniden yazmak…

Not: TamSaha dergisinin Eylül 2012 sayısında yayımlanmıştır.

15 Temmuz 2012

Çin, Rusya, Katar


Futbolun içine sermaye bugünkü kadar girdikçe iyi mi oluyor kötü mü oluyor karar veremiyorum. İyi de değil kötü de değil çünkü. Örneğin arkalarında güçlü bir destek olmasaydı yakın zamanda Chelsea, Manchester City, Malaga ve PSG gibi kulüplerin zirveye oynayışını izleyemeyecektik. Bir anlamda çeşitlilik arttı ortamda. Ama öte yandan çok ciddi de bir adaletsizlik söz konusu. Ayrıca bu kulüplerin adım adım sesini duyuran Finansal Fair Play'e ne derece ayak uyduracakları şimdilik soru işareti. Son olarak bu atılımların ceremesini pahalı bilet fiyatları olarak karşısında bulan taraftarın sıkıntısı da ayrı bir tartışma konusu.

Bu parasal bolluk astronomik oyuncu ücretlerini beraberinde getirecekti elbet. Ama bu akım asıl Avrupa ötesine taştığı anda futbolun özünün iyice arka plana atıldığını gördük, ki bana göre işi çığrından çıkaran budur. Bu noktaya kadar Finansal Fair Play veya Bundesliga'daki gibi yerel yönetmeliklerle işi makul seviyede tutabilirsiniz. Ama örneğin Etoo'nun yılda 20 milyon €'ya 30 yaşındayken Anzhi'ye transfer oluşu her yönüyle futbol dışı. Anlayamıyorum böyle adamları ve anlayamayacağım da sanırım. Kariyeri yeterince uzun ve başarılarla dolu oyuncuydu Etoo. Inter'de de aşağı yukarı 10 milyon € kazanacak seviyedeydi zaten, ki o güne kadar kazandıkları da cabası. Şimdi evde oturup klavye başından söylemesi kolay elbette ama bu adam yılda bir 10 milyonu daha neden kazanmak ister? Özellikle Rusya'nın kıyıda köşede kalmış bir kulübünde halısaha maçı misali takılmak için...


Etoo'yu takip edenler de az olmadı üstelik. Drogba, Anelka'yı takiben Çin ligine gitti bir pop-star edasıyla. Üstelik bunu para için yapmadığını belirtti dün. Neden oraya gittiğine dair başka bir açıklama kimin aklına geliyor? Ondan önce de Nilmar'ın Al-Rayyan'a transferini okuduk. Daha 28 yaşında ve piyasası da olan adam Nilmar. Ne işi var Katar'da diyemiyorsun bugünün şartlarında. Alıştık çünkü.

Bu adamların gittiği yer Türkiye olsa anlarım mesela. Bizimkiler de enayi gibi makul seviyede parayı verebiliyor çok düşünmeden. Futbolcu gözünden bakarsak da oldukça ideal. İstanbul'un yaşam tarzı çok yabancı değil, Avrupa'ya yakın, Afrika'ya uzak değil... Ama Katar, Çin veya Rusya nedir? Bugüne kadar milyonları kazanmış adamın fazladan birkaç milyon € için bunca kültür ve coğrafya değişimine gitmesi normal midir?

9 Şubat 2012

Deloitte Para Ligi 2012


Deloitte'in her sene hazırladığı Para Ligi raporunun yenisi yayınlandı. 2010/2011 sezonuna dair verilerin yer aldığı çalışmada artık neredeyse herkesin bildiği üzere kulüplerin kazançları ticarî gelirler, TV yayın gelirleri ve maç günü gelirleri olarak üç ayakta inceleniyor. Bu sezon 15. versiyonu düzenlenen raporda ilk sırayı son 6 yılda olduğu gibi yine Real Madrid aldı.

İsteyenler şu adresten raporun tamamına ulaşıp indirebilir. Kısa bir özet geçmek gerekirse 480 milyon €'luk geliriyle lider Real Madrid ve onu 451 milyon € ile izleyen Barcelona, rakipleri arasındaki farkı giderek açıyor. Bu iki kulübü diğerlerinden ayrı kefeye koymak lazım zira üç gelir kalemini de dengeli bir biçimde büyütmeyi becerebiliyorlar. İkisinin de ticarî gelirleri o denli sağlam ki, La Liga'nın daha adil bir yayın geliri dağılımına geçmesi durumunda bile büyük darbe alacaklarını söylemek güç. Kısacası "El Clasico", rakipleri arasındaki mesafeyi sadece La Liga'da açmadı. İki ekip arasında bu kulvarda da kıyasıya yarış devam ediyor elbette ama Real Madrid'in ticarî gelirleri gerçekten çok güçlü ve köklü. Barcelona ise Qatar Foundation ile yaptığı gibi yüksek meblağlı anlaşmalar ile rakibini zorlamaya çalışıyor.


İspanyol büyüklerini takiben üçüncü sırada yer alan Manchester United'ın işi ise biraz zor. Bu sezon Şampiyonlar Ligi'nden daha şimdiden elenmiş olmaları, United'ı önümüzdeki yılın raporunda ilk iki sıradan bir hayli uzağa itecek. Hatta bir ihtimal dördüncü Bayern Münih'in bile arkasına çekebilir. Bu arada Bayern'in tüm gelirleri içinde ticarî gelirler %56'lık bir paya sahip. Diğer bir deyişle takımın aldığı sonuçlar ne olursa olsun, kötü sonuçlar uzun vadeye yayılmadığı sürece nispeten yüksek ve daimi bir gelir kapısı bulunuyor.

İtalyan kulüplerinin en dikkat çekici yönü, geçmiş raporlarda olduğu gibi TV gelirlerinin yüksek oranı. Milan'ın %46, Inter'in %58, Juventus'un %57, Roma'nın %64, Napoli'nin ise %51 oranda TV gelirine sahip olması aslında riskli bir durum. Zira yayın ihalesi ve gelir dağılımının en nihayetinde değişme durumu her daim mevcut. Özellikle büyük kulüplerin aleyhine değişebilecek şartlar sonucu toplam gelirler de önemli derecede darbe alabilir, ki bu kulüplerin çoğu bu tarz dezavantajları telafi edebilecek güçlü ticarî gelirlere sahip değil. En azından Real Madrid veya Barcelona kadar hiç değil...


Tottenham ve Schalke'ye bakarak Şampiyonlar Ligi'nin yayın gelirleri konusunda ne derece etkili olduğunu anlamak mümkün. İki kulüp de 2010/11 sezonunda bu kulvarda kendi potansiyelini zorladı. Böylece çeyrek finalist Tottenham bir önceki yıla göre %24 büyüme elde ederken, yarı finale kadar yürüyen Schalke'nin büyüme oranı %44'e kadar çıktı. Alman kulübü bu şekilde 16. sıradan 10.luğa kadar yükseldi. İnanılmaz yatırımlara imza atan Manchester City ise bunların karşılığını henüz alabilmiş değil. Listede 12. sırada yer alan City'nin büyüme oranı %11'de kaldı. Son olarak geçtiğimiz yıllarda her alanda müthiş bir istikrar örneği gösteren Napoli, 115 milyon €'luk geliri ile 20. sıradan ilk kez listeye giriş hakkı kazandı. Hatta bu sezonki Şampiyonlar Ligi başarısını hesaba katarsak Napoli'yi önümüzdeki yıl daha yukarılarda görmek şaşırtıcı olmayacak.

13 Kasım 2011

Buhran Döneminde Futbol



Siyah beyaz yıllarda ticarî bakış açısından oldukça uzak duran futbol, endüstri çarkının içine girdikçe onun bir dişlisi haline geldi. Çark hızlı dönerken sorun yoktu ama araya ne zaman bir çomak girse, yavaşlayan dişliler yeşil sahaları da etkiledi. Dünyanın tanık olduğu büyük ekonomik buhranlar futbolu birçok kez teğet geçmedi.

