Subscribe Twitter Twitter

4 Ocak 2011

'10'un Öyküsü


Her yıl, kendi içinde başlı başına hikâyeler barındıran kocaman bir romandır aslında. 2010 da mazinin raflarında kendisine ayrılan yeri almak üzere. Peki, seneler sonra bu romanı elimize aldığımızda hangi öyküleri okuyacağız?

Hikâyenin ilk cümlelerine “vakt-i zamanında Angola’da bir Afrika Uluslar Kupası düzenlenmişti” diye başlayıp geçmişe olan yolculuğumuza çıkabiliriz pek âlâ. Keza turnuva, spor ruhunu gölgeleyen hiç beklenmedik bir olayla gündeme geliyordu. Togo Millî Takım kafilesi, otobüsle Angola sınırlarına girdiğinde teröristler tarafından dakikalarca kurşun yağmuruna tutulmuştu. Saldırı sonucu şoför hayatını kaybederken, aralarında iki futbolcunun da yer aldığı 9 kişi yaralanmıştı. Olayın ardından Togo, futbolcuların ısrarıyla turnuvadan çekildiğini açıkladı. Ancak Afrika Futbol Konfederasyonu (CAF) için bu saldırı gayet sıradan olacak ki, Togo’yu bir sonraki iki şampiyonadan men edebildi. Kısacası Adebayor ve arkadaşlarının yılı tam bir skandalla başladı.

Kriz Zinciri
Kara Kıta bu ‘talihsizliklerle’ uğraşırken, hikâyemizin magazin kısmını süsleyecek bir başka skandal serisi de İngiltere’de baş gösteriyordu. Zira tabloidler, John Terry’nin bir zamanlar takım arkadaşı olan Wayne Bridge’in eski sevgilisini hamile bıraktığını yazıyordu. Dünya Kupası’na birkaç ay kala Ada gündemine bomba gibi düşen olay sonrasında Terry, milli takım kaptanlığını kaybetti. Ancak ‘hallederiz Kadir’ misali evliliğini bir şekilde kurtarmayı da bildi! Birkaç hafta sonraki Chelsea – Man. City mücadelesi ise daha çok Terry – Bridge hesaplaşması olarak hafızalarda yer etti.

Terry’nin huyu milli takıma bulaşmış olacak ki, birkaç gün içinde bu sefer Ashley Cole’un kırdığı cevizler de basına yansıdı. Ne var ki ünlü sol bek, belki de Chelsea kaptanı kadar ikna edici olamadığı için eşini yanında tutamadı. Birkaç ay sonra da benzer bir skandalın altından Wayne Rooney’nin imzası çıkınca Ada basını bir anlamda magazin malzemesine doymuş oldu.

Wayne Bridge, John Terry'yi pas geçerken...
Bazen başladığınız kitabı sevmeyip ‘bitse de kurtulsam’ moduna girersiniz ya… Rooney de yıllar sonra 2010’u tıpkı bu şekilde anımsayacak muhtemelen. Mart ayındaki Bayern Münih maçında bileğinden sakatlanan yıldız oyuncu, o zamandan beri bir türlü toparlanamadı. Hatta Dünya Kupası’ında zaten yokları oynayan İngiltere’ye pek katkısı olmadı. Üstelik yeni sezonda ilk 11’deki yerini de kaybetti. Ve takvimler Ekim ayını gösterirken bu sefer Manchester United’tan ayrılma kararını açıkladı. Sir Alex’in 24 yıllık kariyeri süresince onun isteği haricinde takımdan ayrılan oyuncu sayısı neredeyse bir elin parmaklarını geçmiyordu. Ancak Rooney’nin derdi, kulübünün geleceğini finansal ve sportif açıdan karanlık bulmasıydı. Herkes onun Real Madrid veya komşu Man. City’ye gitmesini beklerken bir anda çark ederek United’la 5 yıllık sözleşme imzaladı. Nasıl oldu bilinmez ama öyküleri artık destanlaşmış olan Ferguson bir krizi daha son derece olgun biçimde çözmeyi başardı.

Şanslılar ve Şanssızlar
2010 yılındaki en şanssız hikâyenin kahramanı Rooney değildi. Şubat ayındaki Arsenal – Stoke City maçında bacağı feci biçimde kırılan 19 yaşındaki Aaron Ramsey, hepimizi derinden üzmüştü. İlerleyen aylarda Beşiktaşlı genç yetenek Rıdvan ve Manchester United oyuncusu Valencia da benzer şekilde ayağını sahada bıraktı. Derken zaten sertliğiyle bilinen De Jong sahneye çıktı ve önce Dünya Kupası finalinde Xabi Alonso’ya uçan tekme attı. Birkaç ay sonra ise pişmanlık duymaksızın Ben Arfa’nın bacağını kırdı. Kısacası bazılarının kasaplığı, maalesef diğerlerinin öyküsünü biraz erken sonlandırdı.

