Subscribe Twitter Twitter

18 Nisan 2012

Old Trafford, 1966


17 Nisan 2012

Yazık...


Artık bir Beşiktaşlı olmaktan neredeyse utandığım bir sezonu geride bırakıyoruz. Her türlü utanmak ama... Bunu da belki hayatımda ilk kez bu derece net söyleyebiliyorum. O raddeye gelmiş durumdayım. Zaten koca sezonu en fazla birkaç maçı baştan sona oturup seyrettim, hatta bir aralar "Lig TV üyeliğimi mi iptal ettirsem" diye de düşündüm. Halihazırda bataklık içindeki ülke futbolu 3 Temmuz'dan sonra hiç çekilmedi. Carvalhal gerçeğini çıkarın Beşiktaş da öyle... Süper Final deseniz zaten en başından beri palavra. Avrupa futbolu benim için yeterliydi açıkçası.

Videoyu kendim arayıp bulmadım bu arada. Yabancı bir sitede tesadüfen karşıma çıktı. Yorumları da okumak isteyen buradan bakabilir. Bu tarz rezillikleri direk "vay efendim marka değeri!.." diyerek yerme taraftarı değilim. Ama şunun ayrımını yapmak gerek; bu topraklarda futbolun özüne iyi niyetle yatırım yapmadıktan sonra, onu sahada geliştiremedikten sonra istediğiniz kadar o dönen paraları kurtarmaya çalışın. Marka değerini böyle yaratamazsınız. O kendiliğinden oluşacak bir şey. Alın size değer! Yurtdışında insanlar bizi nasıl görüyor, buyrun. Resmen yazık, daha ötesi yok...

9 Nisan 2012

Premier Lig'de Kırılma Anları


Futbolda genel olarak en önemli olgulardan biri nedir diye sorulsa muhtemelen cevaplarımdan biri "kırılma anı" olurdu. Bir maça ne kadar iyi hazırlanırsanız hazırlanın, hatta sahada ne kadar iyi oynarsanız oynayın... Veya sezona ne kadar iyi başlarsanız başlayın, öyle de götürün... Şartlara göre kendi kendine oluşan bazı kırılma anları vardır ki; gerek maç, gerek sezon içerisinde o eşiği geçemediğiniz anda olayın sonunu getiremezsiniz. Bu sezon Premier Lig'in zirvelerinde yaşanan tam da budur bana göre.


Manchester City'yi ele alalım. "Artık bu sefer olacak galiba" gazıyla sezona başladılar ve hiç de fena götürmediler. United'ı Old Trafford'ta 6-1 ile perişan ettiler, haftalar boyunca zirveden de inmediler. Ama onların tecrübe eksikliği, sezonun yoruculuğundan nasibini aldı. United'ta eksikten ziyade fazla olan tam da bu ve bununla birlikte gelen sabırdı. Şampiyonlar Ligi'nden elenip Avrupa Ligi'ne kalmak da City'yi motivasyon olarak bir alt vitese taktı. Orada da Sporting'e elenince City'nin kırılma anı yaşanmış oldu. Silva'nın formsuzluğu buna eklenince 8 puanlık farka kadar geldi olay. Hatta Tevez'e bile tekrar sarıldılar!


Arsenal adına kabus gibi başlayan sezon; Wenger'in biraz geç birbirine alışan, sonradan bir bütün halini alan takımı ile hız kazandı. Rosicky'nin belalı sakatlığından tamamen kurtulup Wilshere'in yokluğunda ipleri eline alışı onların kaderini değiştiren etmen oldu. Öte yandan Tottenham ise 21. haftada oynadığı Manchester City maçını kazanabilseydi liderle puan farkını 2'ye kadar indirmiş olacaktı. Berabere giden maçta Defoe'nun son dakikada altıpas içinden kaleye sokamadığı top, saniyeler sonra dönüp dolaşıp Friedel'in arkasındaki ağlara takılınca sevinen City, yıkılan Tottenham oldu. Bundan birkaç hafta sonra Redknapp'in adı milli takımla anılır olunca Tottenham'ın düşüşü iyice ivme kazandı. Bugün Arsenal'in gerisinde kaldı, liderle olan puan farkı 20'yi buldu.


27. hafta bitmişken 3. sıradaki Tottenham'ın 9 puan gerisinde 6. sırada bulunan Newcastle ise o günden sonra ligde puan bile kaybetmedi. Takıma Ocak ayında katılan Papiss Cisse, oynadığı 9 lig maçında 10 gole imza atmayı başardı. Hatta bu 10 golün 8 tanesi, 15 puan getiren o son 5 maça ait. Bir anlamda Newcastle'ın kırılma noktası olarak Cisse'nin sözleşme imzalamasını gösterebiliriz.

6 Nisan 2012

Avrupa'da Son 8


UEFA Avrupa Ligi'nde de çeyrek final eşleşmeleri tamamlandığına göre, bu kupada ve Şampiyonlar Ligi'nde son 4'e kalmış takımlar hakkında ufak bir analiz yapabiliriz. Malum 8 takımın tam 5 tanesi İspanyol öncelikle. Uzun zamandır La Liga'nın artık sadece Barça ve Real Madrid'ten ibaret olduğunu söyler dururuz. Ama yine de bu ikili haricindekiler Devler Ligi'nde olmasa bile Avrupa'nın ikinci kupasında tam gaz ilerliyor. Şu linkten de görülebileceği üzere son yıllardaki performansı sayesinde İspanya, UEFA katsayı sisteminde önümüzdeki sezon muhtemelen İngiltere'yi sollayıp liderliği devralacak. Zira bu sezon aradaki farkı iyice kapattılar ve İngilizler'in Manchester United ile Avrupa'nın zirvesine çıktığı 2007/08 sezonu önümüzdeki yıl ortalama puana dahil edilmeyecek. Bu da İspanya'yı 1 numaraya taşıyacak önemli bir unsur elbette. Bir de yarı finalde Barcelona'nın Chelsea'yi elemekten beter etmesi de işten değil, ki İspanya'yı İngiltere önüne geçirecek bir nokta daha...

Öte yandan Real Madrid ve Bayern Münih arasındaki eşleşme tam anlamıyla bir nostalji. 2000'lerin başlarında bu ikilinin çekişmelerine şahit olup durduk. Sonrasında Real Madrid'in Avrupa'da düşüşü başlarken bu çekişmenin yerini Barcelona - Chelsea (veya Mourinho diyelim) aldı, ki bu ikili de yarı finalin diğer ayağında karşılaşıyor zaten. Kısacası Şampiyonlar Ligi'nde eski ve biraz daha eski rekabetler tekrar gün yüzüne çıkıyor.


Avrupa Ligi bu sezon Bielsa'nın damgasıyla geçiyor. Önce Manchester United, ardından Schalke'yi sansasyonel biçimde elediler, ki Bielsa'nın sürprizlerle dolu futbol anlayışından da bu beklenirdi! Yarı finalde Sporting Lisbon'u geçip finalde olmaları sürpriz değil. Öteki tarafta ise Atletico Madrid ve Valencia arasında kıyasıya bir eşleşme oldu. Burada da Valencia'nın finale çıktığını düşünürsek neredeyse Şampiyonlar Ligi tadında bir final izleyebiliriz.

4 Nisan 2012

3’lünün Evrimi



80’lerde Arjantin’de türeyen 3-5-2 modası, o günün şartlarında birçok futbol otoritesine aykırı gelerek doğum sancısı çekmişti. Ne var ki 90’ların ortasına kadar süren misyonunu birçok takıma önemli kupalar kazandırarak tamamladı. Uzun zamandır sıranın tekrar kendisine gelmesini bekleyen 3’lü defans anlayışı, başka versiyonlarla geri dönmeye hazırlanıyor.

19. yüzyılın sonlarında futbol 2-3-5 gibi bugün herkese komik görünen bir dizilişle ortaya çıkmıştı. Güzel oyunun sahadaki duruşu, tıpkı tiyatrodaki sahne kıyafetleri gibi zamanla sürekli evrim geçirdi ve yepyeni modalar yarattı. Yeri geldi Catenaccio tüm sahne anlayışını baştan yazdı. Ama bir süre sonra Total Futbol gelerek oyunun üzerinden defansif kıyafeti çıkariverdi. Tıpkı zaman geçtikçe onu da demode hale getiren başka dizilişlerin evrildiği gibi... Bugün Barcelona’nın oynadığı futbola bir panzehir üretme çabası işte bu tarihsel devinim sonucunda doğan umuttan başkası değil. Yakın zamana dek 3’lü defans tamamen eskimiş bir kıyafet gibi görülse de, futbolun yeni dönemine damgasını vuran bir anlayışın yolunu da açabilir.