1970’li yıllara kadar futbol, bugün olmazsa olmaz dediğimiz sponsorluk kavramına yabancıydı. Alman kulüplerinin temelini attığı, İngilizler’in de kat çıkmaya başladığı formada göğüs reklamı olgusu bile bu zaman diliminde uzun münakaşalar sonucu baş gösterebildi. İlk kıvılcımların ardından çeşitlenen ticari gelirler, Premier Lig’in kurulması ve Rupert Murdoch’ın televizyon yayınları sonucu yarattığı muazzam kaynak sonucu bambaşka boyutlara taşındı. Dolayısıyla uzun yıllar boyunca neredeyse sadece gişe gelirlerine muhtaç biçimde varlığını sürdüren futbol kulüpleri, para musluklarının çeşitlendiği bir havuza girerek arkasını sağlama aldı. Ne var ki bu durum, sponsorları etkileyecek biçimde büyük bir küresel ekonomik krizin futbola da bulaşabileceği bir ortam doğurdu.

Elbette 1970’ten çok önceleri dünya “ekonomik kriz” kavramıyla tanışmıştı. 1. Dünya Savaşı sonrasında tazminat ödemekten yorulan Alman ekonomisi, 1923 yılında iflas bayrağını çekmişti. 1929’da Wall Street’te piyasaların çöküşü, tüm dünyayı 12 yıl sürecek olan Büyük Buhran’ın içine sürüklüyordu. 1966 yılında ise yine ABD merkezli bir kredi depremi, Avrupa ekonomilerinde sarsıntı yaratıyordu. Yine de tüm bunlar, köklerini endüstriyel dünyaya henüz uzatamamış olan çim sahalardan uzak kaldı. Tarihteki en derin finansal krizlerden biri olan 1973-74 petrol krizi bile futbol dünyasında sadece ufak sıyrıklara yol açabildi.


1973: Aman Petrol!
Bugün bahar mevsimini yaşayan Arap coğrafyası, 1973 yılında tüm dünyayı bol fırtına ve tipi barındıran bir kışa sürükledi. ABD’nin Soğuk Savaş’ın gölgesinde İsrail’e tam desteğini sürdürmesi, bölgede petrol ihracatı yapan Arap ülkelerinin kovanına sokulmuş bir çomak etkisi yarattı. Alınan karar doğrultusunda petrol fiyatları bir gecede %70 arttı ve zaman içinde üretim azaltıldı. Bu gelişme, özellikle sırtını endüstriyelleşmeye dayamış olan ülke ekonomilerinin eline tutuşturulmuş bir bomba gibiydi.

Petrol Krizi’nden en çok yara alan Avrupa ülkesi İngiltere’ydi ancak bu durumun Ada futbolunu derinden sarstığını söylemek mümkün değil. Henüz forma sponsorluğu ve göğüs reklamı ile tanışmaktan ziyade flört edilen bu dönemde futbol kulüpleri, yeni transferler için en büyük kaynak olarak maç günü gelirlerini görürdü. Ancak büyük oranda orta sınıf ve işçilerden oluşan tribünler, Ortadoğu’dan gelen kriz dalgasından kolaylıkla etkilenebilirdi. Bu şekilde altyapıya ve futbolcu arayışına bir kat daha önem veren İngilizler, Petrol Krizi sonrasındaki on yılda beş farklı lig şampiyonu çıkarmayı bildi. Leeds’te Don Revie, Derby ve ardından Nottingham Forest’ta Brian Clough, Liverpool’da Bill Shankly ve Bob Paisley bu değişimin başrol oyuncuları oldu. Ligdeki bu çoklu rekabet Avrupa’ya da yansıyınca Şampiyon kulüpler Kupası, 1977 – 1982 arasındaki 6 sezon boyunca İngiltere’ye gitti.

70'lerin iki ezeli rakibi: Brian Clough ve Don Revie

Petrol Krizi’ni etkili biçimde hisseden diğer bir Avrupalı olan Hollanda, Ajax sayesinde 1971 – 73 döneminde üç kez üst üste Şampiyon Kulüpler Kupası’nı başkente getirmişti. Ne var ki bu dönemin sonunda Johan Cruyff’un 920 bin £’luk rekor fiyat karşılığı Barcelona’ya satılması, bir noktada krizin tetiklediği nakit ihtiyacına bağlanabilir. Sonuçta Hollanda, Avrupa’nın bir numaralı kupasını bir kez daha eve getirebilmek için 15 yıl beklemek zorunda kaldı.

Berlin Duvarı’nın batısındakiler petrol üretimindeki kısıntıların sıkıntısını çekerken, onların bu açığını kapatan ülke Sovyetler Birliği idi. Soğuk Savaş’ın ikinci büyük aktörü, bu şekilde 1980 yılında dünyanın en büyük petrol üreticisi unvanına erişti. Bu bolluktan beslenen rejimin de desteğiyle radikal altyapı sistemi, futbolcu yetiştirme tarzı ve oyun planıyla yepyeni bir ekol sunan Dinamo Kiev’in tarihî başarılar elde etmesi tesadüf değil. Malum dönemde Kupa Galipleri Kupası ile UEFA Süper Kupa’yı kazanan Lobanovskyi’nin ekibi, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda çeyrek ve yarı final görmeyi de zaman içinde alışkanlık haline getirdi.

2002: Arjantin Kendine Ağlarken
Tarihin en köklü futbol kültürlerinden birine sahip olan Arjantin, yıllar süren askerî yönetimden sonra demokrasiye ve istikrarlı ekonomiye geçişin yollarını aradı. Ne var ki bu durum, karanlık bir kulübeye uzun süre tek başına kapatılmış bir insanın aniden toplumun içine karışması gibi zaman isteyen ve zorlu bir süreç oldu. Özellikle yeni milenyuma ramak kala enflasyon dizginlenemiyor, işsizlik sürekli artıyor, bankalar güven kaybediyor ve ekonomi büyüyemiyordu. Nitekim 2002 yılına gelindiğinde nüfusun %58’i yoksulluk, %28’i de açlık sınırının altında yaşıyordu.

Boca Juniors günleri: Riquelme ve Tevez

Halkın isyan bayrağını çekip sokaklarda yürüdüğü o günlerde yeşil sahalarda da işler tam olarak yolunda değildi. Ülkenin önde gelen kulüpleri, yetiştirdiği genç yıldızları yüksek fiyatla Avrupa’ya göndermeye bir kat daha meyilli halde geldi. Ekonomik bunalımın zirveye yol aldığı 2000/01 sezonunda neredeyse bir ihracat fırtınası yaşandı. Boca Juniors Martin Palermo ve Walter Samuel’i sırasıyla Villareal ve Roma’ya yolcu ederek 25 milyon €’yu cebine koyuyordu. River Plate ise Juan Pablo Angel’i Aston Villa’ya, Pablo Aimar’ı da Valencia’ya satarak 36 milyon €’luk nakit elde ediyordu. Ertesi sezon Barcelona yolunu tutan Saviola, Boca’ya tek başına 36 milyon € kazandırıyordu. Forlan’ı Manchester United’a gönderen Independiente’nin geliri ise 11 milyon €’yu buluyordu.

Milli Takım da finansal krizin yarattığı depresyonu yaşıyor gibiydi. 2001 Copa America’ya ev sahibi Kolombiya’daki yetersiz güvenlik seviyesini göstererek katılmayan Mavi Beyazlılar, zaten bunalımda olan taraftarını 2002 Dünya Kupası’nda bir kat daha üzdü. Kupanın favorilerinden olmasına rağmen sadece 4 puan toplayabilen Arjantin, İsveç ve İngiltere’nin ardından üçüncü sırada kalarak gruptan bile çıkamamıştı. Ekonomik krizin soğumaya başladığı 2004 yılında Copa America’da kazanılan 2.lik ise, ülke insanını futbol konusunda da biraz olsun güldürmeyi başarıyordu.

2008: Global Kredi Batağı
Önce ABD’deki konut piyasasını sarsan, ardından Avrupa’nın gelişmiş ülkelerini tehdit eden ve gelişen ekonomilere de yavaş yavaş gözünü diken son zamanların en büyük finansal krizinin halen içinde bulunuyoruz. Bu süreçte Sterlin’in Euro karşısında önemli ölçüde değer kaybettiğini düşünürsek Britanya kökenli kulüplerin krizi bir kat daha derinden hissetmesi normal. Ayrıca kulüp sahibi olan bazı işadamlarının sorumsuz kararları da bu dönemde belli futbol kurumlarını ciddi zararlara taşıdı.