Türkiye’nin şansı ise milli takımın başına Hiddink gibi bir efsanenin gelmiş olmasıydı. Tam 4 aydır başsız olan ve yıla bu şekilde başlayan milli takım, nihayet herkesin tekrar güvenebileceği uluslararası bir maestro bulabilmişti. EURO 2012 elemelerine iyi başlansa da Almanya ve Azerbaycan karşısındaki mağlubiyetler bir anda eleştiri şimşeklerini Hollandalı’nın üstüne çekti. Bunun üzerine birçok kişinin uzun süredir beklediği gençleştirme operasyonunu başlattı Hiddink. Kısacası onun bu topraklardaki hikâyesi henüz gelişme paragraflarında olsa bile maceralı biçimde başladı.

Guus Hiddink Türkiye'de bekleneni verebilecek mi?
Hiddink’in gelişine sevinen Türk futbolunu düşündüren olaylar olmadı değil. Yeşil çimlerdeki sorunlardan ziyade simsiyah saha dışı skandallara tanık olduk. Önce Bochum’da alevlenen bahis şikesi yangınının İstanbul’a sıçradığını gördük. Önceden ayarlanan birçok müsabaka, gözaltına alınıp tutuklanan eski ve aktif futbolcular derken bir kez daha çamuru boğazımızda hissettik. Bu da yetmedi, bazı teknik direktörlerin ve faal futbolcuların aynı zamanda menajerlik firmalarına ortak olduğunu öğrendik. Hepsinden kötüsü, belki artık alıştığımızdan olacak ki, bütün bu kokuşmuşluk çoğu kişiyi olması gerektiği kadar bile rahatsız etmedi. Alex’in koştuğu kilometreden veya Misimovic’in oynadığı mevkiden daha fazla dolaşmadı dillerde. Sonuçta tüm o siyah sayfalar, 2011’in romanına da neredeyse olduğu gibi taşındı.

Para, Para, Para…
Hikâyenin Türkiye ayağında nahoş olaylar yazılırken, UEFA bembeyaz bir sayfa açıyordu. “Financial Fair Play” adı altında yürürlüğe konan maddeler sayesinde kulüplerin finansal açıdan korunmasının önü açılıyordu. Buna göre 2012/13 sezonundan itibaren hiçbir kulüp, içinde bulunduğu sezonu zararla kapatamayacak. Üstelik hiçbir kulüp sahibi, altyapı yatırımları haricinde doğrudan para aşılayamayacak. Bu şekilde hiç kimse kısa vadeli parlak transferler sonucu geleceğini tehlikeye atmayacak. Tabii dernek statüsünde yürüyen Türk kulüpleri için bu kararlar neyi değiştirecek bilemeyiz.

UEFA’nın kararları, birçok üst düzey kulüp için alarm zillerinin çalması demekti. Buna rağmen Manchester City, yaz mevsiminde transfer rekorları kırmaktan kendini alamadı. Sadece o aylardaki harcamanın 150 milyon €’ya dayanması, kulübün birkaç yıl içinde kâr eder hale gelip Şeyh Mansur’a olan borçlarını ödemesi konusunda kafalarda şimdiden soru işareti yarattı. City’deki sorun bolluktan ileri gelirken, Liverpool’un öyküsü bunun 180 derece tersiydi. Hicks ve Gillett’in boyunduruğundaki Kırmızılar, geçtiğimiz sezonu 7. sırada bitirerek taraftarını memnun etmekten çok uzak kaldı. Benitez’in ardından transfer mevsiminde Torres ve Gerrard’ın kulüpten ayrılması söz konusuydu. Üstelik yeni sezona da yılan hikâyesini andıran bir satış operasyonuyla göz açtı Kop tribünü. Öyle ki, bir aralar gözler Anfield’tan çok Kraliyet Mahkemesi’ndeki duruşmalara çevrilmişti. Neyse ki kulüp, ironik biçimde başka bir Amerikalı olan John Henry’ye satıldı ve Anfield’ta sular biraz olsun duruldu.

Liverpool'un yeni sahibi John Henry tribünde (siyah çerçeveli gözlükleriyle)
Financial Fair Play’i yürürlüğe koyarak önemli bir adım atan UEFA, aynı tarihlerde Türkiye’yi pek sevindirmeyen bir karara imza attı. Uzun süredir hazırlandığımız ve belki de ilk kez bu kadar yakın olduğumuz EURO 2016’yı düzenleme hakkı Fransa’nın olmuştu. Hikâye mutlu sonla bitmemiş, Platini birden kötü adam ilan edilmişti. Hâlbuki istendiği zaman çok da güzel projelere imza atabileceğimizi görmek umut verici oldu.