3’lü Tango
1986 Dünya Kupası’na hazırlanan Arjantin teknik direktörü Carlos Bilardo; tarihte bir kasap gibi sert, kimi zaman olayı çirkefliğe götürmekten çekinmeyen, pragmatik ve sisteme çok bağlı bir anlayışla iz bırakmış olan Estudiantes kültüründe futbol oynamıştı. Antrenörlük kariyerinde ise bu özelliklerden ağırlıklı olarak son ikisini benimsemişti. Kupaya hazırlık dönemini tam da bu yüzden, taktiğine bağlı ve birbirini anlayabilen oyunculardan kurulu bir takım yaratmak üzere gayet uzun tutmuştu. Buraya kadar her şey normal gibiydi ancak Bilardo’nun sahaya üç defans, beş orta saha ve iki forvet sürmesi, özellikle ilk etapta eleştiri oklarını Arjantinli teknik adamın üzerine çekiyordu. Hatta 1984’te takımıyla çıktığı Avrupa turunda İsviçre karşısına süreceği ilk 11’i açıkladığı anda bir gazeteci onun yanlışlıkla üç defans oyuncusu saydığından şüphelenmişti. Bilardo ise bunu yanlış duymadıklarını ve iki yıldır üzerinde çalıştıkları taktiği zorlu maçlarda test etmek istediğini belirtmişti.

3'lü defansın mucidi Carlos Bilardo '86 Meksika'da

Bilardo’nun yeni sistemini hazırlarken üçlü defans kadar üzerinde durduğu başka bir nokta kanatlardı. Zira son 30 yılda defanstaki bek oyuncuları Brezilya’nın başlattığı akım sonucu gittikçe daha çok hücumu düşünüyordu. Hatta savunmadan çok orta sahanın bir parçası gibi hareket edenler de vardı. Bilardo ise bu modayı bir adım ileri götürerek onları orta sahanın kenarlarına yerleştirdi. Merkezdeki üç oyuncunun ortak görevi savunmaya yardımcı olurken  hücum ikilisinin de yükünü hafifletmekti. İşte bu nokta, en uçtaki Valdano’nun yanından ziyade onun arkasında nispeten serbest olarak oynayan Maradona’nın elini oldukça kuvvetlendirecekti.

En azından Bilardo’nun planları bu şekildeydi. Fakat evdeki hesap, Bilardo’nun koltuğunu sallayacak kadar uzun bir süre çarşıya yabancı kaldı. Nihayet hazırlık amaçlı Avrupa turunda alınmaya başlanan galibiyetler tünelin ucunda ışık gösterse de Arjantin’i kupanın favorisi yapacak kadar radikal görünmüyordu. Öte yandan bu yeni akımın Avrupa ülkelerine de sıçramaya başlaması, Bilardo’nun aslında çok da mantıksız işlere girmediğinin bir kanıtıydı. Helenio Herrera’nın izinden Catenaccio’yu taklit etmeye çalışan birçok takım, Arjantin’de gördükleri anlayıştan ilham almakta çok gecikmedi. Aynı şekilde yıllarca 1-3-3-3 benzeri bir dizilişle sahne alan Almanya, orta sahadaki bir adamını geriye çekip defansın kenarındakileri daha ileri sürüyordu. Böylece kanat oyuncuları Bilardo’nun hayalindekinden biraz daha defansif olan alternatif bir 3-5-2 türüyordu.

"Libero"nun yaratıcısı, 3'lü anlayışı da ileri götürdü

Zirve Noktaları
1986 Dünya Kupası finali, Bilardo’nun yarattığı ve Beckenbauer’in farklı baharatlarla çeşitlendirdiği yeni sistemin kendisiyle ilk sınavı olarak tarihe geçti. İki modern libero Jose Luis Brown ve Ditmar Jakobs’un önderliğindeki 3’lü defans dizilişlerinin işini Maradona, Valdano, Rummenigge ve Völler gibi kült isimler iyice zorlaştırıyordu. Nitekim iki kardeş sistemin ilk çarpışmasından doğan  5 gol, damaklarda leziz bir tat bıraktı. Kupa o yaz Maradona’nın ellerine yakıştı ama dört yıl sonra takımlarını neredeyse Meksika’dakiyle aynı taktiklerle sahaya çıkaran Bilardo ve Beckenbauer’den kazanan, libero kavramını kendi elleriyle yazmış olan Almak teknik adamdı.

90’lı yılların ilk yarısı, 3’lü defansın klasik 4-4-2 ile bir bütünleşme çabası aramasıyla geçti. Yine de Bilardo ve Beckenbauer’in yaktığı ateş henüz parlaklığını tam olarak yitirmemişti. 1996 yazında Wembley’in çimlerine 6 yıl önceki gibi çıkan Almanya, libero Matthias Sammer’in toparlayıcı oyununun da katkısıyla bu kez Avrupa şampiyonu oluyordu. Ertesi sezon aynı Sammer’in kaptanlığını yaptığı Borussia Dortmund’un Şampiyonlar Ligi’ni kazanmasındaki taktik anlayış da 3-5-2’den başkası değildi.

3'lü savunma Scolari ile dünyanın zirvesinde

21. yüzyıla adım atıldığında bu kez Fabio Capello’nun Roma’sı izleyenlere seyir zevki sunuyordu. Yine 3’lü bir savunma anlayışının sergilendiği takımda geride Samuel ile başlayan, Tommasi ve Totti ile devam eden, ileri uçta Batistuta ile sonlanan mükemmel bir omurga mevcuttu. Ayrıca sistemin genişliği için büyük önem arz eden kanat bekleri de Cafu ve Candela gibi formunun zirvesinde oyunculardı. Bu başarılı denemenin sonucunda Roma, 18 yıl aradan sonra tarihinin üçüncü şampiyonluğunu elde ediyordu. Bir sene sonraki dünya kupası finali ise uzun bir zaman sonra üçlü defansla oynayan iki takımın mücadelesine sahne olacaktı. Cafu’nun bu kez Brezilya kaptanı olarak görev aldığı turnuvada Sambacılar kalesinde sadece dört gol görecek, oynadığı tüm maçlarda 90 dakika sonunda sahadan galip ayrılacaktı. Elbette bu başarının payı, Scolari’nin geri üçlüsünden daha fazla ilerideki Rivaldo, Ronaldo ve Ronaldinho’nun muhteşem uyumunda gizliydi.

3’lünün Rafa Kalkışı
Çoğu futbol akımında olduğu gibi 3’lü savunma anlayışını da demode haline getiren bir silah geliştirmek çok uzun sürmedi. Oyunun kendi dinamikleri içinde Bilardo’nun sisteminin de zaafları keşfedildi ve bu sayede onu alt edebilecek yeni taktikler sahalarda yerini aldı. Örneğin 3’lü defans, dönemin yaygın taktiklerinden 4-4-2’ye karşı özellikle orta sahada elde ettiği fazlalık sonucu üstünlük kurabiliyordu. Ne var ki rakip takım 4-3-3’e dönebilen 4-5-1 gibi tek forvetli bir düzenle sahaya çıktığı anda 3’lü savunmanın en büyük zayıflığı gözler önüne seriliyordu. Zira 3-5-2 oynayan ekibin kanat bekleri, rakibin kenar hücumcularını karşıladığı anda geri üçlünün savunması gereken sadece tek bir oyuncu kalıyordu. Diğer bir deyişle, savunma yapan 5 kişinin karşısında aslında 3 kişi vardı. Kanat beklerinin pasifize olduğu ortamda orta sahada kalan üç kişi, rakip takımdan da aynı sayıda oyuncuyu karşısında buluyordu. Yani 3-5-2’nin orta saha avantajı kaybolmuş oluyordu. Son olarak hücumdaki iki forvet, karşısında tam dört rakip savunmacıyla eşleşiyordu. Yani rakibin bekleri bir anda atıl durumda kalıyordu. Bunlardan sadece birinin ileri çıkması, orta saha üstünlüğünü 4-3-3 ile oynayan takıma verebilirdi.

3-5-2'nin sırrı 10'da gizli

Sadece savunma anlamında değil, modern taktiklere karşı 3-5-2 hücumda da eksik kalabiliyordu. Arjantin örneğinde Maradona ile Valdano’nun rolleri farklıydı. Valdano’nun en ileri uçta satrafor olarak oynadığı ortamda Maradona biraz daha geride, serbest bir rol alıyordu. Böylece hareketli bir forvet olarak üçüncü bölgede sergileyebileceği yeteneğini daha geride ve daha geniş alanda kullanabiliyordu. Bu noktadan yola çıkan birçok takım, forvet özelliği taşıyan oyuncularını orta sahaya yaklaştırdılar. Ne var ki herkes Maradona gibi olamazdı. Doğal bölgesinden geride oynayan birçok hücum oyuncusunun yeteneği bu şekilde daha ön plana çıkmaktan ziyade kısıtlandı. Bu da 90’lar futbolunda bir süre gol kısırlığına yol açan sebeplerden biri oldu.