Kredi Krizi’nin öncü sarsıntılarının başladığı 2007 yazından sonraki 2 yıl boyunca Sterlin’in Euro karşısında %21 değer kaybetmesi, özellikle Avrupa’dan ithalata dayalı iş yapan birçok İngiliz firmayı etkiledi. Elbette kıta içinden önemli sayıda futbolcu transfer eden Premier Lig kulüpleri de bu gelişme sonucu darbe yedi. Nitekim 2010 yılının Ocak transfer döneminde dönen para rekor seviyede aşağı çekildi. Ayrıca Ada’nın en köklü kulüplerinden Newcastle United, art arda başarısız sonuçların ardından 2009 baharında Championship’in yolunu tuttu. Newcastle’ın en büyük destekçilerinden Northern Rock ise, yaklaşık bir yıl önce likidite sorununu çözemediğinden ötürü devlet himayesine alınmıştı bile. Kulüp sahibi Mike Ashley’nin sorumsuz davranışları, krizin simgesi haline gelen bu çöküşle birleşince Newcastle’ın küme düşmesi neredeyse kaçınılmaz olmuştu.

UEFA’nın son dönemlerdeki en isabetli kararı gibi görünen Finansal Fair Play’in çıkmasında da Kredi Krizi’nin rol oynadığı söylenebilir. Zira borç yükü gittikçe artan ve kriz ortamında bunu çevirmekte zorlanan futbol kulüplerinin bir düzenlemeye ihtiyaç duyduğu aşikârdı. Nitekim Manchester United’ın 500 milyon £’u aşan borcu taraftarına alternatif bir kulüp bile kurdururken, aynı durumdaki Barcelona son olarak bazı amatör branşlarını kapatma yolunu tercih etti. Öte yandan ünlü Rumen işadamı Dumitru Bucşaru’nun kanatları altında Romanya’da kısa sürede basamak atlayan, 2009/10 Şampiyonlar Ligi gruplarında adından söz ettiren Unirea Urziceni kulübü de geçtiğimiz sezon küme düştü ve hatta Bucşaru’nun kriz ortamındaki umursamazlığı sonucu sessiz sedasız bir biçimde kepenk indirdi.

Türkiye'deki ekonomik kriz, ertesi yıl Milli Takım'a ters etki yaptı.

2001: Türkiye’de Şubat Krizi
Enflasyon canavarının artık bizden biri gibi olduğu, hükümetin bir türlü istikrar yakalayamadığı, bankacılık sektörünün derinlikten çok uzak kaldığı bir dönem yaşıyordu Türkiye. Tepe taklak giden ekonomi, devletin zirvesini de germişti. Yapılan kur politikası değişikliği sonucu Türk Lirası döviz karşısında sadece bir günde %40’ları bulan değer kayıpları yaşamıştı. Neyse ki futbol, Türkiye tarihinin en geniş çaplı krizinden yara almadan çıkabilmişti.

Malum kriz döneminde Türk futbolunda sponsor ağırlığının bugünkü gibi olmaması, finansal sarsıntı yaşayan şirketlerin bunu futbol kulüplerine hissettirmesini engelledi. Şubat 2001 sonrası hükümet kanadında atılan doğru finansal adımlar ekonominin belini doğrulturken, 2002 yazında Türkiye Milli Takımı’nın dünya 3.lüğü ilaç gibi geldi. Bu gelişme, Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanmasıyla dikkat çeken Türk futbolunu kalıcı biçimde göz önüne çıkardı. Ayrıca artık döviz kurlarının kriz sebebiyle yaklaşık %40 daha değerli olması sonucu Şampiyonlar Ligi’nden gelen katılım parası çok daha kritik hale gelmişti. Havuzda toplanan bu gelirlerin Süper Lig’e olan finansal katkısı sayesinde Türk futbolu altın çağını yaşadı. Hatta Avrupa’dan yıldız oyuncu ithalatı da bu dönemden sonra artış göstermeye başladı. Son olarak yayıncı kuruluşun değişmesi ve televizyon gelirlerinin gitgide daha adaletli biçimde kulüplere dağıtılması, futboldaki atılımın sadece büyük kulüplerle sınırlı kalmasını önledi. İleriki yıllarda Sivasspor, Kayserispor ve Bursaspor gibi kulüplerin zirveye oynaması, tüm bu etkenlerin birleşimi sonucu ortaya çıktı.

Bugün 40 yıl önce olduğundan çok daha farklı futbol. Ticarî mantığın oyunun içine günden güne daha fazla girmesi, futbolun ekonomik krizlere kimi zaman daha hassas hale gelmesini sağladı. Ortadoğu’daki petrol krizi İngilizler’e rekabet kavramını baştan öğretirken, doğuda Dinamo Kiev efsanesinin türemesini kolaylaştırdı. 10 yıl önce Arjantin’in yaşadığı bunalım, elde yetişen oyuncunun hele ki Avrupa’ya karşı iyi pazarlanması gerektiğini tekrar hatırlattı. Aynı dönemde benzer tecrübeyi yaşayan Türkiye, finansal sarsıntılarını futboldan uzak tutmanın ödülünü aldı. Bugün ise global anlamda tarihin önemli ve uzun soluklu ekonomik bunalımlarından birini yaşarken, sponsorluk kavramıyla iyice bütünleşmiş haldeki futbolun bundan yara alışını izliyoruz.

Not: TamSaha dergisinin Kasım sayısında yayımlanmıştır...

11 Şubat 2011

Deloitte Money League 2011

Bir süredir merakla beklediğim Deloitte Money League raporu nihayet yayınlandı. Ama daha kötü bir zamanlaması olamazdı. Bu aralar şirketteki yoğunluktan çıkıp evde dergiye yazı yetiştirmeye çalışırken, bir de üstüne önümüzdeki haftanın tamamında şirket eğitimi adına Türkiye dışında olacağım. Dolayısıyla raporu inceleyip detaya girmem şimdilik zor ama ilk bakışta öyle dramatik bir değişiklik yok. Real Madrid ve Barcelona, özellikle TV ihaleleri sayesinde İspanya'da kurduğu çift başlı hanedanlık sayesinde yine ilk 2'yi paylaşıyor. Lig olarak değerlendirildiğinde daha zengin ve dağılımı daha adaletli olan Premier Lig ise sıralamaya 7 takım birden sokmuş. Tottenham ve Man. City ise sırasıyla 3 ve 9 basamak birden yükselmiş. Bu arada Tottenham'ın bu yükselişi önümüzdeki yılki raporda patlamaya dönüşecek muhtemelen. Zira bu sezonki Şampiyonlar Ligi gelirleri ve normal büyüme oranını düşünürsek önümüzdeki sezon fazladan en az 40 milyon € büyüme sergileyecekler.

Türkiye mi? İlk 20'yi geçtim, ondan sonra raporda yer alan 11 takım arasında bile Türk takımı yok. West Ham, Fulham, Werder Bremen gibileri varken; Aston Villa, Stuttgart, Hamburg da ilk 20'ye girmiş. Bu takımlardan herhangi biri Avrupa'da karşımıza çıksa "iyi kura, rakip eski gücünde değil" falan der değil mi bizim medya?

6 Şubat 2011

Roma - Liverpool - Messi


AS Roma'nın finansal açıdan uzun süredir zorda olduğu bilindik bir durum. Özetlemek gerekirse; kulübün %33'lük kısmı borsada halka arz edilmiş halde. Kalan %67'lik dilimi ise Newco Roma adlı şirket temsil ediyor. Bu şirketin %51'i Sensi Ailesi'ne ait, ki malumunuz en büyük hisse sahibi onlar. %49'luk kısım ise İtalya'nın en büyük bankası olan Unicredit'in elinde çünkü Roma'nın bu bankaya olan borçları iyice birikince, banka geçen sene borcu silip karşılığında Newco Roma'nın %49'unu aldı.

Kısaca Roma'nın halihazırdaki hissedar durumu kabaca bu halde. Bu aralar gündemde olan konu ise daha ilginç. Amerikalı bir grup yatırımcı, Roma'yı satın almak için Unicredit ve Sensi Ailesi ile görüşmelere başladı. 2 haftaiçinde sonuca varmayı hedefleyen bu grubun başında Thomas DiBenedetto adlı bir arkadaş var. En altı çizilmesi gereken özelliği ise, DiBenedetto'nun aynı zamanda beyzbol kulübü Boston Red Sox'a  ve New England Sport Ventures (NESV) şirketine de ortak olması. NESV'nin sahibi ise tanıdık geliyor olmalı. Evet... Boston Red Sox ve Liverpool'u bünyesinde bulunduran bu spor yatırım şirketinin sahibi John Henry'den başkası değil.