Kupaların Efendileri
Geride bıraktığımız bir yıllık öykünün içinde Mourinho’nun ön saflarda yer almamasını bekleyebilir miydiniz? Şampiyonlar Ligi yarı finalinde bir zamanlar ekmeğini yediği son şampiyon Barcelona’yı saf dışı bıraktı Portekizli. Efsanevi iki maç sonucunda Nou Camp’ın erken çalışan fıskiyelerinin altında attığı zafer turu, basit bir tercümandan çok daha fazlası olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Avrupa’nın bir numaralı kupası için son engel ise ülkenin diğer futbol mabedi olan Santiago Bernabeu’da, üstelik eski ustası Van Gaal’in Bayern’ine karşıydı. Kazanan, tarihte bu kupayı iki farklı kulüple kazanan üçüncü teknik direktör olacaktı. Nitekim boynuz kulağı geçmişti. Sahaya lig ve kupa şampiyonu olarak çıkan Inter, en büyük kupayı da alarak bunu başaran ilk İtalyan ekibi oldu. Jose’nin yolu ise, Materazzi ile karşılıklı gözyaşı döktükten sonra, zaferi kazandığı yerden devam edecekti. Zira 96 puanla yine de Barcelona’nın arkasında kalan Real Madrid’in tek çözüm yolu Mourinho idi. Onun gelişi ise altyapı yıllarından beri aynı kulüpte forma giyen Raul ve Guti için ayrılık vakti demekti.

Mourinho’nun öyküsü böylece altın harflerle yazılmış oldu. Onun hikâyesindeki başkahraman ise şüphesiz Wesley Sneijder idi. Kazanılan tüm kupalarda aslan payı Hollandalının idi ve o bununla yetinmedi. Barındırdığı öykülerle tarihteki yerini alan 2010 Dünya Kupası’nda ülkesini finale kadar taşısa da İspanya Portakallar’a fazla geldi.

Iniesta İspanya'yı dünyanın zirvesine taşıyor.
Güney Afrika’daki kupayı sadece finaliyle hatırlamayacağız tabi. Zira tarihteki varlıklarıyla futbola dair öykülerin neredeyse yarısını oluşturan dünya kupalarını zenginleştiren bir turnuva oldu. Henüz grup maçları devam ederken futbolcu isyanı ile çalkalanan Fransa, kupanın en erken ve şok edici çöküşüne imza attı. Afrika’nın yeni yıldızı Gana olurken, onu yarı finalden eden kişi de “Tanrı’nın Uruguaylı eli” Luiz Suarez idi. Bielsa yönetimindeki Şili WM’den itibaren tüm taktiksel tabuları esnetirken, estetik açıdan Almanya herkesin ağzına bir parmak bal çaldı. Öyle ki Mesut Özil ve Khedira Real Madrid’in yolunu tutarken, henüz iki sene önce amatör ligde top koşturan Müller turnuvanın en golcü oyuncusu unvanına kavuştu. Kısacası Almanya, birçok göçmenden oluşan karma bir kadro ile katıldığı kupada izleyen herkesi futbola doyurdu.

Seyir zevkinden bahsederken İspanya’yı bir kenara koymak gerek. Boğalar’ın kupayı kaldırma ihtimali herkesin gözünde zaten yüksekti. Rahmetli kâhin ahtapot Paul’ün bile! Vicente Del Bosque’nin elindeki Barcelona kökenli kadro tam da bu tarz bir kupaya uygun futbol oynadı ve Hollandalılar dışında herkesi memnun ederek şampiyon oldu. Yalnız dikkat çeken nokta, kupadaki önemli aktörlerin hayat hikâyesinde bir zamanlar Türkiye’nin de yer almış olmasıydı. Dünya şampiyonu Del Bosque Beşiktaş’tan, futbol devrimcisi Löw Fenerbahçe’den apar topar kovulmuştu. Biraz da onlardan ilham alan Mesut Özil ise yolunu Türkiye’den hiç geçirmemeyi tercih etmişti. En iyi ayna ‘zaman’ olduğuna göre, tüm bu etkenler sonucunda kimin sürekli hatalı karar verdiğini anlamak zor olmasa gerek…

Güney Afrika’dan hoş anılarla ayrıldıktan sonra Dünya Kupası’nın sıradaki gündemi, “Brezilya 2014”ten sonraki yeni ev sahiplerini belirlemeye gelmişti. ‘Oy satma’ iddiaları ile çalkalanan 2018 ve 2022 seçimlerine sırasıyla İngiltere, Rusya, İspanya&Portekiz ve Hollanda&Belçika ile Avustralya, Japonya, Katar, G. Kore ve ABD katıldı. Özellikle İngiltere ve ABD, kupayı ülkelerine getirmek için yoğun çaba harcasa da FIFA tekrar yeni denizlere yelken açmayı seçti. Sonuçta Brezilya’nın ardından önce Katar, sonra da Rusya ile enteresan bir dünya turu futbolseverleri bekliyor.