3’lünün irtifa kaybetmesine bir örnek olarak da dünya futbolunun günden güne fiziğe daha bağımlı hale gelişini göstermek mümkün. Sahada 90 metrelik bütün bir kanadı kullanmakla yükümlü olan bekler, oyundaki fiziksel artış eğilimiyle paralel gelişim gösteremediler. Kendilerinden bu yönde beklenti artmasına rağmen, karşılarında takım oyunu ve fizik gücü birleştiren rakipler bulmaya başladılar. Böylece 3-5-2’nin en kritik parçalarından biri daha yeni eğilimlere yenik düştü.

Napoli yeni model 3'lüye örnek olabilir mi?

Bugün 4-3-3 ve çeşitli türevlerini sahalarda sıklıkla görüyoruz. Dolayısıyla Carlos Bilardo’yu dünya şampiyonluğuna kadar götüren sistemi günümüzde uygulamak pek kolay görünmüyor. Yine de bu durum, 3’lü defansın tekrar yükselişe geçmesine kesinlikle mani değil. Bu sezon Barcelona’nın bazı durumlarda  ve Napoli’nin daimi olarak uyguladığı 3-4-3 dizilişi yeni bir soluk olabilir. Böylece ileri üçlü, rakibi 3-5-2’de olduğundan daha fazla meşgul ederken hücuma genişlik katabilir. Orta saha ise 80’li ve 90’lı yıllarda neredeyse sözü bile edilemeyen, hem savunmaya hem de hücuma katkı sağlayabilen çift yönlü futbolculardan oluşabilir. Bu şekilde hem pozisyon üstünlüğü sağlamak ve takım savunmasına yardımcı olmak daha kolay hale gelebilir. Ayrıca defans oyuncuları tıpkı Pique, Abidal ve Busquets’in mükemmel itfa ettiği gibi gerektiği anda orta sahanın birer parçası olabilir. Bu şekilde de 3-5-2’nin en büyük zaafı olan geride atıl oyuncu bırakma riski azalabilir. Kısaca 3-4-3’te başarılı olmanın yolu, oyun içinde mevki bakımından esnek ve birbirini anlayabilen futbolcularla çalışmaktan geçiyor. Bu ahengi yakalamak ise kesinlikle kolay ve az zaman isteyen bir durum değil.

Carlos Bilardo, 3’lü defansı piyasaya sürerken elbette alacağı eleştirilerden ve hatta ülkesinde bazı kesimlerin hışmına uğrayacağından haberdardı. Aynı zamanda ne kadar fazla emek istese ve başarı getirse bile, denemelerinin futbol tarihindeki taktiksel devinimin sadece küçük bir parçası olacağının da farkındaydı. Sistemi kimi zaman dünya kupaları ve önemli şampiyonalara damga vururken, bazen de kendi içinde değişim süreçlerine girdi. Uzun süredir yerini bambaşka anlayışlara bıraksa bile köşesinde bekledi ve nihayet tekrar gün yüzüne çıkmasını bildi. Bugün soyunma odalarındaki kara tahtalara 25 yıl öncesinden oldukça farklı dizilişler çiziliyor olabilir. Yine de 3’lü defansın bambaşka kılıklarda tekrar “merhaba” demesi uzak bir ihtimal değil.

Not: TamSaha dergisinin Nisan '12 sayısında yayımlanmıştır.

27 Mart 2012

13 Yıl Önce: Barcelona 2-2 Brezilya


Görüntüler, Barcelona'nın 100. yıl etkinliklerinden biri olan Brezilya karşılaşmasına ait. Tam 13 yıl önce bugün oynanmış. Ne yalan söyleyeyim, o zamanın Barça kadrosu Brezilya karşısında gölgede kalmış. Yine de bu maçta sarılı forma giyen Ronaldo ve Romario'nun eski Barcelona'lı olduğunu, Rivaldo'nun da o zamanlar bu kulüpte forma giydiğini hatırlatmak gerek. Golünü attıktan sonra doğru dürüst sevinmiyor bile zaten.

24 Mart 2012

Scholes ve Tevez


Bu sezon La Liga kadar olmasa da iki kutuplu bir hal aldı Premier Lig. Manchester'ın iki devi City ve United'ın sahadaki kapışmaları oldukça izlenesiydi. Sezon sonu yaklaştıkça FM tabiriyle "Mind games" (akıl oyunları) dahil olmaya başladı işin içine. City'de Vieira'nın söylediğine kısmen hak veriyorum açıkçası. Cleverley sezona öyle iyi bir başlangıç yapmıştı ki, kimse Scholes'un yokluğunu o kadar da aramayacak gibi duruyordu. Ne var ki Cleverley'nin uzun süreli sakatlığı, orta sahadaki bu boşluğu derinleştirdi. Ferguson'a da Scholes'a tekrar sarılmak düştü. Scholes gibi bir adamın yerini %100 doldurmak elbette ki kolay bir durum değil ama  bu geri dönüşün içinde şanssızlık da var diyebiliriz.

Öte yandan City'de Mancini'nin Tevez'i geri çağırması aslında ilk değil. Onun problemli karakterinin Mancini de en az herkes kadar farkında. Şimdiye dek Tevez ne zaman Manchester şehrini sevmediğini, ailesini özlediğini ve ayrılmak istediğini açıklasa Mancini her daim bir şekilde onu takımda tutmayı başardı. Hatta en sonunda onu kaptan da yaptı. Çünkü City henüz oturmamış bir takımdı ve Tevez'e çok ihtiyacı vardı Mancini'nin. Bu sezon derli toplu bir kimlik bulan City'de Tevez'e duyulan ihtiyaç da eskisi kadar olmayınca o olaylı Bayern maçından sonra  Arjantinli'yi kadro dışı bırakmak için çok düşünmedi Mancini. Aradan geçen aylarda City Premier Lig liderliğini korudu fakat takım sezon başındaki formundan biraz uzaklaştı. United'ın da amansız takibi devam ederken Mancini yine eski silahına döndü elbet. 

Ben açıkçası Mancini'nin Tevez'e sarılışına şaşırmadım. Ama Vieira ve Ferguson arasındaki atışmada lafı kim daha güzel koydu diye sorsalar herhalde oyların çoğu Ferguson'a gider. En azından Sir'ün hareketi karaktersizlik barındırmıyor açıkçası. Bir daha o oyuncunun yüzüne bile bakmayacağını ima edip ilk sıkıştığı anda geri çağırmak öyle basit bir zeytin dalı meselesi değil, İtalyan kurnazlığı.

Yine de böyle şeyler Manchester derbisinde artık kaçınılmaz. Ve bence fena da olmuyor hani. Nitekim La Liga gibi bir ligde koskoca El Clasico varken Premier Lig'e gittikçe daha kızışmalı hal alan bir Manchester derbisi yakışır.

7 Mart 2012

1969'dan Sonra...


"1969 yılında alkol ve kadınlardan vazgeçtim. Hayatımın en kötü 20 dakikasıydı."

George Best

5 Mart 2012

Siyahtan Beyaza Juventus



Serie A’da kendi başına köklü bir imparatorluk misali uzun yıllar yükseliş ve duraklama dönemleri arasında gidip gelirdi Juventus. Yaklaşık 6 yıl önceki Calciopoli skandalı ise Torino kulübünü bir anda gerileme dönemiyle tanıştırdı. O günden beri diriliş çağını yaşayan siyah beyazlılar; yeni kadrosu, stadı ve teknik direktörüyle tekrar yükseliş devrine geçmek üzere.

Takvimler 2006 Mayıs’ını gösterirken İtalya futbolunun umutlu olmak için yeterince sebebi vardı. O yaz düzenlenecek olan dünya kupasının favorilerinden biri, Lippi yönetiminde uyumlu bir ekip olabilmeyi fazlasıyla başarmış gibi görünen Gök Mavililer’di. Milli kadronun çekirdeğini oluşturan Juventus’un taraftarları ise bir kat daha heyecanlıydı. Zira Buffon, Thuram, Cannavaro, Vieira, Nedved, Ibrahimovic gibi isimleri barındıran takımları ligi tek mağlubiyetle zirvede bitirmişti ve tam anlamıyla yenilmez duruyordu. Ne var ki patlak veren şike olayları, güneşli bir bahar havasında yağmura sebep olacak ve Juventus’un üzerine sağanak boşalacaktı.