Peki DiBenedetto'nun önderliğindeki ekip Roma'yı satın alırsa ne olacak? Liverpool ve Roma'nın 'sahipleri', aynı masada oturan bir grup ortaktan ikisi olacak. Yani iki kulüp arasında gerek futbolcu transferi, gerekse nakit akışı konusunda tam bir "al gülüm ver gülüm" durumu olması işten bile değil. Bu tarz vakalara UEFA ve FIFA oldukça şüpheli yaklaşıyor, ki nasıl yaklaşmasınlar?

Futbolun endüstriyelleşmesi gitgide daha da derinlik kazanıyor. Hatta sanki biraz tadı kaçmaya başlıyor. Hal böyleyken yukarıdaki gibi durumlar o kadar da şaşırtmıyor adamı. Neyse, biz yine de gözümüzü Dolar'ın yeşilinden ziyade sahanın yeşiline verelim. İşin özünden kopmamak lazım. Messi de ne güzel hat-trick yaptı işte tadını çıkaralım.

5 Şubat 2011

Dünden Bugüne Forma Reklamları


Not: TamSaha dergisinin Şubat sayısında yayımlanmıştır.

Onu giyen futbolcu için 90 dakika boyunca dünya üzerindeki en kutsal varlıktır forma. Önceleri sadece kulüp armasını barındıran bu bez parçası, bir sektör olarak zamanla futbolun merkezine doğru yol aldı. Özellikle son 50 yılda forma kutsallığına yeni bir boyut katan sponsorlar, artık endüstriyel futbolun vazgeçilmezleri arasında.

Siyah beyaz görüntülerini izleyerek nostalji yaptığımız eski maçlarda sanki hiç değişmeyen bir unsur var. İsimleri ekranda yazmasa hep aynı takımların oynadığını düşünebilirdik zira forma renkleri çoğu zaman aynıydı. Beyaz tarafın karşısında çoğunlukla kırmızı veya mavi renkli koyu taraf... Hatta Britanya’da renktaş kulüpler arasında forma paylaşımı bile sık görülürdü. Tabii tüm bunlar, bir kumaş parçasından ibaret olan formaların ticari metaya dönüşmesinden çok zaman önceydi.

1960’lı yıllara kadar futbolcuların üzerinde kulüp logosunu taşıyan sade formalar gördük. Çünkü ülke federasyonları ve TV kanalları, sponsorluk konusunda bir nebze esneklik göstermeyecek kadar muhafazakâr düşünüyordu. Hatta 1967’de Almanya 2. Ligi’nde iflasın eşiğine gelen Wormatia Worms, çözüm olarak Caterpillar markasıyla forma sponsoru olarak anlaşsa da federasyon tarafından engellendi ve bir süre daha darboğazdan çıkamadı. Ne var ki kurallar, en nihayetinde delinmek için konmuştu. Bir başka Alman ekibi olan Eintracht Braunschweig, içki firması Jagermeister’ı formasına koyabilmek için logosunu onunkine benzeterek değiştirdi. Artık armadaki kırmızı aslanın yerinde bira markasının geyiği yer alıyordu. 1973’e gelindiğinde ise federasyonun buzları çözülmeye başladı ve sponsorluk yasal hale geldi. O mavi formada büyük harflerle yazan Jagermeister, bilinen ilk göğüs reklamı unvanını aldı.


Aynı yıl içinde bir başka önemli adım, İngiltere’nin Leeds şehrinde atılıyordu. O ana dek futbol kulüpleri, kendilerine ekipman sağlaması için spor giyim markalarına para ödüyordu. Suyun akışını değiştiren ise Leeds United’ın devrimci hocası Don Revie oldu. Admiral ile anlaşan Revie’nin takımı, para karşılığında firmanın ürettiği formaları giyerek bu konuda öncü oldu. Madenin zenginliğini geç kalmadan keşfeden Liverpool ise bir yıl sonra Umbro ile işbirliğine giderek tüneli genişletti.

Ne var ki göğüs reklamı Ada’da halen yasaktı. Leeds ve Liverpool’un açtığı yoldan giden Hibernian, 1977’de bir başka giyim firması olan Bukta ile el sıkıştı. Ancak markanın adını formanın önüne koca harflerle yazdığı anda yayıncı kanalların ambargosuna takıldı. Yine lokomotifin hemen ardında yer alan Liverpool ise lobi yapma konusunda Hibernian’dan öndeydi. Nitekim Kırmızılar, ertesi sezon Japon elektronik devi Hitachi’yle forma sponsorluğu konusunda anlaşarak Britanya’da bir ilki gerçekleştirdi.

Liglerde Sponsor Yarışı
Orta Avrupa ülkelerinde küçük meblağlarla da olsa yaygın olan forma sponsorluğu kavramı, İngiltere’nin dahil olmasıyla birlikte önem kazandı. 80’lerde tüm Avrupa’da yaygınlaşırken, 90’lı yıllardan bugüne dek her sezon daha da bol sıfırlı anlaşmalar göze çarptı. Örneğin Manchester United, 1982 yılında el sıkıştığı Sharp’tan forma sponsorluğu için 5 yılda sadece 500.000 £ aldı. United’ın bugün AON ile olan anlaşması ise kulübe yılda 20 milyon £ kazandırıyor.


Peki, ligler bazında göğüs reklamlarından maksimum verim alma yarışı ne durumda? Almanya kökenli bir araştırma firması olan Sport + Markt’a göre Premier League’deki 20 kulüp, bu sezon toplamda elde ettiği yıllık 128 milyon € değerindeki forma sponsorluğu ile adeta bir mıknatıs görevi görüyor. Önceki sezona göre tam 45 milyon € artık gösteren bu rakama Manchester United ile Liverpool’un katkısı büyük. Zira iki kulüp, yılda toplam 48 milyon €’yu kasasına koyuyor. İngiltere’yi yakından takip eden Almanya’nın toplam forma reklam bedeli ise 118 milyonu buluyor. Bundesliga’da 18 takımın mücadele ettiğini düşünürsek kulüp başına düşen gelir Premier League’ten fazla. Ancak Bayern Münih’in yılda tek başına 28 milyon € kazanması, düzeyli rekabet konusunda örnek olan Bundesliga’nın bunu gelir dağılımına tam yansıtamadığını gösteriyor.

Avrupa’nın diğer büyük ülkeleri, forma reklamı konusunda İngiltere ve Almanya’nın bir hayli gerisinde. Serie A’daki toplam rakam 66 milyon €’da kalırken, onu 59 milyonla Ligue 1 takip ediyor. Son sıradaki La Liga’nın sponsor geliriyse 58 milyon € ve bunun 23 milyonunu Real Madrid formasındaki Bwin oluşturuyor. Ancak önümüzdeki sezon Barcelona’nın Qatar Foundation ile olan 30 milyon € değerindeki anlaşması başladığında İspanya bir anda sıralamada üçüncülüğe yerleşebilir. Real Madrid’in bu hamleye cevapsız kalmayacağını varsayarsak La Liga’nın yakın zamanda Serie A’yı yakalaması şaşırtıcı olmayacaktır.

Forma sponsorluğundan 42 milyon € elde eden Hollanda ligini de katarsak, Avrupa’nın 6 büyük liginin bu kalemdeki toplam geliri 471 milyona dayanıyor. Geçtiğimiz sezona göre %18 büyüyen bu tutar içindeki en büyük pay, ekonomik krizden hiç etkilenmemişçesine finans ve sigorta şirketlerine ait. Toplamda 113 milyon € değerinde forma sponsorluğuna imza atan bu sektörü, 79 milyon ile bahis şirketleri takip ediyor.