Şapkadan Çıkanlar
2010 Dünya Kupası’nı ve zamanında ‘hak edemediği’ isimleri sadece uzaktan seyretmek, Türkiye’deki bir futbol dilencisi için acı vericiydi. Peki, yıl boyunca sahalarımızda neler yaşadık? En somut gelişme, sadece Bursaspor’un şampiyonluğu ile kalmayıp bu sezon da gittikçe pekişen Anadolu devrimiydi. Timsahlar’ın son düdükten sonraki heyecanlı bekleyişiyle gelen ilk şampiyonluğu, on yıllar sonra bile zevkle anlatılması gereken bir öykünün doruk noktasını simgeliyordu. ‘Beşinci Büyük’ gibi biraz abartılı söylemlerle ilerleyen devrim dalgası, zamanla yerini ‘İkinci Üç Büyükler’ tarzı nispeten dengeli bir anlayışa bıraktı. Zira Bursa’yla birlikte Trabzon ve Kayseri de ligin zirvesine kuruluverdi. Kısacası futbol tarihi Üç Büyükler ile paralel ilerleyen Türkiye, hiç alışık olmadığı halde artık özümsemesi gereken renkli bir futbol yılı yaşamış oldu.

Bir Anadolu darbesi: Bursaspor şampiyon...
Başarısıyla herkesi şaşkına çeviren takımların öyküsü sadece Türkiye’den çıkmadı. İngiliz Steve McClaren yönetimindeki Twente, tıpkı Bursaspor gibi ilk Hollanda şampiyonluğunu kazanıyordu. Fulham herkesi kendine hayran bırakan takım oyununu Ada sınırları dışına çıkarıp UEFA Avrupa Ligi’nde finale kadar yükseliyordu. Artık homojenlik konusunda parmakla gösterilen Bundesliga’ya ikinci ligden yükselen Mainz ise, kısa sürede zirvede görünür hale geliyordu. Ayrıca Mainz’ın başarısını Fransa’da benzer biçimde Brest ve Montpellier sergiliyordu. Kısacası malum takımlar sayesinde 2010’un hikâyesine renk geliyordu.

Avrupa Karnemiz
Süper Lig’deki rekabet sürekli artarken, bu durumun Avrupa karnemize olumlu yansıdığını söylemek gayet zor. Ön eleme maçlarını hesaba katmazsak, Türk ekiplerinin 2010 boyunca sadece 16 resmi müsabakaya çıktığını görüyoruz. Şu anki statüye göre Avrupa’ya her yıl 5 takım gönderebildiğimizi düşünürsek bu rakam hiç de iyimser değil. Sonuçta futbolumuzun küresel anlamda basamak atlaması, şubat ayından sonra kaç tane maça çıkabildiğine bağlı durumda.

Güzel oyunu Avrupa’da başarıyla oynayan kulübümüz olmasa da, oyunu güzelce yöneterek göğsümüzü kabartan bir hakemimiz var nihayet. Cüneyt Çakır, son yıllarda iyiden iyiye geliştirdiği hikâyesini 2010’da daha da okunur hale getirdi. İlk durağı, geçen sezon Marsilya ve Kopenhag arasında oynanan UEFA Avrupa Ligi ikinci tur mücadelesiydi. Buradaki başarılı yönetimi sayesinde yarı finaldeki Fulham – Hamburg rövanş maçı da onun düdüğüne bakıyordu. Yeni sezon başladığında ise UEFA, sahadaki sertlikten yılmış Barcelona’nın Şampiyonlar Ligi’ndeki Kazan deplasmanına Çakır’ı atayarak ona duyduğu güveni bir kez daha gösteriyordu. Son olarak aynı turnuvadaki Chelsea – Spartak Moskova maçını yöneten 34 yaşındaki hakemimizi EURO 2012’de görme imkânı gün geçtikçe artıyor.


Cüneyt Çakır EURO 2012'ye doğru...
Futbol soslu hikâyelerden oluşan bir yıllık kocaman bir romanın sonuna geliyoruz. Öykülerimizin bir sonraki sayısında maalesef 2010’daki gibi bir dünya kupası macerasına şahit olamayacağız. Yine de pek âlâ Bursaspor’un başlattığı kabuk değişikliğinin devamını izleyebiliriz. Başka kulüplerimizin mart ve nisan aylarında bir ayaklarının halen Avrupa’da olmasıyla gurur duyabiliriz. O olmasa da bir hakemimizi Şampiyonlar Ligi yarı finalinin orta yuvarlağında neden görmeyelim?

TamSaha dergisinin Ocak sayısında yayımlanmıştır.

0 yorum:

Yorum Gönder

ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...