İronik biçimde büyük bir krizi fırsata çeviren İtalya o yaz dünya şampiyonu olurken, yeni sezonda Milan Şampiyonlar Ligi’ni kazanıyordu. Tüm bunlar meydana gelirken Juventus, Serie B’ye mahkum biçimde gururunu ve eski gücünü tekrar kazanma niyetindeydi. Nitekim bekleyiş çok uzun sürmedi. Ertesi sezon Serie A’ya geri dönen Juve, yüksekten uçmayı unutmuşçasına o günden bu yana sürekli sahada ve kulübede değişimlere gitti. Bugün ise kulüp efsanesi Antonio Conte yönetimindeki enerjik takımı  41 bin kişilik yeni stadın tribünlerinde izlemeye koyulan taraftarlar, eski günlerin özlemini gidermeye iyice yaklaşmış durumda.

Conte Etkisi
Juventus’un zor günlere rağmen ayakta kalıp zirveye yürümesinin altında temel olarak köklerine bağlılık yatıyor. 1923’ten beri kulübü idare ederek İtalya’daki en uzun soluklu spor ortaklığına imza atan ve Juventus’u en zor günlerinde dahi elden çıkarmayan Agnelli ailesi önemli bir etken. Beyaz günlerde olduğu kadar siyah zamanlarda da fedakarlığını yitirmeyen ve bugünkü takımı 90’ların sonundaki  altın çağa bağlayan halka olan Del Piero da unutulmazlar arasında çoktan yerini aldı. Serie B günlerinde takımın başına bir Juventus emekçisi olan Didier Deschamps’ın geçmesi yine aynı geleneğin bir parçası. Bu sezon ekibini nağmalup biçimde Serie A’nın liderlik koltuğunda tutan efsane Conte ise, Juventus tarihindeki bu önemli sıçrama noktası için biçilmiş kaftan.

Conte tekrar ait olduğu yerde

Torino ekibinin Deschamps sonrası dönemde bugünkü konuma gelmesi pek kolay olmadı. Serie A’ya geri döndüğü sezon Juventus, Claudio Ranieri önderliğinde lig üçüncülüğünü kazanarak hiç fena bir başlangıç yapmamıştı. Hatta yükselen beklentiler doğrultusunda ertesi sezonda alınan lig ikinciliği Ranieri’nin koltuğuna mâl oluyordu. Barcelona’daki Guardiola etkisinden ilham alan yönetim, takımı 42 yaşındaki Ciro Ferrara’ya emanet etse de sezon sonundaki  7.lik tam bir hayal kırıklığıydı. Geçtiğimiz sezon ise Zaccheroni ve Del Neri’nin yönetimi altında Juventus daha yukarıya çıkamamıştı.

Nitekim sezon başında takımı canlandıracak isim olarak, kariyerinde sadece Bari ve Siena’yı Serie A’ya yükseltme başarısı bulunan Conte düşünüldü. 13 yıllık Juventus kariyerinde çalışkanlığı ve hırsıyla birçok genç futblcuya ilham kaynağı olan Conte, bu özelliklerini kısa sürede teknik direktör olarak da takıma yansıtmayı bildi. Oyuncularına gerektiği zaman fırça atan, yeri geldiğinde onlarla kahkahalara boğulan, kimi zaman maç sırasında bağırmaktan sesi kısılan bir Conte kimliği var artık takımda. Hatta belki de yıllar sonra ilk kez Juventus medyasının ve tribünlerin odağında bir yıldız futbolcudan ziyade teknik direktör bulunuyor. Kulübün yükselişinin duraklamaya yüz tuttuğu bir dönemde Juventus taraftarı bundan daha iyi bir teknik adam hamlesi hayal edemezdi.

“Bir noktada eğer 5 yıl içerisinde Juventus’un başına geçemezsem teknik direktörlüğü bırakmaya karar vermiştim. Bu düşüncemle küstahlık ettiğimi düşünmüyorum çünkü hayatım boyunca kendime hedefler koymayı ve onları gerçekleştirmek için her şeyi yapmayı alışkanlık haline getirdim. Tabi ki bu takım için sonsuz sevgimi de unutmamak lazım”. Ekim ayında Tuttosport gazetesine verdiği röportajda bu sözleri söyleyen Conte, adeta Juventus için ne kadar doğru bir tercih olduğunu kanıtlıyordu. Bu demecini çalışma tarzı hakkında konuşarak sürdüren Conte, genç oyunculara adeta bir kariyer dersi veriyordu: “Antrenörlüğü seviyorum. Hatta sahada değilken bile daha iyi bir antrenör olmak için neler yapabileceğimi düşünüyorum. Futbolcuyken de böyleydim. Benim için çalışmak, tamamıyla bağlanmayı gerektirir ve bunu daha farklı biçimde ifade edemem”.

Pirlo yaşlandıkça daha da iyi

Değişen Kadro ve Oyun Yapısı
Serie A’ya geri döndüğü 2007 yazından bugüne dek Juventus, transfere fazlasıyla yatırım yapan bir kulüp görünümü veriyor. Bu süre içerisinde tam 317 milyon € harcansa da karşılığı çoğunlukla alınamadı. Özellikle Tiago, Amauri, Poulsen, Diego ve Felipe Melo gibi futbolculara toplamda 100 milyon € harcanıp istenen verimden çok uzak kalınması can sıkıcı bir durumdu. Bu sezon başında ise Conte’nin de onayı doğrultusunda soyunma odasında tam anlamıyla bir temizlik operasyonu yapıldı. Takımda yeri olmayan birçok oyuncuya yol verildi. Yeni transferlere harcanan toplam 92 milyon € ise, kapıya dayanan Finansal Fair Play öncesi tabancada kalan son kurşunu atmak gibi riskli bir hamleydi.

Önce Matri, Quagliarella ve Pepe gibi oyuncuların satın alma opsiyonları kullanılarak bonservisleri alındı. Ardından Vucinic, Vidal ve Lichtsteiner 36 milyon € harcanarak kadroya katıldı. Belki de Juventus’a bu sezon saha içinde en önemli katkı yapan ve Conte’nin sisteminde kritik yeri olan Andrea Pirlo, Milan’dan bedelsiz transfer edildi. Tüm oyuncuların kalite dağılımı, yaş olgunluğu ve teknik kapasite olarak hemen hemen eşit seviyede uyumlu kimliğe sahip olması ise yepyeni bir kadronun beklenenden çok daha hızlı bir şekilde takım hüviyeti kazanmasını sağladı. Elbette bu noktada Del Piero ve Buffon’un birleştiriciliği ile Conte’nin ilham vericiliğini es geçmemek gerek.

Eski tüfekler: Del Piero ve Buffon

Bari ve Siena günlerinde Conte,  4-2-4 taktiğini uygulamaya yönelik hamleler yapıyordu. Bu durum orta ve alt sıra takımları için “cesaret” manasına gelse de, Juventus gibi sürekli daha yukarıyı hedefleyen ve en ufak hatanın çok şeye mâl olabileceği bir kulüpte “risk” demekti. Ne var ki Conte bildiğinden pek de şaşmadı. 4-2-4 dendiğinde akla geldiği gibi çılgınca hücum eden ve savunmayı arka plana atan bir sistem yaratmadı elbette. Bunun yerine rakibe göre taktiğini rahatça değiştirebilen, defansı sağlam, ağırlıklı olarak hücumu düşünen ve oldukça esnek bir ekip ortaya çıkardı. Öyle ki, bu sezon içerisinde 4-4-2, 4-3-3 ve hatta 3-5-2 sistemini bile çok fazla sırıtmadan oynayabildi Juventus. Hemen her dizilişte takımın en önemli silahı ise, önündeki savaşçı Vidal ile Marchisio’nun da yardımıyla oyunu geriden rahatça yönlendiren Pirlo oldu. Elbette özellikle sağ kanada her maç büyük hareketlilik getiren Lichtsteiner ve tüm taktiklere kolayca uyum sağlayan forvet Matri’nin yanı sıra, Conte’nin varisi ilan ettiği Marchisio’yu unutmamak gerek.

Finansal Temizlik
Juventus’un Calciopoli öncesi, sonrası ve bugünkü finansal durumunu aşağıdaki tablo güzel bir biçimde özetliyor. Toplam gelirlerdeki düşüşe ve 95 milyon €’luk net zarara göz atan biri, Finansal Fair Play gün geçtikçe yaklaşırken Torino ekibi için tehlike çanlarının çaldığına kanaat getirebilir. Ne var ki bu görünüm, aslında Juventus’un maddî olarak yolunu açan kısa vadeli bir geçiş dönemi olarak algılanmalı.