En “Kutsal” Formalar
Barcelona’nın Qatar Foundation ile 5 yıllığına yaptığı 150 milyon €’luk anlaşma, bu konuda taşları yerinden oynatacağa benziyor. 111 yıllık kulüp, İspanya’da göğüs reklamlarının yaygınlaşmaya başladığı 80’li yıllardan beri forma sadeliğini korumuştu. 1982’de Real Madrid’in Zanussi, 84’te Valencia’nın Edesa, 89’da Atletico Madrid’in Mita ile işbirliğine gittiği süreçte onlar spor giyim firması Meyba ile sadece forma üretimi konusunda anlaşmıştı. İspanya’da bu yeni akımın başladığı andan itibaren yaklaşık 30 yıl armasının altına reklam almayan Barcelona, önümüzdeki sezondan itibaren forma sponsorundan en fazla kazanan kulüp olacak.


Katalan ekibinin hemen arkasında, Deutsche Telekom ile anlaşmasını Kasım ayında yenileyen ve yılda 28 milyon €’yu cebine koyan Bayern Münih yer alıyor. İngiltere’nin en pahalı formaları olan Manchester United ve Liverpool, sezon başında sırasıyla Aon ve Standard Chartered ile yeniledikleri forma reklamlarından 24’er milyon € kazanıyor. Bwin ile Eylül ayında yeniden el sıkışan Real Madrid ise 20 milyon €’luk geliri ile şaşırtıcı biçimde 5. sırada yer alıyor.

Pahalı forma sponsorluğu konusunda en ilginç ve akılcı anlaşma Tottenham’a ait. Kuzey Londra ekibi, geçtiğimiz yaz bir yazılım firması olan Autonomy ile sadece lig maçlarında geçerli olacak şekilde yıllık 12 milyon € değerinde sözleşme imzalamıştı. Ancak bununla yetinmedi ve 3 milyon € karşılığında Avrupa kupalarında formasına Investec’i ekledi. Bu şekilde kazancını maksimize eden Tottenham; Chelsea, Milan, Manchester City, Juventus ve Inter gibi devleri sollamayı başardı.

Reklam Savaşları
Forma sponsorları iyice popüler hale gelip uğurlarında ciddi paralar dönmeye başladığı anda, olay sadece ticari boyutta kalmaktan çıktı. Kimi zaman taraftarların yeme içme zevkleri üzerinde etkili olurken, bazen de kimi inançlara zıt gelerek tepkiyle karşılaştı. Rekabetin futbol sınırlarını kilometrelerce aştığı Boca – River derbisi bu duruma güzel bir örnek. 2001 yazında Pepsi’nin Boca Juniors formasında yer almaya başlaması, Buenos Aires’in River Plate’li kısmını Coca Cola’ya yöneltmeye yetmişti. Aynı şekilde formasını 1982’den beri Adidas’tan temin eden River Plate’in taraftarları, 1996’da Boca’nın Nike ile işbirliğine gitmesi sonucu bu markayı da Pepsi’nin yanına kara listeye ekleyivermişti.

Arjantin’deki sponsor rekabetinin benzerini Celtic ve Rangers arasında da görebilirdik. Ancak İskoç kulüpleri, böyle bir manzarayla karşılaşmamak adına uzlaşma yolunu tercih etti. Zira taraftarların rakip takımın sponsorundan adeta kaçmaları kulüpleri zora sokuyordu. Böylece iki ekip, 1999 yılında bir telekomünikasyon firması olan NTL ile 4 yıllığına ortak anlaşma imzaladı. Çözümden gayet memnun olan Old Firm kulüpleri, 2003 yılında sözleşme süresi dolduğu anda yeni sponsor bulmak üzere tekrar bir araya geldi. İki taraf masadan kalktığı andan itibaren 7 yıl boyunca yeşilli ve mavili formaları artık bir bira markası olan Carling süsleyecekti. Son olarak geçtiğimiz sezondan bu yana iki takımın formasında yine bir bira üreticisi olan Tennent’s yer alıyor.


Bahis şirketlerini son yıllarda takım formalarında sıklıkla görür olduk. Bu duruma en çok ses getiren tepkiyi Sevilla forması giyen Müslüman oyuncu Kanoute verdi. Malili futbolcu, inançlarına ters düştüğü ve “şeytan işi” olduğu için formasında yer alan 888.com logosunun üzerini bantlayarak maçlara çıktı. Ancak şirket yönetimi, İslamî bir hayır kurumuna hatırı sayılır miktarda bağış yapınca Kanoute de “şeytana uydu” ve bant protestosundan vazgeçti.

Bu konuda en güncel örnek ise Fransa’dan geldi. 2009 yazında Betclic firmasıyla anlaşan Olympique Lyon, ülke kanunlarına göre bu sitelerin reklamı yasak olduğu için federasyonun engeline takıldı. Böylece 5 ay boyunca Fransa sınırlarındaki maçlara reklamsız çıkmak zorunda kalan Lyon, yarım sezonluğuna Playstation ile el sıkıştı. Bu sezon başlamadan evvel yürürlükten kalkan yasak sonucu Betclic tekrar Lyon formasındaki yerini aldı.

1970’lerde futbolun geleceğine bir de ticarî gözle bakmayı deneyen kişiler tarafından temeli atılan forma sponsorluğu, engeller ve evrimlerle dolu bir süreç sonucu sektördeki önemini kanıtlamış durumda. Öyle ki birçoğumuz Carlsberg’i Liverpool, Pirelli'yi Inter, Teka’yı Real Madrid, Sharp’ı da Manchester United ile özdeşleştiriyoruz. Armasının değerini başka bir markayla paylaşmamak için uzun süre direnen Barcelona bile biriken borçlarından ötürü de olsa kalesini terk etti. Bakalım bu noktadan sonra forma sponsorluğunun yolu nerelerden geçecek…

4 Şubat 2011

Chelsea'de Bilinmeyen Denklem

 
Chelsea Ocak ayında transfere toplam 75 milyon £ yatırdı, ki bunu artık herkes biliyor. Aynı kulüp, bu iki imzadan birkaç gün önce 2009/10 sezonunu 70 milyon £ zararla kapattığını açıklamıştı. Bunu herkes olmasa da birçok kişi okumuştur sağdan soldan. Ne var ki Chelsea, bu iki zıt göstergeye rağmen, Finansal Fair Play kurallarına uymakta sıkıntı çekmeyeceğini de açıkladı emin bir şekilde. İşte bunun nasıl olacağını herhalde Abramovich ve ekibinin haricinde kimse bilmiyor! 70 milyonluk zararın açıklandığı geçen sezonda Chelsea lig ve FA Cup şampiyonluklarını elde etmişti. Ona rağmen bu tabloyu görüyorsak ortada iki basit çözüm yolu var: ciddi biçimde gelirleri arttırmak veya giderleri kısmak…

İlkini yapabilmek için TV yayın gelirleri, maç günü gelirleri veya sponsorluk gelirlerine odaklanmak gerek. TV gelirlerinde önemli bir değişim olması zor çünkü ortada yeni bir anlaşma yok. Şampiyonlar Ligi’nde geçen sezonkiyle aynı sayıda maç oynandığını farz edersek pek değişmeyecek yani bu kalem. Aynı şekilde, zaten pahalı olan bilet fiyatları daha da artıp altın fiyatlarıyla ölçülemeyeceğine göre maç günü gelirleri de yine olsa olsa enflasyon kadar artar. Üzerinde en rahat oynanacak kalem sponsorluk gelirleri çünkü anlaşılabilecek sponsorun sonu yok bir kere. En basitinden, Samsung ile devam eden forma sponsorluğu yılda yaklaşık 10 milyon £ getiriyor sadece. Bu rakam, şurada yazdığım gibi Chelsea’nin rakipleriyle pek boy ölçüşemiyor. Başka bir markayla yapılacak yeni bir anlaşma, Liverpool ve M. United'ın yıllık 22 milyon £'una yaklaşır muhtemelen. Bu da forma reklam gelirinde %100'den fazla olacak şekilde, yıllık net 12 milyon £ civarında bir artış demek.


Gider kısmında ise futbolcu maaşları en büyük kalemi oluşturuyor. Stadyum bakımı, yolculuk, yönetim masrafları gibileri zaten neredeyse sabit. Ancak Chelsea’de zamanında Abramovich’in bol keseden para saçtığı ve 'performans / maaş oranı' verimli işlemeyen bir sürü oyuncu var. Malouda, Bosingwa, Zhirkov ve Obi Mikel gibi… Hatta 33 yaşına gelen Drogba ile 32'lik Anelka da pek âlâ yazın elden çıkarılabilir. Bu 6 futbolcunun Chelsea'ye toplam maliyeti 20 milyon £'a yaklaşıyor ama gönderildikleri taktirde yerlerine alınacak oyuncuların maaşlarına da dikkat etmek gerek.

