Subscribe Twitter Twitter

12 Mart 2009

Villa City'ye

Manchester City'nin önümüzdeki sezon piyasadaki neredeyse tüm yıldız topçulara aç kurtlar gibi saldıracağını tahmin etmek güç değil. Artık parayı basıp David Villa'yı alacaklar gibi görünüyor bir terslik çıkmazsa. Zira Valencia'nın malî durumu iyice zıvanadan çıkmış durumda. Bu sezon başında Villa ve Silva'yı satmadıklarına pişman oldular, hele bir de kriz vurunca... Sonuçta David Villa idealist davranıp büyük takıma gitmek için ısrar etmediği sürece City yolları taştan.

Son 8 Biletleri


Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale kalan 8 takım malum ki belli oldu. Beklentilerimden 2 fire verdim bu turda; Juventus'un çıkması çok da beklenmiyordu açıkçası ama Atletico'nun Porto'ya elenmesi sürpriz oldu. İngilizler yine son 8'e 4 takım sokarken İtalyanlar topluca eve dönüş yaptı. İspanya'yı da bu turdan itibaren Barcelona ve Villareal temsil edecek. Villareal'e de helal olsun; Devler Ligi'ne ikinci katılışlarında da çeyrek finali gördüler. 2006'daki ilk katılışlarında yarı final oynamışlardı.

Bu turda Liverpool, Barcelona ve Mancheser United'ı izlemek gerçekten keyif verdi. Özellikle Liverpool'un R. Madrid'i Anfield'ta 4 gol ve müthiş futbolla sahadan silişi uzun süre unutulmayacak cinstendi, nefes aldırmadılar resmen. Aynı sahada geçen yıl Beşiktaş'a bunun 2 katını sallamışlardı da ona fazla değinmeyelim şimdi!

Son olarak İngilizlere tekrar değinmek gerek. Fire vermeden yola devam ediyorlar ve bu durum sürpriz değil açıkçası. Yalnız çeyrek finali gören bu 4 takımda salı ve çarşamba günü ilk 11 başlayan toplam 9 futbolcu vardı sadece! Chelsea'de Cole, Lampard ve Terry; Liverpool'da Carragher ve Gerrard; United'ta Scholes, Carrick, Rooney ve Ferdinand varken, Arsenal'de sadece oyuna sonradan giren Walcott'u görebildik (Liverpool'da da Spearing sonradan oyuna dahil olmuştu).

5 Mart 2009

Sampdoria 3-0 Inter

Sampdoria, son 4 gün içinde Milano'nun devlerine toplamda 5 gol birden salladı. Önce Milan'ı temiz bir futbolla geçti, bugün de Inter'i resmen darmadağın etti. Gollerin biri Cassano'dan, ikisi de Pazzini'den. Hoş, pazar akşamı Milan'ı da bu ikili devirmişti.

4 Mart 2009

IFFHS

Uluslararası Futbol Tarihi ve İstatistikleri Federasyonu’nun (IFFHS) verileri her ay başında yayınlanıyor biliyorsunuz. Ne hikmetse memleketteki tüm medya da dört gözle bunu bekliyor, halbuki çok da adil ve mükemmel bir çalışmanın ürünü değil bu. Sitelerine biraz göz attıktan sonra anlamak mümkün.

Çok detayına girmeden anlatacağım. Prosedüre göre ligler, kalitelerine göre dörde ayrılmış durumda. En üst gruptaki liglerde galibiyet 4, beraberlik 2 puan değerinde ve mağlubiyete puan yok. Bir alt grupta ise bu puanlar 3-1,5-0 şeklinde. Bu şekilde de devam ediyor. Buraya kadar fena değil gibi görünüyor, ancak ligdeki takımlar arasında böyle bir kategorizasyon düşünülmemiş. Yani şimdi Beşiktaş'ın Hacettepe'yi yenince aldığı puanla, Hacettepe'nin Beşiktaş'ı yendiğinde aldığı puan aynı. Hakeza Beşiktaş, Fenerbahçe'yi Şükrü Saraçoğlu'nda yense de aldığı puan aynı. Yani maçların veya rakibin zorluk derecesi hiç hesaba katılmamış.