Gelir ayağının bir önceki sezona göre %25 azalarak 154 milyon €’ya gerilemesi, kulübü neredeyse Serie B günleriyle aynı seviyeye götürüyor. Bu nahoş duruma yol açan başlıca kalem ise TV gelirleri. Serie A’da geçtiğimiz sezon başlayana kadar tüm kulüpler yayın anlaşmalarını kendileri ayrıca yapıyordu. Bu da büyük takımlara önemli avantaj sağlarken diğerlerinin elini zayıflatıyordu. Fakat 2010/2011 sezonundan itibaren İtalya’da toplu anlaşma sistemine geçilince Juventus da darbe yiyen kulüplerden biri oldu. Bunun üzerine Şampiyonlar Ligi’nin yayın haklarından da mahrum kalınınca önceki sezona nazaran önemli bir gelir kaybı doğdu.

Stadyum gelirleri, köklü bir kulübe yakışmayacak şekilde yıllarca Juventus’un en yumuşak karnı oldu. Şehrin oldukça uzağında kalan ve atletizm pisti yüzünden görüş zorluğu yaratan Delle Alpi stadı, 67 bin kişilik kapasitesinin sadece üçte birini doldurabiliyordu. Böylece gerek maç atmosferi, gerekse gişe gelirlerinden uzak kalan Juventus için yeni ve modern bir stadyum şarttı. Nitekim sezon başında açılan 41 bin kişilik Juventus Stadyumu, kulübün bu noktadaki eksiğini giderecek tüm özelliklere sahip. Hatta yönetimin açıklamasına göre şu an 12 milyon € olarak görünen yıllık maç günü gelirleri 35 milyon €’ya kadar yükselebilir. Ayrıca ticarî gelirleri de umut vaad eden bir kalem olarak algılamak mümkün. Zira Juventus, iki forma sponsoru Betclic ve Balocco’dan yıllık 11,5 milyon € elde ediyor ancak ikisinin de sözleşmesi sezon sonunda bitiyor. Bu da takımın yükselen formu doğrultusunda yeni ve daha yüksek gelir kapıları manasına geliyor.

Kulübün mabedi artık yepyeni Juventus Stadı

Gider ayağına bakıldığında en problemli nokta futbolcu ve personel ücretleri denebilir. Bu rakamın gelirlere oranı 2010’da %67 ile sağlıklı bir görünümdeydi. Fakat 2011’de azalan gelir kapıları ve nispeten sabit kalan toplam ücretler sonucu oran %91’e kadar yükselerek tehlikeli boyutu geçti. 35 milyon €’luk futbolcu amortismanı ise kulübün son yıllardaki savurgan transfer politikasının kaçınılmaz sonucu. Yine de gelirlere oranla böylesine yüksek seyreden giderlerin olumlu yanları da yok değil. Örneğin 2011’de sözleşme fesihlerinden doğan tazminatlar, futbolcu değer düzeltmeleri, bonservis satın alma opsiyonları, kredi harcamaları ve vergi cezaları gibi tek seferlik harcamalar sonucu 50 milyon €’ya yakın zarar edildi. Fakat tüm bunların temizlik operasyonunun bir parçası olduğunu ve önümüzdeki sezonlarda tekrar yazılmayacağını düşünürsek kulübün elinin finansal olarak kuvvetleneceğini görebiliriz.

Juventus taraftarı, belki de hiçbir şeyin asla eskisi gibi olamayacağını düşündürecek kadar kötü günler görmüş olabilir. Fakat kulüp, tarihinin en kötü döneminden köklerine olan bağlılığı ve efsane oyuncularının fedakarlığı sayesinde çıkıyor. Conte’nin tüm kulübü saran pozitif enerjisi, elindeki dengeli ve esnek kadro ile birleşince ümit verici bir alaşım doğuyor. 5 yıl öncesinin karamsar taraftarı, artık yeni stadında eğlenip gönlünce çoşabiliyor. Juventus belki halen altın çağına tam olarak dönebilmiş değil ancak doğru sportif ve finansal hamleler takımın ivmesine paralel devam ettiği sürece güzel günler pek de uzakta olmayabilir.

Not: TamSaha dergisinin Mart sayısında yayımlanmıştır.

3 Mart 2012

TamSaha Mart



TamSaha dergisinin Mart sayısı yayında. Dünya ve Türkiye futbolunun gündemindeki konuları, röportaj ve dosyalarla ele alan derginin 89. sayısı da dopdolu.

Galatasaray'ın Taffarel ve Mondragon sonrası yaşadığı kaleci sorununu çözen yine bir Güney Amerikalı oldu. Sarı-kırmızılıların Lazio'dan transfer ettiği  genç file bekçisi, küçükken istemeyerek geçtiği kalede bugün dünyanın en iyilerinden biri sayılıyor. Uyum sorununu aştıkça form grafiğini yükselten Uruguaylı, Galatasaray'la Avrupa kupalarında başarı kazanmak istiyor. Fernando Muslera: "Ağlaya ağlaya kaleci oldum!"

Adını henüz 18 yaşındayken duyuran ve her daim patlama yapması beklenen bir oyuncu oldu. Özellikle Genç Millî Takımlardaki performansıyla geleceğin yıldız adayı olarak gösterilse de Fenerbahçe'de geçirdiği beş sezonda forma şansını sadece kiralandığı takımlarda bulabildi. Gaziantepspor'daki performansıyla kendisine güvenenleri yanıltmayan süper solak, yeni takımı Trabzonspor'da da döktürmeye devam ediyor. Olcan Adın: "Futbola hiç küsmedim..."

Süper Lig'in en iyi profesyonellerinden birisi  Metin Depe. Kenarda da otursa sahanın içinde de yer alsa kaptanlığını yaptığı İstanbul Büyükşehir Belediyespor'a ekstra bir güç ve ruh katıyor. Bugünlere geliş hikâyesi ise son derece çarpıcı. "Dişiyle tırnağıyla kazıyarak gelmek" deyimi sanki onu tarif ediyor. Son derece açık sözlü, güler yüzlü ve sempatik kaptanın hem hayatı hem de sözleri, genç oyunculara ders verecek nitelikte: Film gibi bir hayat...

Almanya, Türkiye ve İspanya'da geçirdiği futbolculuk kariyerinde bir istikrar abidesiydi Tayfun Korkut. Teknik adamlığa da adımını yine İspanya'da attı. Real Sociedad'ın altyapısında başladığı kariyerinde 1 yıl boyunca İspanya'yı dolaşıp ülke futbolunu gözlemledi. Ardından Almanya'da Hoffenheim ve Stuttgart'ın altyapılarında çalıştı. UEFA Pro Lisansı'nı Köln Spor Akademisi'nden alan ve A Millî Takım'da Abdullah Avcı'nın yardımcılığını üstlenen genç teknik adam, uluslararası tecrübe ve bilgilerini TamSaha ile paylaştı: Çok özel bir yardımcı...

Tam 15 sene Borussia Dortmund'un çeşitli yaş kategorilerinde forma giydikten sonra geçtiğimiz sezon yolu Gençlerbirliği ile kesişti. Bu sezon gösterdiği performansla Süper Lig'in göze batan gençlerinden biri haline geldi. En büyük hedefi bir gün A Millî Takım formasını giymek ve Borussia Dortmund'da kendisine şans tanımayan Jürgen Klopp'la hesaplaşmak. Yasin Öztekin: Sol kanatta yeni bir fırtına...

Süper Lig'de bu sezon adından söz ettirmeye başlayan Çağatay Şahan, aynı zamanda Celal Bayar Üniversitesi'nde doktora yapan bir akademisyen. Öğrencilik yıllarında profesyonel  müzisyenlik yapan, halen piyano çalan, su altı sporlarına meraklı, farklı bir hakem var karşımızda. Üstelik futbolu "hocalık" yapacak kadar iyi biliyor ve  üniversitenin futbol takımlarının antrenörlüğünü yapıyor: "Hakem sınırda yaşar!"

Ayrıca, "Millî Takım: Maçı kaybettik, umudu kazandık", "Deloiette Raporu: El Clasicocular 400 milyon sınırını aştı", "Avrupa Futbol Şampiyonası'nın Tarihi: Rüyadan kâbusa, kâbustan rüyaya", "Afrika Kupası: Zambiya'nın peri masalı", "Borussia Mönchengladbach: Efsane dirilecek mi?", "Unutulmaz üçlüler", "Neuchatel Xamax: Yabancı sermayenin kurbanı!", "Başarısız dublörler", "Juventus: Siyahtan beyaza", "Ernst Happel: Bir zamanlar destan yazardı" dosyalarıyla TamSaha'nın Mart sayısında da futbol kültürünün değişik konularıyla, farklı bir içerik yer alıyor.