Özetle, Chelsea'nin bu sezon art arda puan kayıpları yaşadığı dönemin başlıca sebebi, yedek oyuncularla asların arasındaki kalite uçurumuydu. Aslar sakatlanınca kayıplar gelmeye başladı. Şimdi kadroda derinlik arayışı başladı ve yazın da transferlerin devam edeceği konuşuluyor. UEFA'nın gözü Abramovich'in üzerindeyken bakalım Chelsea yazın ne kadar aktif olabilecek...

3 Şubat 2011

Tottenham ve Transfer Çıkmazı



Geride bıraktığımız transfer mevsiminin en bahtı kara takımı Tottenham herhalde. Öyle ki, Hodgson elini kime attıysa kuruttu. Chelsea ile girilen Pienaar yarışından galip çıkmak elbette önemliydi ve hücum rotasyonuna ciddi derinlik kazandırdı. Ancak onun haricinde ne hikmetse hiçbir transfer olumlu sonuçlanmadı. Önce kulübe biraz ışıltı katsın, tecrübe getirsin diye Beckham'a yöneldiler. Ne var ki LA Galaxy engeline takıldılar ve Beckham'ı sadece idmanda ağırlayabiliyorlar. Agüero'ya verilen 38 milyon £'u da A. Madrid haliyle az buldu. Oradan yüz bulamayınca bu sefer Llorente'ye yöneldiler ama onlar da 33 milyon £'u beğenmedi.

Transfer döneminin bitmesine 2 gün kadar varken Carroll için 23 milyonu gözden çıkardılar ama belli ki bunu reddeden Newcastle'ın patronu Mike Ashley'nin bir bildiği varmış! O da olmayınca transferin ilk günlerinde 25 milyon teklif ettikleri Villareal'li Rossi için 30'lara çıktılar ama bu da fayda etmedi. Son saatlere girerken Charlie Adam için Blackpool'un kapısını çaldılar. Hatta 6,5 milyon 
£'a anlaştıkları da söyleniyor ama bu kez resmi işlemler yetişmediği için son ihtimal de yalan oldu. Tüm bunların yanında Lassana Diarra, L. Fabiano, Scott Parker, Alvaro Negredo, Diego Forlan gibi isimler çok yol alınamadan yattı. Hatta bir ara Semih'in bile adı geçmişti...




Bu arada Tottenham'ın transfer adayları konusunda bu rakamların telaffuz edilmesi ilk anda şaşırtıcı gelse de normal aslında. 2009/10 sezonunu 119 milyon £ gelirle kapattılar. Özellikle son üç sezonda yapılan yüklü transferler, günün sonunda onlara 7 milyonluk zarar olarak yansısa da yatırımlarının meyvesini şimdilerde alıyorlar. Bu sezon önemli kısmı Şampiyonlar Ligi'nden gelecek olan tam 40 milyon £'luk bir gelir büyümesi bekleniyor. Yani 160 milyona dayanarak167 milyonluk gelire sahip Inter'e yaklaşacaklar. Az bir rakam değil. Zira Şampiyonlar Ligi'nin yayın gelirlerine olan katkısı bunu son derece olumlu etkiliyor. Aynı zamanda daha fazla maç oynamak, daha çok maç günü geliri demek. Özetle, yaklaşık %33'lük bir büyüme öngören Tottenham'ı önümüzdeki yaz transfer mevsiminde aktif biçimde görürsem hiç şaşırmam.

31 Ocak 2011

Kırmızı'dan Mavi'ye: Torres

Chelsea'nin Torres için 50 milyon £'u gözden çıkardığı konuşuluyor son günlerde. Herhangi bir futbolcu değil tabii bu arkadaş. Bayrak adam Gerrard ile birlikte takımın iki temel direğinden biri. Yalnız Liverpool'un şu anki durumunda Torres'in bireysel performansı veya değeri arka planda kalıyor artık. Futbolundan bir şey kaybettiği için de değil üstelik. Torres bu kulübe gelirken Avrupa kupalarını göz önünde bulundurdu ama Liverpool'a öyle bir dönemde imza attı ki, kısa sürede o forma dar gelmeye başladı. Olmayınca olmuyor ya hani bazen, bu durum da öyle işte. Yeniden yapılanmaya gitmesi gereken Liverpool'un da sezon başında Hodgson'ın yaptığı gibi elindeki futbolcuları kalmaya ikna edecek enerjisi ve kredisi yok artık. Bu durumda Torres gibi bir süperstar gitmek istemekte haklı. Liverpool'un da onu üstelik 50 milyon £ gibi bir rakam gerçekten varsa satması gayet mantıklı. Eğer gerçekleşirse dostça ve iki tarafın da kazandığı bir ayrılık olur bu. Zira birinin hedefleri, ötekinin uygulaması gereken strateji ile uyuşmuyor artık. Birinin beklemeye sabrı, diğerinin bekletmeye kredisi kalmadı.


Demotive bir Torres'in satışından gelen para, Liverpool'un yeniden yapılanması ve yaz transferleri için önemli bir kaynak olurdu kesinlikle. Çünkü Finansal Fair Play kapıya dayanmışken, John Henry'nin elini cebinin derinliklerine kadar götürmesi zor. Ayrıca olaya başka bir açıdan bakmak gerekirse, Liverpool artık sadece Gerrard ve Torres'in eline bakan bir takım kimliğinden kurtulmalı. Gerrard gitsin demiyorum kesinlikle, zira onun yeri ayrı o takımda. Söylemeye bile gerek yok, duruşu yetiyor. Ama elde artık Luiz Suarez gibi bir alternatif de varken Torres'in gidişi takımın diğer elemanlarına sorumluluk duygusu aşılayabilir. En azından Torres'in rolünü paylaşmak, her şeyi Gerrard'tan beklememek ve herkesin daha eşit yük taşıdığı bir takım olmak için...

27 Ocak 2011

Brezilya'ya Yeni Forma


Buyrun Brezilya'nın yeni forması... Alttaki resimden de öyle anlaşılıyor ki Nike, 9 Şubat'taki Fransa - Brezilya maçı ile tam bir sponsor şovuna hazırlanıyor. Daha önceden Horozlar'ın yeni formasını basına tanıtmışlardı, ki 2018'e kadar sürecek olan bu anlaşma onlara toplam 300 milyon €'ya mâl oldu. Yalnız Brezilya formasındaki o yeşil çizgi olmamış sanki pek. Hani mis gibi klasik forma işte, ne gerek var diyor insan. Fransa formasındaki kırmızı çizgiyi sildik, bari buna bir yeşil ekleyelim mi demişler nedir?

12 Ocak 2011

Finansal Fair Play


Bilindiği gibi UEFA'nın Financial Fair Play uygulaması önümüzdeki sezondan itibaren geçerli oluyor. Kısacası kulüpler artık sezon sonunu zarar ederek kapatamayacak. Yani transfere de kazançları doğrultusunda harcama yapabilecekler. Tabii nispeten yumuşak bir geçiş olması için önümüzdeki iki sezon boyunca 45 milyon €'ya kadar zarar etme izni olacak ve bu meblağ zamanla sıfıra inecek. Ayrıca kulüplerin vadesi geçmiş borcu bulunmayacak. Sahiplerine bile... Ancak altyapıya ve oyuncu yetiştirmeye yönelik harcamalar limitsiz olarak yapılabilecek.