Durum Şampiyonlar Ligi'nde de aynı. Hangi ülkeden katıldığı fark etmeksizin tüm takımlar için galibiyet / beraberlik puanları aynı. Bu da küçük takımların gayet aleyhine işleyen bir sistem. Diyelim Sivas seneye Devler Ligi'ne katıldı ve grupta Arsenal ile eşleşti (Bülent Uygun Arsene Wenger'le kapışmaya pek meraklı ya, bilirsiniz!). Gidip de Emirate Stadı'nda galip geldiğinde bile Sivas'ın Arsenal'e karşı sıralamada dişe değer bir sayısal üstünlüğü olmayacak. Sonuçta bu istatistiğin amacı kulüpler arasında adil bir performans sıralamasını göstermekse, ki her ay güncelleniyorsa amaç bu olmalı, bu tarz detaylar atlanmamalı bana göre.

Bu arada IFFHS'nin sıralamayı ilk kez yaptığı yıl olan 1991'den günümüze uzanan bir genel liste de mevcut. Yukarıda bahsettiğim noktalardan dolayı bu da adil bir sıralama değil tabiî. Yine de merak edenler buradan buyurabilir.

3 Mart 2009

Claudio Taffarel

Çocukluk malum, o zamanlar varsa yoksa Beşiktaş'tı benim için. Dolayısıyla zamanın Türkiye'sindeki en formda takım olarak Galatasaray neredeyse bir nefret unsuruydu bana göre! Ama o "anti" takımda bile ister istemez sempati duyduklarım vardı açıkçası, Taffarel gibi (tabi Hagi dah ayrı bir yerde benim için). 3 yıl Türkiye'de kaldı ama sanki bizden biriydi o, hatta o kadar bizdendi ki Danette reklamında bile oynadı. 1994 Dünya Kupası'nı kazanıp da geldi Galatasaray'a ve burada kulüp kariyerinin zirvesini gördü. En çok akıllara kazındığı an ise şüphesiz ki UEFA finalinde Henry'nin kafa vuruşunu neredeyse imkansız bir noktadan çıkarmasıydı. Bu da, yukarıdaki fotoğrafı oluşturan o geceki kahramanlıkların sadece başlangıcıydı...

2 Mart 2009

Efendi

İdmanlara çıkmaktan hiç hoşlanmazdım çünkü bana pek bir şey kattığına inanmıyordum.

Uzun koşulardan nefret ederdim çünkü kondisyonum yeterli değildi.

Ben tarihte sezon öncesi hazırlık maçlarına çıkan en kötü oyuncuydum.

Isınma esnasında enerjimi gol pozisyonlarına saklayayım diye toplara asla vurmazdım.

Birisi kariyerimin başlangıcında gelip bana "Bir gün Bobby Charlton'ın milli takım gol rekoruna bir gol yakın olacaksın" deseydi "Ya, tabii" derdim.

Cümleler; kulüp kariyeri boyunca oynadığı 466 maçta 244 gol atan, İngiltere adına 80 defa forma giyip 48 kez fileleri havalandıran, profesyonel kariyeri boyunca tek sarı kart dahi görmeyen Gary Lineker'e ait. İlginç bir adam, efsane...

* Demeçler, FourFourTwo dergisi Şubat sayısından alıntıdır.

İhtiyar Heyeti

Milan'ın takımdaki oyunculara gösterdiği vefa örnek gösterilecek cinstendir, kolay kolay sırtlarını dönmezler futbolcularına. İşte Milano ekibi aynı saygıyı ve özeni 30'unu devirmiş ve sönmeye başlamış yıldızlara da biraz fazla göstermeye başlayınca problem oluyor sanki artık. Tabiî ki bunu yaparken taş gibi işleyen Milan Lab'a olan güvenlerini de göz ardı etmemek gerek. Kulübün sadece son 3 yılda para verip aldığı ve bel bağladığı Zambrotta, Shevchenko, Emerson, Favalli, Oddo, Ronaldo gibi oyuncular hep 30 yaş üstüydü. Performanslarının da maliyetlerini yeterince karşıladığını söylemek güç bu oyuncuların. Hadi bu sezon başında, olmadı ara transferde gelecek vaad eden ve önümüzdeki yıllarda takımın önemli bir parçası olabilecek birini alırlar diye düşündük ama anca reklam kokuları arasında 33'lük Beckham transfer edildi, o da birkaç maç iyi oynayınca neredeyse kahraman ilan edildi.