1 Mart 2012

Değirmen Ligi


Yukarıdaki tablo, şu an Premier Lig'de bulunan takımlarda 2000/01 sezonundan itibaren görev yapan teknik adam sayısını gösteriyor. Bu sezonu yarım sayarsak 20 kulüp 11,5 yılda toplam 113 menajerle çalışmış özetle. Biraz daha detaya inersek; bir Premier Lig takımı bu süre zarfında ortalama 5,7 menajere görev vermiş, ki bu da diğer bir deyişle ortalama her takımın hemen hemen 2 yılda bir teknik adam değiştirdiğini gösteriyor. Aynı çalışmayı 2000 sonrası değil de öncesinde yapsalar eminim bu süre çok daha uzardı zira Premier Lig ekipleri de teknik adama sabır gösterme konusundaki muhafazakarlığını yaklaşık son 10 yılda önemli derecede kaybetti.

Bu tablo Türkiye'de ne sonuç verirdi bilemem ama internette bizim "seyyah teknik adam" deyince akla gelen 5 ismimize bakında fark yine de ortaya çıkıyor. 2000/01 sezonundan bugüne Hikmet Karaman 12 takım çalıştırırken; Yılmaz Vural, Erdoğan Arıca ve Güvenç Kurtar 11'de kalmış. Ziya Doğan da onları 9 takımla takip ediyor. Liste daha devam edebilir bu gibi birçok teknik adamın bir takım çalıştırıp boş kalınca TV yorumcusu olduğu, sonra ilk fırsatta tekrar yeni bir ekibin başına geçtiği ortamda neyin istikrarından bahsedelim şimdi biz? Veya hangi Anadolu devriminin hayalini kuralım?

20 Şubat 2012

Meraklı Kalabalık


Fotoğraf 1923 yılında çekilmiş. İlk bakışta çok anlaşılmasa da bu gişeler Wembley Stadı'na ait. Stadyum inşası yeni tamamlanmış ve az sonra West Ham ile Bolton, bu büyülü mabette oynanacak ilk FA Cup finalinde karşı karşıya gelecek. Maçı resmi olarak 126 bin kişinin izlediği kaydedilmiş ancak bu sadece resmi rakam elbette. Tahmini olarak o gün yaklaşık 250 bin seyircinin Wembley'de yer aldığı ve bir 60 binin de gişelerin dışında beklediği söyleniyor. Öyle ki tribünlere sığmayan kalabalık, şuradan da görüleceği üzere neredeyse aut çizgisinden içeri girecekmiş! Hatta kalabalığın düzenini sağlamak için içeride beyaz bir at üstünde polis görev yapmış ve bu final İngiltere'de "Beyaz At Finali" olarak tarihteki yerini almış.

Bir de 2012 Türkiye'sinde Süper Lig ortamına bakıyorum da, galiba ömrümün hiçbir döneminde futbola bu fotoğraftaki kadar sevdalı bir ortama şahit olamayacağım. Biz futbolumuzdaki kaosu dillendirmekten sıkıldık ama her seferinde yeni bir saçmalık manşetlere çıkmayı başardı bir şekilde! Bugün Futbol Federasyonu başkanlığı için en büyük aday, ülke futbolunu taraftarları decoder almaya davet ederek kurtarmayı planlıyor. Daha edecek söz var mıdır?

Fotoğraftaki gibi meraklı ve heyecanlı bir kalabalık yaratmak akıllara hiç gelmiyor. Varsa yoksa çorba kaynasın, rant kesilmesin, herkes ekmeğini yesin... Yalnız o ekmek kurtlanmış mı, o çorba bayat mı, o kazanın dibi pas ve kir içinde mi kalmış... Kimsenin derdi değil. Ben hepsinden önce şu fotoğraftaki kalabalığı bu ülkede de görmek istiyorum, çok değil. Yıldırım Demirören gibi birisi bu ülkenin üç büyük takımından birinde neredeyse 8 yıl muhalefet görmeden hüküm sürüyorsa, sonrasında bulduğu ilk fırsatta federasyon başkanlığına aday olup böylesine büyük destek görüyorsa bana müsaade... Bütün sezon bir umut bekledim ama Süper Lig'de beni heyecanla ekran karşısına kilitleyen bir maç olmadı. İnsanın kafasında bu kadar çok soru işareti varken olamıyor da...

Not: Fotoğraf http://thefootballarchivist.tumblr.com adresinden alınmıştır.

11 Şubat 2012

Evra'nın Bakışları


Belki de son ayların en manidar karelerinden biri olmaya adaydır yukarıdaki. İngiltere'de tüm futbol dünyası bir yandan Capello sonrası dönemi düşünedururken, öte yandan tam da bu fotoğrafın çekildiği anda neler yaşanacağının derdine düşmüştü halihazırda. Suarez ise olabilecek en anlamsız hareketi yaptı ve muhabbete tuz biber ekti ama biber tatlı değil acıydı.

Evra'nın bakışları çok şey anlatıyor aslında (resmin üstüne tıklarsanız daha büyük halde görebilirsiniz). Hani sanki bu ifadesini cümlelere dökse "arkadaşım gel, tamam bir çocukluk ettin, affedeceğim de zaten ama bari daha fazla kendini rezil etme" diyecek! Ne var ki bu tavrıyla sadece Old Trafford'taki kalabalığın değil, tüm futbol aleminin antipatisini kazanmış oldu Suarez. Liverpool gibi güçlü ve ilham verici geçmişe sahip bir kulüpte, hele de kulübede o geçmişin önemli bir mihenk taşı olan Dalglish varken bu tavrın anlamı da açıklaması da özrü de yok bu dakikadan sonra.

Son olarak Dalglish'in konuyla ilgili yaklaşımını bir hayli merak ediyorum. Liverpool'da futbolcu - menajer olarak görev yaptığı yıllarda kendi oyuncusu John Barnes'a tonla ırkçı saldırı yapılmıştı. Rivayete göre kontrata imzayı atmadan önce bazı Liverpool taraftarları bile onu takımda istememişti. Hatta Goodison Park'taki bir Everton derbisinde Barnes'ın üzerine muz bile fırlatılmıştı tribünlerden. Dalglish, o dönemde bu muamele ile karşılaşan futbolcusunun moralini düzeltme yükümlülüğünü omzunda taşıyordu. Şimdi ise yine kendi futbolcusu rakip oyuncuya ırkçı saldırıda bulunmaktan 8 maç ceza alıyor ve sahalara döndüğü anda bu yarayı tekrar kanatıyor. Kısacası Suarez'in Liverpool kariyerini, ırkçılık virüsünün iki yüzünü de hem menajer hem oyuncu gözünden tecrübe etmiş Dalglish'in tutumu belirleyecek.

9 Şubat 2012

Deloitte Para Ligi 2012


Deloitte'in her sene hazırladığı Para Ligi raporunun yenisi yayınlandı. 2010/2011 sezonuna dair verilerin yer aldığı çalışmada artık neredeyse herkesin bildiği üzere kulüplerin kazançları ticarî gelirler, TV yayın gelirleri ve maç günü gelirleri olarak üç ayakta inceleniyor. Bu sezon 15. versiyonu düzenlenen raporda ilk sırayı son 6 yılda olduğu gibi yine Real Madrid aldı.

İsteyenler şu adresten raporun tamamına ulaşıp indirebilir. Kısa bir özet geçmek gerekirse 480 milyon €'luk geliriyle lider Real Madrid ve onu 451 milyon € ile izleyen Barcelona, rakipleri arasındaki farkı giderek açıyor. Bu iki kulübü diğerlerinden ayrı kefeye koymak lazım zira üç gelir kalemini de dengeli bir biçimde büyütmeyi becerebiliyorlar. İkisinin de ticarî gelirleri o denli sağlam ki, La Liga'nın daha adil bir yayın geliri dağılımına geçmesi durumunda bile büyük darbe alacaklarını söylemek güç. Kısacası "El Clasico", rakipleri arasındaki mesafeyi sadece La Liga'da açmadı. İki ekip arasında bu kulvarda da kıyasıya yarış devam ediyor elbette ama Real Madrid'in ticarî gelirleri gerçekten çok güçlü ve köklü. Barcelona ise Qatar Foundation ile yaptığı gibi yüksek meblağlı anlaşmalar ile rakibini zorlamaya çalışıyor.