Platini'nin bu kararları alması boşa değil. Finansal açıdan kötü yönetilen bir sürü kulüp var. Artık malum yönetmeliklere uymadıkları sürece Avrupa kupalarına katılamayacaklar ne var ki. İşte UEFA'yı Financial Fair Play'e yönelten birkaç somut rakam:

%85: 733 Avrupa kulübü, 2009 yılında toplam 1,2 milyar € zarar etti. Bu rakam, önceki sezona göre %85 arttı.
%56: Malum 733 kulüp arasından zarar edenlerin oranı.
%4,8: 2009 yılında Avrupa kulüplerinin bir önceki sezona göre gelir artış oranı
%9,3: 2009 yılında Avrupa kulüplerinin bir önceki sezona göre gider artış oranı
%64: Avrupa kulüplerinin futbolcu maaşlarına yaptığı ortalama harcamanın gelirlerine oranı
%46: Premier Lig kulüplerinin toplam borcunun tüm Avrupa kulüplerinin borcuna oranı

Rakamlar az buz değil. Böyle bir uygulamaya yıllardır ihtiyaç vardı. Transfer rakamları bu kadar zıvanadan çıkınca da kaçınılmaz oldu. Artık gözler Manchester City ve Şeyh Mansur üzerinde olacak. Onlara uygulanacak olası bir yaptırım tüm Avrupa kulüplerini nizama getirmeye yeter zaten.

* Kaynak: the Guardian

2 Ocak 2011

Red Knights'ın Perde Arkası

Red Knights grubunun Manchester United'ı satın alma operasyonuna önceden değinmiştim. Başarısızlıkla sonuçlanmıştı malum. Teklif yapmaya hazırlanırken de Asyalı bazı para babalarından destek aldıkları konuşulmuştu. Bu isimler yavaştan belli olmaya başladı. İlki, Air Asia'nın kurucusu olan Malezyalı Tony Fernanes.     230 milyon £'luk bir serveti var ve geçen sene United'a forma sponsoru olmayı ciddi biçimde düşünüyordu. İkinci destekçi ise Singapur'un 8. zengini olan Peter Lim. Fernanes United'a forma sponsoru olmaya çabalarken Lim de Liverpool'u satın almaya çalışıyordu. Artık nasıl bir uğursuzluksa, bu ikilinin Premier Lig'e dair tüm ticari denemeleri olumsuz sonuçlanmış. Destek verdikleri Red Knights, Glazer'a satın alma teklifi bile yapamadı üstelik...

25 Aralık 2010

En Kârlı Forma Sponsorları

Liste aşağıdaki gibi. Rakamlar yıllık kazançları ifade ediyor. Tabii ki bütün takımlar Avrupalı ama sponsorlar değil. Orta Doğu kökenli 3 firma görüyoruz mesela. ABD'yi Aon temsil ederken, tek Uzakdoğu'lu olarak Samsung yer alıyor. Gerisi Avrupa bazlı şirketler. Ayrıca kâr amacı gütmeyen tek sponsor olan Qatar Foundation'ın en yüksek yıllık meblağı ödemesi dikkat çekici.

Açıkçası Real Madrid'in bu kadar geride kalması şaşırtıcı. Bwin ile olan sözleşme 2013'te bitiyor ve yenilendiğinde yukarılara çıkacakları kesin gibi. Zira üstlerindeki M. United ve Liverpool henüz sözleşme imzaladı. En ilginç olanı ise Tottenham, ki iki sponsorla birden anlaşmış durumdalar. Autonomy ile Premier Lig maçlarına çıkarken, Şampiyonlar Ligi ve yerel kupalarda Investec yazıyor önlerinde. Aslında gayet akıllıca bir hamle ki bu şekilde Chelsea ve Milan gibilerini bile geride bırakıyorlar. Chelsea ile Samsung, sezon sonunda bitecek olan anlaşmayı yenilediler ama fiyat hakkında henüz bilgi yok.

Barcelona     Qatar Foundation     30 m €
Bayern     Deutche Telekom     28 m €
Man. United     Aon     24 m €
Liverpool     Standard Chartered     24 m €
R. Madrid     Bwin     20 m €
Tottenham     Investec & Autonomy   15 m €
Chelsea     Samsung     12 m €
Milan     Emirates     12 m €
Man. City     Etihad Airways     9 m €
Juventus     Betclic     8 m €

4 Aralık 2010

Şeytan Azapta


“İhanete uğradık!”

“Sezonluk biletimi yırtıyorum, bu adamların cebine bir kuruş bile koymayacağım!”

“İçi para dolu çantayla gelmiyorlar. Taraftardan bedel ödemelerini isteyecekler!”

Old Trafford’taki atmosfer, 2005 Mayıs’ında Glazer ailesi Manchester United yönetimini kontrol altına almışken işte bu yöndeydi. O zamanlar bu söylemlerin önyargı içerdiğini söylemek kolay olabilirdi. Ancak 2011’e adım atarken kulübün içinde bulunduğu durum o günleri mumla aratır hale geldi.

United Neden Farklı?
Abramovic Chelsea’yi satın alırken taraftarların bu konuda neredeyse hiçbir olumsuz düşüncesi yoktu. Manchester City Şeyh Mansur’un eline geçerken de tribünlere huzur hâkimdi. Çünkü bu iki ismin kulüp kapısından içeri girerken bir çuval parayı beraberinde getireceği biliniyordu. İşte Glazer ailesinin nahoş farkı henüz bu noktada kendini belli etmişti. 790 milyon £ değerindeki satın alma işleminin sadece 250 milyonluk kısmı ailenin cebinden çıkıyordu. Geri kalan 540 m £’u ise bankalardan ve çeşitli fonlardan borçlanmıştı Amerikalılar.

Taraftarın çekindiği, dönmesi zor olan borcun onlara yüksek bilet fiyatları ve pahalı kulüp ürünleri olarak yansıyacağı idi. Hatta büyüyen tepkiler sonucu FC United of Manchester adlı yarı profesyonel bir alternatif kulüp bile kurdular! Nitekim 5 yıllık Glazer dönemine baktığımız zaman ortalama bilet fiyatlarının %48 oranında arttığını görüyoruz. Bu sürecin temelleri 2006 yazında güçlendi zira Glazerlar, aldıkları borcu tekrar şekillendirmeyi tercih etti. Citadel, Och-Ziff ve Perry Capital adlı fon yönetim şirketleriyle yapılan yeni anlaşma sonucu %14’ü geçen faizlerle 660 m £ borç alındı. Bu tutarın yaklaşık 270 milyonluk kısmı, United’ın varlıkları teminat gösterilerek elde edilmişti. Yani 4 yıl içinde borçlar ödenemediği taktirde United’ın çoğunluk hisseleri bu kurumlara geçecekti.

Takvimler 2010 Ocak ayını gösterirken malum yük iyice ağırlaşmıştı. Böylece Glazer dönemindeki ikinci kırılma noktasına gelindi. Ödeme tarihi yaklaşan borcu karşılamak için piyasaya %8,5 faizli 500 m £’luk tahvil salındı ve 2 hafta içinde tamamı alıcı buldu. Uluslararası bankalara olan tüm borç kapatıldı ama bu durum, 2017’ye kadar her yıl yaklaşık 42 m £ faiz ödeneceği anlamına geliyordu.

Üst üste yenilenen borçlara karşın malî tablolarda halen iyileşme görememek, sonunda bazı varlıklı United taraftarlarını harekete geçirdi. “Red Knights” denen grubun lideri eski bir United yöneticisi olan ve Goldman Sachs baş ekonomistliğini yürüten Jim O’Neill’den başkası değildi. Taraftar birliği ile ortak yürütülen uzun görüşmeler sonucu sezon sonunda 800 m £ değerinde bir teklif yapılması planlandı. Gelişmeler üzerine kulübün satılık olmadığını belirten Glazer ailesi, kararlılığını mayıs ayında belli edecekti. Zira adı açıklanmayan Orta Doğu kökenli bir konsorsiyumun tam 1,5 milyar £ tutarındaki teklifi geri çevriliyordu. Dolayısıyla Red Knights henüz ilk denemesini bile yapamadan planları rafa kaldırmak zorunda kalıyordu.

Rakamların Dili
Glazer hâkimiyetindeki 5 yılı özetlersek, toplam 450 m £ faiz harcaması ve banka ödemesi yapılmasına rağmen borç yükünün halen 510 m £’da kaldığını söyleyebiliriz. Yine de Kızıl Şeytanlar sahada kazanan bir takım ve Glazerlar tam da bu imajla özdeşleşmek istiyor olabilir. Peki, bu hırs United gibi köklü bir kulübe ortalama bir yılda neler kaybettiriyor?

Tablodaki rakamlar, Manchester United’ın son 5 sezondaki yıllık kâr / zarar eğilimini açıkça gösteriyor. Buna göre 2009/10 sezonunda elde edilen 286 m £’luk cironun fevkalade olduğunu söyleyebiliriz. Hatta bir önceki sezonun rakamlarıyla belirlenen son Deloitte raporunda United, 278 m £ cirosuyla Real Madrid ve Barcelona’nın ardından 3. sırada yer almıştı.