"Soyunma odasında 35'lik adamların arasında kiminle muhabbet edecek ki?" diye konuşmuştu bu sezon Milan'dan Bordeaux'ya kiralık giden Gourcuff'un babası (ki aynı zamanda menajeri oluyor). Genç Fransız, Milan'daki 2 sezonunda beklenen patlamayı yapamamıştı ama bu sezon Bordeaux'nun ligdeki başarısında kilit rol oynuyor. Ayrıca Fransız ekibi, belli miktarda bir transfer ücreti ödeyerek oyuncunun bonservisine sahip olma hakkına da sahip.

Şimdi bir takım düşünün ki kadrosundaki 29 futbolcudan (ki bunların 4'ü ligde riske edilmeyecek derecede tecrübesiz) 15 tanesi 30 yaşını devirmiş. Bu yaştaki futbolcudan verim alınamaz mı peki? Gayet alınabilir ama kadronun çoğunluğu bu yaşlardaysa o takımdaki motivasyonun, enerjinin, kazanma hırsının en üst düzeyde olmasını bekleyemezsiniz.

Sonuç olarak Milan'ın gerçek anlamda bir değişime ihtiyacı olduğu bana göre artık ortada. Hatta bu değişim; yeni Gourcuff'ların soyunma odasındaki muhabbetlere adapte olmalarındaki problemi acilen ortadan kaldıracak kadar radikal, ayrıca takımın iskeletini derinden sarsmayacak ve fayda sağlayan futbolcuları etkilemeyecek kadar da dengeli olabilmeli. Kısacası Galliani'nin bir satranç ustası kıvamında strateji belirlemesi gerekiyor.

1 Mart 2009

Beşiktaş 106 Yaşında

Kutlu olsun... 106 yıllık köklü kulüp Baba Hakkı'yı, Şeref Bey'i, Süleyman Seba'yı gördüğü gibi Yıldırım Demirören'i, Sinan Engin'i de gördü malesef. Ne diyelim, kulüp olarak tekrar parlak günlere dönebilmek dileğiyle...

Milan'ın Çöküşü

Bugün de Sampdoria'ya 2-1 ile boyun eğdiler ve hafta arasında UEFA'ya veda ettikten sonra taraftarlarını tekrar hüzünlendirdiler. Çok basit bir sistemle oynuyor Milan, taktikleri çok belli. Topu defanstan çıkarırken Pirlo'ya ver, onun önünde nasılsa Beckham-Seedof-Ambrossini (bu maçta Flamini oynadı, sakat olmasaydı Gattuso) üçlüsü var ve kime versen topu ileriye aktarabiliyor bir şekilde. Çizgiler boş gibi Milan'da, çünkü bu iş de beklerin hücuma verdiği desteğe bakıyor aslında. Bugünkü maçta Zambrotta solda idare etti bir şekilde ama sağ kanat Allah'a emanetti. Kısacası genelde ataklarını ortadan yapmaya çalışıyor Milan. Kaka ve Ronaldinho gibi fark yaratan adamlar olmayınca, veya orta sahada yukarıda saydığım çift yönlü elemanlar genel olarak (ama özellikle Seedorf) gününde olmayınca rakip tarafından çok daha kolay çözülebiliyor Milan. Bugün doğru dürüst tehlike bile yaratamadılar Sampdoria kalesinde. Defans da çok parlak değil açıkçası, mesela Senderos Cassano ile karşı karşıyayken bir çalımla 2 metre arkasında kalıveriyor. İsviçreli oyuncu bir türlü alışamadı Çizme'ye... Sonuçta ligin sonuna 12 hafta kala Juve'den 5, tek maçı eksik Inter'den de 11 puan fark yemiş durumdalar.
Bu arada Milan yönetimi Avrupa'dan bu kadar erken elenmeyi beklemiyor olmalı ki UEFA Kupası logolu formalardan bolca bastırmışlar herhalde. Ellerinde kalınca da ziyan olmasın mantığıyla (!) ligde de giydiler bugün. Resimde Pato'nun sol koluna dikkat edin...

Metal

Büyütmek için resmin üstüne tıklayıverin...

La Liga Yanıyor!