İspanyol büyüklerini takiben üçüncü sırada yer alan Manchester United'ın işi ise biraz zor. Bu sezon Şampiyonlar Ligi'nden daha şimdiden elenmiş olmaları, United'ı önümüzdeki yılın raporunda ilk iki sıradan bir hayli uzağa itecek. Hatta bir ihtimal dördüncü Bayern Münih'in bile arkasına çekebilir. Bu arada Bayern'in tüm gelirleri içinde ticarî gelirler %56'lık bir paya sahip. Diğer bir deyişle takımın aldığı sonuçlar ne olursa olsun, kötü sonuçlar uzun vadeye yayılmadığı sürece nispeten yüksek ve daimi bir gelir kapısı bulunuyor.

İtalyan kulüplerinin en dikkat çekici yönü, geçmiş raporlarda olduğu gibi TV gelirlerinin yüksek oranı. Milan'ın %46, Inter'in %58, Juventus'un %57, Roma'nın %64, Napoli'nin ise %51 oranda TV gelirine sahip olması aslında riskli bir durum. Zira yayın ihalesi ve gelir dağılımının en nihayetinde değişme durumu her daim mevcut. Özellikle büyük kulüplerin aleyhine değişebilecek şartlar sonucu toplam gelirler de önemli derecede darbe alabilir, ki bu kulüplerin çoğu bu tarz dezavantajları telafi edebilecek güçlü ticarî gelirlere sahip değil. En azından Real Madrid veya Barcelona kadar hiç değil...


Tottenham ve Schalke'ye bakarak Şampiyonlar Ligi'nin yayın gelirleri konusunda ne derece etkili olduğunu anlamak mümkün. İki kulüp de 2010/11 sezonunda bu kulvarda kendi potansiyelini zorladı. Böylece çeyrek finalist Tottenham bir önceki yıla göre %24 büyüme elde ederken, yarı finale kadar yürüyen Schalke'nin büyüme oranı %44'e kadar çıktı. Alman kulübü bu şekilde 16. sıradan 10.luğa kadar yükseldi. İnanılmaz yatırımlara imza atan Manchester City ise bunların karşılığını henüz alabilmiş değil. Listede 12. sırada yer alan City'nin büyüme oranı %11'de kaldı. Son olarak geçtiğimiz yıllarda her alanda müthiş bir istikrar örneği gösteren Napoli, 115 milyon €'luk geliri ile 20. sıradan ilk kez listeye giriş hakkı kazandı. Hatta bu sezonki Şampiyonlar Ligi başarısını hesaba katarsak Napoli'yi önümüzdeki yıl daha yukarılarda görmek şaşırtıcı olmayacak.

5 Şubat 2012

John Terry ve Kaptanlık



İngiltere basını yine John Terry yüzünden kaynıyor birkaç gündür. Son zamanlarda Terry'nin kırdığı cevizler bini aştı, biz de bunu her daim basından adında görür olduk. İngilizler hiç kaçırmıyor böyle skandal olayları zaten. Terry de Anton Ferdinand'a sarf ettiği sözde ırkçı söylemler sonucu son 2 yılda ikinci kez milli takım kaptanlığı elinden alınınca milli takım kariyerine son verme noktasına geldi. Müthiş bir lider kimliği doğrultusunda Chelse'de de neredeyse 10 yıldır kaptanlık yapıyor olabilir ama Terry'nin rahat durduğu da yok...

Terry Euro 2012'de kaptan olmalı mı olmamalı mı tartışılır. Bin türlü muhabbet dönüyor zaten; Capello'nun arada kalışı, takımın ağır abilerinin Terry'ye olan desteği, federasyonun tutumu vs... Ancak bir gerçek var ki adamların kaptanlık mertebesine olan bakışı benim açımdan takdire şayan. Şu an bizim milli takımın kaptanı kim diye sorsam herkes önce bir düşünür, sonra çoğunluk Emre der. Ama Emre'nin oraya ne kadar yakıştığı İngiltere'deki kadar kesinlikle tartışılmaz mesela.

Kulüpler bazında kaptanlık onurunun en çok hakkını veren açıkçası Fenerbahçe. Öyle ki Alex artık taraftar gözünde Lefter'in veliahtı bu noktada. Galatasaray'da ise Arda'nın ayrılığı sonrasında ve birinci kaptan Sabri'nin yedek olduğu ortamda lider kimliği taşıyan ve akıllara direk gelen oyuncu yok gibi. Beşiktaş'a bakınca kaptanlık bandını Quaresma'da görüyoruz. Hani şu taraftarın uğruna ölüp bittiği, takımın kurtarıcısı, her şeyi, Beşiktaş'ı dünya kulübü haline dönüştüren baş kahramanı! Bu takımdan ayrılması çok zaman almayacak ama birkaç yıl sonra kimse de onu takım kaptanı diye hatırlamayacak.

3 Şubat 2012

TamSaha Şubat



TamSaha dergisinin Şubat sayısı yayında. Dünya ve Türkiye futbolunun gündemindeki konuları, röportaj ve dosyalarla ele alan derginin 88. sayısı da dopdolu.

Kariyerinin 9 yılını ülkesi Brezilya'da, 13 yılını Almanya'da geçiren, parasızlığa ve her türlü olumsuzluğa rağmen gemiyi terk etmeye asla yanaşmayan, adına şarkılar bestelenen, doğum günü partisine 2 bin 500 futbolseverin katıldığı Eskişehirspor'un sambacısı, kariyer hikâyesini TamSaha'ya anlattı: "Taraftarın sevgili Dede'si..."

Trabzonspor'un deneyimli ve kariyerli yabancılarından Marek Cech, üç ayrı ligde şampiyonluk yaşadı. Şampiyonlar Ligi ve Premier Lig gibi en üst düzey organizasyonlarda büyük tecrübeler edindi. Ülkesinde fizik ve taktik, Portekiz'de teknik, İngiltere'de ise agresif oyun anlamında sıçramalar yaptığını anlatan tecrübeli oyuncu özellikle Porto'da Quaresma ve arkadaşlarıyla çalışmanın kariyerine sağladığı katkıya vurgu yapıyor: "Yetenekli oyuncular beni de geliştirdi..."

Altı yıldır Süper Lig klasmanında ancak bu sezon düzenli olarak maç almaya başladı. ODTÜ Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu Mezunu, dolayısıyla ileri düzeyde İngilizce biliyor. Polat Alemdar'a benzerliği şaşırtıcı boyutta. Mustafa İlker Coşkun: Basketbol antrenörü, Amerikan futbolcusu...

Beşiktaş'ın yeni atom karıncası bitmeyen enerjisiyle saha içinde mekik dokuyor ve hem savunmasını hem de hücumcularını rahatlatıyor. Rapid Wien kadrosunda 16, Avusturya Millî Takımı kadrosunda ise 17 yaşında şans bulan, U20 Dünya Kupası'nda yarı final oynayan 23 yaşındaki oyuncu, erken başarılara rağmen ayaklarının yere basmasını aileden gelen birikime ve hocalarının ikazlarını dinlemesine bağlıyor. Veli Kavlak: "Başarımı aile düzenime borçluyum..."

Ayrıca, "Altyapı Raporu: Gençliğim eyvah!",  "Yabancı ithalatına sert fren", "Böylesi bir daha olmaz!","Futbol ekonomi: Asya'da yeni pazarlar", "Kurtar bizi hocam!", "Ah şu hegemonyalar olmasaydı","Lefter Küçükandonyadis: Seni kalbimize gömdük!", "Avrupa Futbol Şampiyonası'nın Tarihi: Kırmızı-Beyaz Rönesans", "Böylesi bir daha olmaz!", "Monaco: Serbest düşüş", "Tottenham: Londra'da rüzgâr kuzeyden esiyor", "CentilmenLig para ediyor"dosyalarıyla TamSaha'nın Şubat sayısında da futbol kültürünün değişik konularıyla, farklı bir içerik yer alıyor.