132 m £ tutarındaki oyuncu ve personel ücretleri rakam olarak çok görünse de, ciroya oranı %46’da kalıyor. UEFA’nın kulüplere bu oranı maksimum %70 olarak tavsiye ettiğini göz önüne alırsak bu kısma kadar tozpembe bir ortam görebiliriz. Keza 101 m £’luk vergi ve faiz öncesi net gelir, kulüp tarihinde bir rekor.

Bu noktadan sonraki 40 m £’luk futbolcu amortismanı, satın alınmış ve ilk sözleşmeleri halen devam eden oyuncuların yıllık bonservis giderini gösteriyor. Örneğin bir futbolcuyu 20 milyon £ bonservis bedeliyle 5 yıllığına transfer eden bir kulüp, bu süre boyunca her yıl 4 m £’u bu kaleme yazmak durumunda. Son yıllarda Nani, Anderson, Hargreaves, Valencia, Berbatov gibi pahalı transferler yapılmış olsa da Manchester City’nin 71, Barcelona’nın 61, Real Madrid’in 55, Chelsea’nin de 49 m £’luk futbolcu amortismanı olduğunu düşünürsek 40 m £’un abartı olmadığını söyleyebiliriz.


Satın Almanın Artçıları
United’ı asıl batıran kalemler, şerefiye amortismanı ile başlıyor. Resmi kayıtlara göre Glazerlar United’ı 790 m £’a satın alırken, bu tutarın sadece 260 m £’luk kısmı defter değeriydi. Yani geri kalan 530 m £, finansal olarak 15 yıllık ömrü olan marka değeri, gelecekteki kazançlar ve futbolcu yatırımlarından oluşan potansiyel bir tutardı. Dolayısıyla muhasebesel olarak 2020’ye kadar her yıl 35 m £ civarında şerefiye amortismanı yazılmak zorunda. Bu kalem kârlılığı olumsuz etkilese de, UEFA’nın Financial Fair Play kuralları çerçevesinde hesaba katılmayacağını belirtmekte fayda var.

Futbolcu satışları eklendikten sonra oluşan 27 m £ ile tablo yine de fena görünmüyor. Fakat en can alıcı nokta asıl bundan sonra baş gösteriyor. Borçların bedeli olan 42 m £’luk net faiz gideri, görünümü bir anda eksiye çevirebiliyor. Onun üzerine eklenen 65 m £’luk haricî faiz gideri de durumu iyice berbat ediyor. Bu kalem, Ocak ayında yenilenen finansal anlaşmalardan doğan kayıplardan ileri geliyor ve o çapta bir değişiklik olmadığı sürece sıfır olarak kalacak. Zaten o olmasa bile kulübün zarar yazacağı ortada.

Özetlemek gerekirse, sadece 2009/10 sezonunda şerefiye amortismanı ve faiz giderleri gibi faaliyet dışı kalemlere 142 m £ harcandı. Yani cironun %50’si bu şekilde havaya uçtu. 65 m £ tutarındaki tek yazımlık haricî faiz giderini çıkarsak bile bu denge anca %27’ye düşüyor. Arsenal gibi sağlıklı işleyen bir kulüpte benzer oranın %6’larda seyrettiğini düşünürsek aradaki uçurumu daha iyi anlayabiliriz. Bu arada kârla kapatılan 2009 yılında Ronaldo’nun satışından gelen 80 m £’un yine ironik biçimde çoğunlukla bu kalemlere gittiğini görüyoruz.

Saha İçi Etkenler
Finansal tablolar tek başına tehlike çanlarını tüm şehre duyurmaya yetiyor. Ne var ki United’ın durumunu daha da karartan ve takımın performansını derinden etkileyebilecek olan potansiyel riskler var. Kulüp, son 5 sezonda 3 şampiyonluğun yanı sıra oynadığı iki Şampiyonlar Ligi finalinden birini kazanmış olabilir. Ancak Van Der Sar, Ferdinand, Neville, Evra, Brown, Vidic, O’Shea, Giggs, Scholes, Park Ji Sung, Carrick, Berbatov gibi temel taşların ve önemli rotasyon parçalarının yaş ortalaması 32’ye dayandı. Ayrıca onların yerini dolduracak olan Rafael, Fabio, Smalling, Evans, Anderson, Obertan, Gibson, Bebe ve Chicharito’dan birçoğunun büyük yıldıza dönüşmesi de hiç kolay görünmüyor.

Bu noktada Alex Ferguson’un rolü çok kritik. İlk gruptaki oyuncuların bir kısmı dünya yıldızı olmamasına rağmen, onları mükemmel bir takım uyumu içerisinde çimento misali tutan kişi Sir’ün ta kendisi. Onun 24 yıllık tecrübesi, O’Shea veya Brown gibi tek başına vasat görünen futbolcuları takım oyunu içinde parlatabiliyor. Yakın zamanda emekli olmayı düşünmediğini belirtse de, Ferguson’ın yeni bir jenerasyon yaratmaya enerjisinin yetip yetmeyeceği soru işareti. Üstelik bunu yapacaksa bile transferler konusunda elinin zayıf olduğu ortada. 69 yaşındaki teknik direktör elbet bir gün kulüpten ayrılacak ama halefinin işi bir kat daha zor olacak. Pahalı transferlerin çok kısıtlı olduğunu varsayarsak, yeni teknik direktörün Ferguson’la benzer düşünceleri paylaşıp eldeki gençlerle uyumlu çalışabilmesi şart.

Tehlikenin farkında olan ve Ekim ayında ayrılmayı düşünen Rooney, tam da bu riskler yüzünden kulüpte azımsanmayacak şiddette bir deprem yarattı. Takımın yaşlandığı ve büyük transferlerin hayal gibi olduğu ortamda Ferguson’ın da kulüpteki son virajına giriyor olması onu karamsarlığa itti. Eğer Rooney sözleşme yenilemek yerine başka bir kulüple anlaşsaydı, diğer oyuncular da bu fikirden etkilenebilir ve saha içi riskler bir kat daha koyulaşabilirdi.


Tünelin Ucu
Son 5 yılda toplam 172 m £ zarar eden ve en az 2017’ye kadar yılda ortalama 80 m £’u bankalara ve faize harcayacak olan bir kulüpten bahsediyoruz. Üstelik bu kulübün kasasında nakit olarak sadece 152 m £’u kaldı. Mevcut durumda United’ın kâr etmesi için tek çıkar yol, her sezon C. Ronaldo ayarında bir oyuncuyu satıp yenilerini yetiştirmek gibi görünüyor! Rooney hariç eldeki futbolcuların bu koşula pek uymadığı ortada. Ayrıca her sezon ligde ve Şampiyonlar Ligi’nde zirveye oynamak, özellikle medya ve maç günü gelirlerini büyütmek adına finansal bir zorunluluk haline geldi. Bilet fiyatlarının daha da artması taraftar isyanını iyice körükleyeceğinden ticari gelirlerin olabildiğince artması hedefleniyor. Nitekim 2010/11 sezonunun ilk çeyreği için açıklanan rakamlar bu konuda iyimserlik yaratmıyor değil. Aon ile yapılan yıllık 20 m £ değerindeki forma sponsorluğunun yanında Turkish Airlines, Thomas Cook ve Betfair ile varılan anlaşmalar, ticari gelirleri geçen sezonun ilk çeyreğine göre %25 artırıyor. Bu durumun sezon geneline aynı oranda olmasa bile olumlu yansıması beklentiler dahilinde.

Sonuç olarak Manchester United ezeli rakibi Liverpool’unki gibi çalkantılı durumlara girer mi bilemeyiz. Ne var ki klasik Amerikalı işadamlarının DNA’sında, girdiği işten zararlı çıkmamak adına her yolu denemek yatar. Bu yolda 1,5 milyar £’luk teklifi bile reddedebilen inatçı bir Glazer gerçeği ortada. Taraftarların ümidi ise ailenin artık şapkadan çıkaracak bir tavşanının olması yönünde.

TamSaha dergisinin Aralık sayısında yayımlanmıştır.

ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...