Fotomaçvari bir başlık oldu ama La Liga hakkaten tadından yenmiyor bu sezon. Tam Barcelona ligi bitirdi derken son iki haftada kaybettikleri 5 puan onları tekrar düşünmeye itti. Bugün de ilk devrede Nou Camp'ta 6 atıp gönderdikleri Atletico deplasmanına gidiyorlar. Bu arada dün de Real Madrid ligde art arda 10. galibiyetini elde etti. Puan farkı şu anda Barça'nın bir maç eksiğiyle 4. Bir de enteresan olan şu ki, iki devin birbirlerine fikstür avantajı da yok. Çünkü La Liga'da Barcelona ile oynayan takım bir sonraki hafta R. Madrid ile karşılaşıyor. Bu durumda belirleyici olan süreç 32. haftadan sonrasına bakıyor, zira iki takım bu kritik haftadan sonra art arda Sevilla, Valencia ve Villareal'in üstüne bir de birbirleri ile oynayacaklar. Yani bir anlamda 5 hafta boyunca ligin ilk 5 sırası karışacak. İşleri daha da zorlaştırmak gerekirse, bu süreçte Şampiyonlar Ligi yarı final maçları oynanacak. İki takımdan bu tura gelebilen olursa onun taraftarına ve kalp sağlığına acırım artık...

100

Tam da Real Madrid ve Barcelona'nın bu sezonki rekabetine dair bir şeyler karalayacaktım ki, blogdaki 100. postumu girmek üzere olduğumu farkettim. Bu da böyle olsun işte! Futbolsuz kalmamak dileğiyle...

28 Şubat 2009

Futbol ve Siyaset

Yerel seçimler yaklaştı da tüm partiler miting derdine düştü ya artık, kim nereye giderse ayrı bir samimiyetsizlik ve sözde "halktancılık" sergiliyor. Kitlelere hitap etmenin en kolay yollarından biri futbol ve Türkiye de malum bir futbol ülkesi olunca, güzel oyun bir anda propaganda uğruna oyuncağa dönüşüveriyor.

Futbolun halka hitap etme yolunda kullanılışına ilk kez tanık olmuyoruz tabiî ki. 1934 Dünya Kupası'nı İtalya kazanırken Mussolini'nin tezgâh altından çevirdikleri halen karanlıkta. Aynı şekilde 1978'de Arjantin'de halkı uyutmaya çalışan dikta rejimi, milli takımlarını şampiyonluğa ulaştırmak için elinden geleni ardına koymamıştı. Milan'ın sahibi ve İtalya Başbakanı Berlusconi'nin partisinin adı da futbola çok benzer: Forza Italia. Ayrıca Balkanlar'da gördüğünüz ve adı "Dinamo" ile tüm kulüpler, Soğuk Savaş döneminde komünist rejim altındaki "Gizli Servis"ler tarafından açıkça kullanılmışlardır.

Sonuç olarak ne sağcıyız ne solcu!.. Faşist, komünist, veya şimdiki gibi kapitalist hegemonya tarafından maşa olarak kullanılsa da; güzel oyunun teknik anlamda özünün bozulabileceğini, milyonlarca futbolseverin elinden koparılabileceğini veya tadı değişecek seviyede kötüye evrileceğini sanmıyorum. Tüm sistemler doğduğu gibi nihayet ölür ama dünyada futbola aşık tek bir kişi kalsa bile umut vardır. Böyle milyonlarcası varsa da umutsuz olmak için henüz erken!

Fenerbahçe - Sivasspor

Fotoğraf çok şey anlatıyor aslında... İlk devre oynanan ve 2-1 Sivas'ın üstünlüğüyle biten maç öncesinde Bülent Uygun Aragones'in elini sıkmak istemiş, Dede ise onu tanımayarak bu harekete tepkisiz kalmıştı! Bugün ise işler çok değişti tabiî; zira Uygun, bu akşam alabileceği bir galibiyetle İspanyol hocanın Türkiye macerasını, pardon tatilini sonlandırabilir.

Sivasspor ligde tam 11 maçtır yenilmiyor ve bu süreçte sadece 6 puan kaybetti. Fenerbahçe ise ligdeki son 5 maçından sadece 1 galibiyet çıkarabildi, o da Hacettepe'ye karşı oynanan maçta...