29 Ocak 2012

Biraz da Futbolsuz Kalmak Lazım


Haftasonu tatilimi geçirmek için Yalova'da ailemin yanındaydım. Soğuk bir Pazar sabahında yapılabilecek en güzel şeylerden birini yaptım ve neredeyse 11:30'a kadar uyudum! Uyandığımda Djokovic - Nadal arasındaki Avustralya Açık finalinin henüz başlarıydı ve ilk setin ortalarını geçmişti. Biraz izledikten sonra maçın ısınmaktan uzak olduğunu gördüm ve en azından annem kahvaltıyı hazırlayana dek biraz internette dolanayım dedim. Maçı bir yandan göz ucuyla da olsa izliyordum bu arada. Derken şu haberi okumamla birlikte Pazar sabahım tatsız bir darbe yemiş gibi oldu. Evet, Demirören yine basına konuşmuştu. Nasıl olacağını kendi de bilmez biçimde "sırtımızdan formaları çıkaralım, Türk futbolunu kurtaralım" diyordu özetle. Daha kendi kulübünü ayağa kaldıramayan, 450 milyon TL'ye dayanan borcu nedense hiç düşünmeyen, aksi gibi kulübü kendine 80 milyon TL borçlandıran, ağzını her açışında illaki Beşiktaş duruşunun gölgesine sığınan, bunu yaparak o duruşun değerini iki paralık eden, kendine ve tüm camiaya insanların işaret edip gülmesine yol açan bir adam Demirören. Bu adamın Türk futbolunun kurtarıcısı rolüne soyunmaya başlaması da ayrı bir komedi ama beni Türkiye şartlarında şaşırtmıyor artık.


Neyse, bu haberi okuduktan sonra güzel bir anne kahvaltısı ettim. Gözüm yine Djokovic ve Nadal arasındaki çekişmedeydi. Çekişme diyorum çünkü maç artık basit bir karşılaşma olmaktan çıkıyordu. İlk seti Nadal almış, ikincisi olağanüstü bir mücadeleye sahne oluyordu. Nadal'ı gitgide pasifize eden Djokovic, ikinci seti aldıktan sonra üçüncüde artık olayı şov boyutuna taşıyordu. Tabi tüm bunlar olurken ben kahvaltıyı bitirmiştim bu arada, o kadar da değil!.. O mucizevî dördüncü set oynanırken maçın efsaneler arasına gireceği artık belliydi. Nadal inatla oyunu bırakmıyor, müthiş bir tie-break sonucu durumu tekrar eşitliyordu. Ancak kader ağlarını benden yana örmedi, zira feribot saati geliyordu ve hazırlanıp evden çıkmak lazımdı. Ben İstanbul'a vardığımda maç bitmiş olacaktı ve o son seti kaçırmış olacaktım.


Feribottan indiğimde sonucu Twitter'dan ve sağdan soldan okuyup öğrendim malum. İkilinin ne kadar unutulmaz bir final yaşattığı, benim maçı bıraktığım yerde tam olarak fark edilebilir gibi değildi. Başka bir olaydı çünkü bu. Öyle ki Twitter'da birisi, kupa töreninde iki tenisçiye de birer sandalye getirildiğini yazmıştı! Nitekim 6 saate dayanan süreyle tarihin en uzun süreli Grand Slam finali olmuştu. Djokovic'in de Nadal'ın da adım atacak hali kalmamış meğer. Eve gelip birkaç dakika haber izleyeyim diye TV'yi açtığımda o sahneyi bir de gözlerimle gördüm, ki iki oyuncu da dayak yemişten beterdi! Saygı duydum, spora olan saygım ve sevgim bir kez daha perçinlenmiş oldu.

İnsan sabaha Demirören röportajı okuyarak başlasa bile böyle bir final çıkıp her şeyi unutturabiliyor. Olabilecek en rezil futbol ortamında barınmaya çalışıyoruz. 58. madde, ikili oynayan beceriksiz başkanlar, taraftarının %80'inin hükümet partisine oy verdiğine kendisi de inanmayıp belli çıkarlar uğruna bunu rahatça dile getirebilenler, ligin marka değerini yayıncı kuruluşun ödediği para ile ölçenler, taraftarına "decoder alın, futbolumuzu ayağa kaldırın" diye seslenenler... Hepsinden bir an olsun kurtulup başka dünyaların zevkine varabilmek için arada böyle finaller lazım oluyor. Evet, biraz da futbolsuz kalmak gerekebiliyor bazen...

22 Ocak 2012

City - Tottenham - Balotelli


Bugünkü Man. City - Tottenham mücadelesini günlerdir bekliyordum. Hatta tam saatini öğrendikten sonra ona göre haftasonu planı yaptım. Beklentilerimin aksine ilk devre oldukça sıkıcıydı. İkinci devre de benzer şekilde başlayınca neredeyse göz ucuyla izlemeye başlayacaktım ki Nasri'nin güzel golü geldi. Dzeko'nun boş koşusunu gören Silva, onun boşalttığı koridora giren Nasri'yi topla buluşturdu ve Fransız çok düzgün bir son vuruş yaptı. Hemen ardından Lescott'un karambol golü ligin ilk yarısındaki maçı hatırlatacaktı ki bir dakika sonra Savic'in amatörce hatasını Defoe değerlendirdi. Beş dakika sonra ise Bale koltuğumdan kalkıp kendimi salonun orta yerinde bulmamı sağladı. Gerçekten enfes bir goldü.


O dakikadan sonra da hiç durmayan bir maç izledik ama sahada artık Balotelli vardı. Bu adamın dünya üzerinde  kaç tane seveni vardır açıkçası merak ediyorum. Ne kadar zor ve acımasız şartlar altında büyüdüğünü herkes az çok biliyor. Henüz 21 yaşında olabilir, buna da tamam ama artık bunlar Balotelli'nin aptallıklarını kapatmaya yetmiyor. Başka bir sıkıntı var bu adamda. Yerde yatan Scott Parker'a durduk yere çifte atar gibi tekme sallamanın hiçbir açıklaması yok. Böyle adamları elbette kazanmaya çalışmak lazım ama o da bir yere kadar. Mourinho bile adam edemedi ve Mancini de o kadar uğraşmasına rağmen hizaya getiremedi çocuğu. Ve böyle bir oyuncuyu her şeyden önce kulüp imajına zarar veriyor diye takımdan uzaklaştırmalı bir teknik adam. Aynı eleştiri, Pepe gibi insanlıktan nasibini almamış bir kasabı neredeyse her şartta koruyup kollayan Mourinho için de geçerli elbette. Hatta son aylarda pek ortalıkta gözükmese bile Xabi Alonso'nun böğrüne tekme sokan, Ben Arfa'nın bacağını eline veren De Jong'un da mazisini unutmak elde değil.


İşin en sinir bozucu tarafı da günün kahramanı olarak her yanda Balotelli'nin yer alması... Guardian veya Telegraph'ın sitesinde spor sayfasını açın, maça dair baş fotoğraf olarak Balotelli'nin o penaltı gölünden sonraki aklı sıra kendini tanrısallaştıran duruşunu görüyorsunuz. İşte bu noktada futbolun adaletsizliğine sövüyor insan. Bir dakika önce Defoe bir metreden boş kaleye atsa neler değişirdi halbuki. Tottenham'ın sesi şampiyonluk yarışında birkaç kat daha güçlü çıkar, transfer isteyen Defoe takımına tekrar bağlanır, Bale bir kez daha tribünleri mest etmiş olurdu. Tüm gazetelerde ise bu kez Defoe'yu görürdük kuşkusuz. Ama olmadı... "Neden hep ben?" diye soran adam yerde yatan rakibinin kafasına tekme sallamasına ve son dakikaya kadar ortalıkta görünmemesine rağmen yine manşetlere çıktı.

Neyse ki "futbolsever" dediğin adam genel olarak henüz o kadar da vefasızlaşmadı. Balotelli bugün futbolu bıraksa bir ay sonra kimse onu aramayacak. Bir yıl sonra birçok kimse "Bir Balotelli vardı n'oldu ona?" demeyecek. Ama Redknapp'in Tottenham'ı ve Bale'i daha uzun bir süre hatırlanacak. O yüzden kazananı değil, sevileni ve güzel olanı bu postun ana fotoğrafı olarak koymayı uygun görüyorum...

Formspring


21 Ocak 2012

San Siro, 1955


Tam 57 yıl önce Milano'da bir Serie A mücadelesi... San Siro'nun o silindir şeklindeki meşhur kulelerinin eklenmesine henüz 32 yıl daha var. II. Dünya Savaşı biteli neredeyse 10 yıl olmuş ve Avrupa halen toparlanmaya çalışıyor. Sahada Milan'ın karşısında kim var bilmiyorum ama tribünlerde iğne atsan düşecek yeri olmadığından rakip biraz sağlam sanki. Milan'dan henüz bir yıl önce Bela Guttmann gibi efsane bir seyyah futbol adamı geçmiş. Nereo Rocco'nun gelip Catenaccio'dan izler sunması için ise daha 6 sezon bekleyecek San Siro. Hatta henüz Avrupa'da Şampiyonlar Ligi diye bir kavram yok. Seneye gelecek. Avrupa Futbol Şampiyonası'na 5,5 yıl var. Türkiye'de ise Baba Hakkı'nın emekli olduğu, rahmetli Lefter ve Metin Oktay'ın hüküm sürdüğü naif yıllar...

ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...