27 Şubat 2009

Veteran 11

Yeni bir konsepte başlıyorum bu postla birlikte: ütopik ilk 11'ler. Serinin ilkinde 35 yaşını doldurmuş ve hâlâ aktif futbol hayatına devam eden futbolculardan bir ilk 11 oluşturdum (o yüzden Del Piero ve Scholes gibileri nerede diye sormayın!).

Futbola olan yoğun ilgimi '98 Dünya Kupası'ndan önce ve sonra olarak ikiye ayırabilirim. Öncesinde ilgi alanım çoğunlukla Beşiktaş ve Türkiye ligi üzerineyken, Fransa 98'den sonra bu ilgim yavaş yavaş Avrupa ve tüm dünya futboluna doğru genişledi ve vazgeçilmez bir hâl aldı. İyi ki de aldı!.. Aşağıdaki futbolcular, işte tam bu dönüm noktasında kariyerlerinin olgunluk çağına girmek üzereydi. Kimi genç yaşta yaptığı çıkışı büyük takımlarda zirveye doğru taşırken, kimi de yetiştikleri ve parladıkları takımdan bir basamak atlayarak Avrupa'nın devlerine geçiş aşamasındaydı. Birçoğu halihazırda dünyanın en formda ve önde gelen futbolcuları arasındaydı. Dolayısıyla futbol dünyasına gözümü ilk açtığımda onları gördüm ve halen de yıllanmış şarap misali görmekteyim. Bizde 30 yaşına gelen adama "bırak artık" denirken el oğlu 35'inden sonra neler yapıyor işte...

Belirtmeden olmaz; taktiğimiz klasik 4-4-2 ve bildiğimiz FM jargonuyla mevkileri de yazıyorum:



Edwin Van der Sar (GK / 38 / Man. Utd.): United'ın ligde gol yemeden oynadığı 14 maçın tamamında kaledeydi. Tek gol yedikleri son Blackburn maçında da kaleyi Polonyalı Kuszczak korudu! Kısacası Hollandalı lige hâlâ gol yemeden devam ediyor ve kariyerinin zirvesinde.

Javier Zanetti (DR / 35 / Inter): Inter'de Moratti'nin FM oynar gibi kurduğu kadroda yıllardır sayısız futbolcu değişti ama kaptan değişmedi. Sağ kanat, orta saha, sol bek gibi çeşitli yerlerde oynadı ama ben onu ilk tanıdığım sağ beke layık gördüm! Şimdilerde Inter'de o mevkide Maicon oynasa da Arjantinli kendine orta sahada yer bulmayı başardı.

Fabio Cannavaro (DC / 35 / Real Madrid): Fransa 98'de Nesta ile birlikte İtalyan savunmasını geçilmez kılmışlardı. Kaptan olarak 2006'da Dünya Kupası şampiyonluğun da tattı. Aynı yıl FIFA Yılın Futbolcusu ve Ballon D'or ödüllerinin de sahibi oldu. Halen Madrid'te savunmanın değişmez isimlerinden.

Paolo Maldini (DC / 40 / Milan): Bu kadro açıkçası onsuz düşünülemezdi. Giriş paragrafında yazdıklarımdan fazlası geçerli onun için. Hatta Maldini'yi takım kaptanı ilan ediyorum! O günlerden beri kariyerinin sonlarına yaklaşan futbolcu modeliydi ama o her geçen yıl daha da gençleşti. Fazla söze gerek yok sanırım...

Roberto Carlos (DL / 35 / Fenerbahçe): Mahalle maçlarında genelde abanmak yoktu bilirsiniz! Kaleye abanan adam da çoğu zaman dağları taşları bulurdu, "Carlos musun oğlum" sözleri geç kalmazdı. O günden beri ne zaman sol bek dense akla ilk R. Carlos geldi işte.



Pavel Nedved (AMR / 36 / Juventus): Tanıdığım ilk birkaç yıl boyunca solak sandım onu, olmadığını öğrenince de çok şaşırdım. Çek futbolcu iki ayağını da aynı oranda muhteşem kullanırdı, ki hâlâ da öyle. Juve Serie B'ye düşünce takımı bırakmayarak yüreğinin de yeteneği kadar büyük olduğunu kanıtlamıştı.

Claude Makelele (DMC / 36 / PSG): Real Madrid onu Chelsea'ye yolladığı için halen bin pişman olmalı. Oynadığı sürece 10 numaraların arkasını çok güzel topladı, takımın işçiliğini yaptı. Defansif orta sahanın devri kapanırken neslinin son temsilcisi olarak kariyerine Fransa'da devam ediyor.

Luis Figo (AMC / 36 / Inter): Forvet arkası, sağ kanat, sol kanat derken keriyeri adam geçmekle ve ince ayar pas atmakla geçti! Galacticos'un ilk üyesiydi ve ona verilen paranın hakkını her zaman verdi. Her zaman en beğendiğim futbolcular listesinde başlarda yer alır.

Ryan Giggs (AMR / 35 / Man. Utd.): Hayatımda aldığım ilk formanın arkasında onu ismi yazıyordu. Takımı ile alınmadık kupa bırakmadı Galli futbolcu. Bu yaşına kadar Premier League gibi mücadeleci bir ligde sezonluk 30 maç gibi bir ortalamayla oynaması, profesyonelliğini anlatmaya yeterli sanırım.



Henrik Larsson (FC / 37 / Helsingborg): Tam anlamıyla efsane bir kariyer... Gittiği her takımda illaki kendinden iz bırakabilen bir futbolcu. Futbola veda etmeden önce kendisini yetiştiren takıma vefa borcunu ödüyor ve 2010 Dünya Kupası için İsveç Milli Takımı'nda yer alabileceği konuşuluyor.

Filippo Inzaghi (FC / 35 / Milan): Açık konuşayım, bu futbolcuyu hiçbir zaman sevemedim. Bir kez bile samimi gelmedi bana ama insan her oynadığı takımda da leblebi gibi gol atmaz ki! 2007 Şampiyonlar Ligi finalinde de kupayı getiren 2 golün sahibiydi. Şu aralar Milan'da Pato'nun arkasında yedek bekliyor.

26 Şubat 2009

Son 16'da İlk Ayaklar

Chelsea - Juventus: 1-0
Villareal - Panathianaikos: 1-1
Sporting Lisbon - Bayern Munich: 0-5
Atletico Madrid - Porto: 2-2
Lyon - Barcelona: 1-1
R. Madrid - Liverpool: 0-1
Arsenal - Roma: 1-0
Inter - M. United: 0-0

Kuralar açıklandığında tur atlayacağını tahmin ettiğim takımlardan Juventus, Atletico ve Villareal haricindekilerin işi yolunda gitti. Rövanş maçlarının çok daha zevkli geçeceği kesin, hele Old Trafford'ta ve Anfield Road'ta ev sahiplerine sürekli saldıran birer Inter ve Real Madrid izlemek çok güzel olacak.

25 Şubat 2009

Real Madrid 0-1 Liverpool

Tam dünkü maçtan sonra bugünkünde de mi gol göremeyeceğim derken Benayoun imdada yetişti. Gerçi iki maçta da seyir zevki aşağılarda kalmadı ama futbolda golün yeri her zaman bir başka.

Açıkçası Liverpool sempatizanıyım ve bu maçta da doğal olarak onları tuttum dolayısıyla. Artık Benitez yönetiminde alıştığımız o kontrole dayalı, disiplinli, alan daraltan ve bol paslı sistemini sahaya yansıttı Kırmızılar 90 dakika boyunca. Şampiyonlar Ligi'nde yıllardır istikrarlı biçimde başarılı olmalarının altında da bu oyun sistemi yatıyor zaten, çünkü bu turnuvaya çok uygun. Takım halinde bu disiplini korumayı başarınca da genel olarak sahada ön plana çıkan isim olmuyor (Benitez'in Valencia'dayken uyguladığı sistem de aynen bu şekilde disiplinli takım oyununa dayalıydı zaten). Yalnız F. Aurelio 90 dakika boyunca o kanatta Robben'e nefes aldırmadı ve sürekli top kaybı yaşattı, bunu da ayrı olarak belirtmemek olmazdı.

Sonuç olarak kaptan Gerrard'ın da sahada olacağını düşünerek Liverpool'un Anfield Road'ta çeyrek finale yükseleceğini düşünüyorum.

Kalemtıraş


Inter 0-0 Man. Utd.

Maçın ilk yarısı Kızıl Şeytanlar'ın hakimiyeti aldında geçti diyebiliriz. Sir Alex 5'li ve çok varyasyonlu bir orta sahayla çıktı Guiseppe Meazza'ya. Defansın önünde Carrick ve Fletcher, onların biraz önünde Giggs, kanatlarda da Ronaldo ve J. S. Park yer aldı. Özellikle Giggs ve Fletcher'ın maç içerisinde kanat adamları ile sık yer değiştirmeleri, buna ek olarak Berbatov'un da ileride çakılı kalmayarak orta sahaya fazlasıyla yardım edişi Inter'i maçın büyük bölümünde zora soktu. Ferguson, Park'ın yerine Rooney'i oyuna sokunca bu planın biraz daha agresif versiyonunu sahaya yansıttı, ama durumdan çok da rahatsız değildi ki bu değişikliği ancak 77. dakikada yaptı. Inter ise kendi sahasında oynamanın avantajını kullanamadı. Julio Cesar'ın kritik kurtarışları olmasa ne olurdu bilinmez. Ibrahimovic ise hayal kırıklığı yarattı bende açıkçası, yorgunluğu her halinden belliydi. Özetle, turu geçen tarafın United olacağına dair fikrimi halen destekliyorum.

Bu arada Ertem Şener gerçekten insanın maç izlerken konsantrasyonunu dağıtıyor, bir kez daha farkettim! Meğer Berbatov İngilizce'yi, Godfather'ı defalarca izleyerek öğrenmiş... Maçın en hararetli anında ne yapayım şimdi ben bu bilgiyi?

23 Şubat 2009

Türk Futbolunda Kurumsallaşma

Alex Ferguson, Inter'le oynanacak Şampiyonlar Ligi maçından önce, Mourinho'nun dünyanın en iyi teknik direktörleri arasında olduğunu söyledi. Çok da tartışılır bir yanı yok açıkçası, zira karşı çıkanı da az bu söylemin. Yurt dışında gözlemleyip Türkiye'de eksikliğini hissettiğimiz durumlardan biri de, bu gibi maç öncesi, maç sonrası veya "takım" hakkındaki herhangi bir olayda sözü geçen kişinin, o takımın teknik direktörü olduğudur. Maç öncesi takımını gaza getirmeye çalışan, rakibini sözleriyle etkilemeye çalışan; maç sonrası hakemden başka bir konuda bir şeyler söyleyebilen, takımını "iyi günümüzde değildik"ten daha mantıklı ve açıklayıcı bir şekilde basına değerlendiren; transferler ve takıma dair diğer olaylarda ipleri elinde tutup kararları veren teknik direktördür. Peki, Türkiye'de transferleri tamamıyla kendi iradesiyle yapan teknik direktör sayabilir misiniz? Takım ne kadar kötü oynasa da soyunma odasına inmeyen bir Aziz Yıldırım, hakemden dert yanmayan bir Yıldırım Demirören, federasyona sallamayan bir Adnan Polat düşünebilir misiniz? Bu duruma istisna olabilecek Fatih Terim ve Bülent Uygun'u sayabilirim sadece. Ancak Terim, olması gerekenden daha bağımsız gibi hareket ederek, kendini "sorgulanamaz, ders almaz, her şeyi bilir" olarak gördüğünden ipin ucunu kaçırıyor. Uygun da Terim'in izinden gidiyor besbelli...

Tüm bunlar halen futbolumuzda kurumsallaşmadan neredeyse eser olmamasından kaynaklanıyor. 600'den fazla yıl boyunca padişahlık sistemiyle yaşayan bir toplumun 86 yıl içinde demokratik, sorgulamasını bilen, haklarını savunabilen, kendi kararlarını verebilen bir topluma dönüşmesini bekleyemeyiz. Durum böyleyken "kulüp" hakkında konu ne olursa olsun başkanın ağzına bakılıyor. Halbuki o kulübün kararlarını kamuoyu ile paylaşan bir basın sözcüsü, takım hakkında özgür kararlar alabilen bir teknik direktörü, onunla ortak hareket edebilen ve yönetim ile köprü görevi üstlenen bir futbol direktörü olmalı. Kulüp CEO'sunu ve onun bağlı olduğu kulüp sahibini hiç saymıyorum bile, zira ülkemiz bir futbol kulübünün bir sahibi olması durumuna henüz hiç de hazır değil.

ShareThis

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...